Camiler Hakkında

CAMİLER HAKKINDA 

Ümmetimin sonunda bir takım kavimler olur ki, camilerini süsler, kalplerini ise viran ederler.
Onlardan birisi dinine vermediği ehemmiyetten fazlasını elbisesine verir. Bunlar, dünyaları selamet
oldu mu, ahiret işini kaale almazlar. (Hadis-i şerif.)
İnsanlar mescitler hususunda öğünüp böbürlenmedikçe kıyamet kopmaz. (hadis-i şerif)
Mescidlerinizi sade yapınız, şehirlerinizi şerefli yapınız. (hadis-i şerif)
İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, camilerde onlardan bin kişiden fazlası namaz
kılacak da içlerinde haza mü’min bulunmayacak. (hadis-i şerif)
Camilerin çoğalması, cemaatın azalması kıyamet alametidir. (hadis-i şerif.)
Öyle görüyorum ki, benden sonra mescidleriniz Yahudilerin havraları, Hıristiyanların kiliseleri
gibi sadelikten uzaklaşıp ziynete boğulacaktır. Halkın, camiler ve mescitlerle iftihara başlaması,
onların dış ziynetleri ile öğünmesi, kıyamet alametlerindendir. (hadis-i şerif.)
İnsanlar kendilerine ait mescidlerle övünme yarışına girmedikçe (veya mescitlerde yarışa
girmedikçe) kıyamet kopmaz. (hadis-i şerif.)
Saadet asrı dediğimiz peygamber zamanında, cami, hayatın merkeziydi. Bugün ise camiler
hayatın çok kıyısında kalmışlardır. İslamda caminin anlamı öbür dinlerdeki tapınak anlamına ve cami-
in fonksiyonu, öbür din tapınaklarının fonksiyonuna eşit değildir. Cami genel tapınak anlamını çok
aşar. Caminin yüzü yalnız öteki dünyaya dönük değildir. Bu dünyaya da, hayata da dönüktür.
Camilerimiz, toplumun en kutlu ve en canlı kurumları olduğu zamanlar, dünyanın en üstün toplumu
idik.

İNKILAP: Sadece gökten düşme, müstesna bir fesahat ve hürriyet ruhu içinde, putperest yağmacı,
soyguncu, hırsız, katil, kan dökücü, kız çocuklarına kıyıcı, pislik, zina, kumar, şarap,istihza, haka-
ret, iftira, kibir ve en sert oymak taassubu içinde kaskatı donmuş bir ruh, eski ruh, nasılda bir nefha-
da kurtulmuştur.
Arap illerinde kuşun bile korkusuz uçamıyacağı dehşet ve cahiliyet devrinin hemen arkasından,
Allah Rasulünün çizdikleri huzur ve emniyet levhası bizzat buyuruyorlar:—Artık Sana’dan Mekke’ye
kadar yapayalnız seyahat edecek bir kadın bile kalbinde Allah korkusundan başka bir kaygı taşıma-
yacaktır. İdrakiniz çatlayabilir. Mutlak inkılap. Bıyıkları kan pıhtılı sırtlanı, süt kuzusu yapmıştır.
Dokuzuncu yılda, malının yağma edileceğinden korkan bir adama cevapları: —Kervanların muhadara-
sız hareket edeceği günler pek yakın.
Devlet gönüllere kurulmuş ve hemen maddeyi tertemiz edip eline almıştır. Şimdi her şeyde
nizam, ahenk, ölçü ve huzur…Eski yırtıcı ve müşahhaslaştırıcı seciye, şimdi Allah’ın birliğine ve
mutlak münezzehliğine, namutenahi mücerretliğine inanıyor. Secdeye kapanıyor, oruç tutuyor,
zekatını veriyor, Hac mevsiminde Allah’ın evini ziyarete koşuyor. Ve bütün bunların esrar ve hikmeti-
ni derinden derine sezerek yapıyor. Masum kanının sarhoşu eski kaplan bünye, şimdi, üstün insan
ahlakı içinde, bir güvercin öksürse gözyaşlarını tutamıyor. Bu hal müslümanlıktır.Ve inkılaptır.
İslamda devlet gönülde, madde ise bu gönlün elinde olduğu için dünya hükümeti bir toz zerre-
si halinde. Görünürde mevcut değil. Peygamberlik hikmetinde erimiş ayrıca yer ve şekil almamıştır.
Ne bir anlayış, ne bir özeniş, ne de küçük bir ziynet, haşmet ve saltanat belirtisi hurma dalla-
rından tahta sedirler ve çok defa bomboş toprak tabaklar.
“Kul gibi, köle gibi oturur, kul gibi, köle gibi, yemek yerim”. Buyurdular.
Allah’ın Rasulü, bir yerde otlayan keçilerini sayıyor. Birisi geldi:–Bana birkaç keçi verir misin?
dedi. Bütün sürüyü verdiler. Adam, önüne sürüyü katıp kabilesine gitti.
Bir bedevi geldi ve namazda O’nun eteğine yapıştı…Birkaç ihtiyacım var. Namazın sonunu
bekleyemem. Gel şunları yerine getir de namazını sonra tamamla. Peygamberimiz namazı bıraktı.
Bedevinin ihtiyaçlarını temin etti. Sonra namazına devam etti.
Ümmü Seleme: Allah’ın Rasulünde bir neşesizlik sezdim. Sordum.Dediler:–Dün elime yedi
dinar geçti. Kimseye veremedim. Üzerimde kaldı.
Derin ve ince Fatıma hizmetçisizdir.Buğdayını eliyle öğütür.Suyunu kendisi taşır, buğday
öğütmekten elleri, su taşımaktan göğsü bereli. “Acaba gazalardan alınan kadın esirlerinden birini
Fatımaya yardımcı veremez miyiz.” diyen Hz. Ali’ye yüce Resulün cevabı: ..Ben daha suffa sahabi-
lerini rahata kavuşturamadım. Böyle şey nasıl olur?
Fatıma’nın boynunda altından bir gerdanlık gördüler.—Kızım, hoşuna gider mi ki,herkes pey-
gamberin kızı Fatıma’nın boynunda altından bir gerdanlık gördük desin?
Bir sahabinin düğünü için evlerinden biraz un istediler. Evlerinde olan bütün un’u verdi.
Bir misafir geldi. Bütün yemeklerini ona yedirdiler. Kendileri ve bütün ev halkı aç kaldı.
Ensardan dilenen birine—malik olduğun ne var? —Yarısını altıma serdiğim, yarısını da üstüme
çektiğim bir örtüyle bir su kabı. —Bunları hemen sat ve parasını getir. Eşya dört dirheme satıldı.
Buyurdular:—Bir dirhemiyle çoluk çocuğuna yiyecek, bir dirhemiyle de bir ip al. Dağdan çalı çırpı
toplayıp çarşıya getir ve sat. Dilenme…
Buyurdular: Eve girdiğim zaman, bazen bir kenarda hurmalar görür, onlardan tatmak ister,
fakat belki birinin bıraktığı sadakadır diye el sürmezdim. Varlığının nuru ve O’nun nesli sadaka kabul
edemez. Bir gün bu inceliği hatırlattıkları küçücük Hz. Hasan, ağzındaki hurmayı dışarı attı.
Bir bedevi Allah’ın Resulünden alacağını istemeye geliyor. Konuşması sert ve dik. Sahabiler:
Hişt, diyorlar, kimin huzurunda olduğunu biliyor musun? Bedevi başka laf anlamıyor.—Ben hakkımı
istemeye geldim. Buyurdular:—Siz de onun tarafından olmalıydınız. Adam hakkını istiyor. Hakkını
isteyen sert konuşabilir.
Cenazelerde ilk sualleri:—- Borçlu muydu? Borçlunun cenazesine iştirak etmezler ve namazı-
nı bizzat kıldırmazlardı. Buyurdular:—Bir dinarı üç günden fazla üzerimde tutmak istemem. Ancak
bir kere. O da borcumu ödemek için sakladığım on dinar bende üç günden fazla kaldı.
…Bütün uhud dağı altına döndürülse de, benim olsa, onun tek dinarını üç gün yanımda alakoy-
mak istemezdim. Yalnız borcumu ödemeye yarayacak kadarını saklardım.

Allah için bana bir şey ver. Diyene, içinde oturduğu evi bırakıp giden Muhyiddin-i Arabi gerçek-
ten peygamber ahlakına sahip olmuştur.
Hacc yollarında bir veli susuzluktan nefesi sönmek üzere bir köpek görüyor ve etrafındakilere
haykırıyor: Yetmiş kere piyade hacc sevabını bir içim suya kim satın alır? Veliye bir içim su veriyor-
lar. O da bu suyu köpeğe içiriyor ve diyor: —Bir hadis’te gördüm: Her bağrı yanana su vermekte
büyük ecir vardır. İşte o hadisin yüzüsuyu hürmetinedir ki…

İslam ümmeti birçok azgın gördü. Bunlar ümmete birçok ızdırabı taddırdılar, kafaları kopardılar,
ağızları kapattılar. Köşk ve saraylarını kulların kafatasları üzerine kurdular. Servetlerini insanların alın
terini ve emeğini sömürerek yığdılar.
Bu azgınlar (tağıyeler) beş vakit namazlarını kılarlar, Ramazan orucunu tutarlar, bu hareketle-
rinin kendilerini Allah’ın azabından koruyacağını zannederler. Ancak kıyamet günü idare ettikleri
halkın ziyana uğrattıkları hakları onları yakalayacaktır.

Bir ibadetin ilmini öğrenmeyenin, şartlarını bilmeyenin, yaptığı ibadet, ihlas ile yapılmış olsa
da, sahih olmaz. Hiç yapmamış gibi, cehennemde yanar. Şartlarını bilerek ve gözeterek yapanın
ibadeti sahih olur. Cehennem azabından kurtulur. Fakat, ihlas ile yapmadı ise, bu ibadeti ve hiçbir
iyiliği kabul olmaz. Sevab kazanmaz. Allah-ü Teala, bu ibadetini ve hayrat ve hasenatını beğenmeye-
ceğini bildiriyor. İlim ve ihlas ile yapılmayan ibadetin faydası olmaz. İnsanı küfürden, günahtan,azab-
dan kurtarmaz. Ömür boyu böyle ibadet yapıp da, küfür üzere ölen münafıklar çok görülmüştür.
(İmam Rabbani)
İlim ile, ihlas ile yapılan ibadet, insanı, dünyada küfürden, günahtan kurtarır. Ve aziz eder.
Ahirette de cehennem azabından kurtaracağını, Allahü Teala va’d etmektedir. (Maide. 9)

Ben size kat’i olarak söylüyorum ki, Herhangi bir insan Namaz kılsa, oruç tutsa, Zekat verse,
Hacca gitse, de ve dinin icabı bütün hususları yapsa bile, ancak Allahü Tealanın ona ihsan ettiği
akıl ve mantığı kullanma derecesine göre mükafatlandırılır. (hadis-i şerif)

Tanzimattan beri müslüman kendi mukavemet unsurlarını üretmeyince düşmanın direnç
unsurlarını iktibasla ona karşı kullanma yolunu seçti. Ve kaybetti. Her toplum kendi dinamikleriyle
varlığını koruyabilir.

Müslüman olun meseleleriniz çözülür. Derseniz, size derler ki: Siz müslümansınız da niçin
kendi meselelerinizi çözemediniz?
İktisadi sistemden memnunuz, televizyon ekranında şikayetçiyiz.
Hayatımızda parçalanmışlık var. Düşünce bütünlüğünden mahrumuz.

Amelleri yapılandan fazla göstermek riyakarlıktır. Ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi
görün. İddia etmekle insan olamazsın. İcraatınla kenidini yola getir. Ve onları başkalarına gösterip
reklam yapma. Sadece yap. İddia sahibi olmaktan vazgeç. Seni başkası kurtaramaz.Seni, senin
yaptıkların kurtarır veya yapmadıkların batırır.

Batılıların en büyük korkusu müslümanların zenginleşmesi, silahlanması değil, şuurlanması-
dır. Şuursuz müslümanlar zenginleşseler, silahlansalar, ne değişecek.
Paralarını daha garantili diye gene Hıristiyan bankalarına yatıracaklar. Malları daha kaliteli
gerekçesiyle onlardan ithal etmeye devam edecekler. Silahlarıyla da şimdiye kadar olduğu gibi birbir-
lerini öldürecekler. Ama şuurlanırlarsa, imkanlarını maksada uygun kullanırlar. Bu, islam dünyasını
sadece güçlendirmez. Aynı zamanda üzerine molozlar yığılan medeniyetin tekrar yeşermesine
sebep olur. Hıristiyan aleminin en büyük korkusu da budur.

İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlakla davranması,
gecelerini sabaha kadar ibadet ile, gündüzlerini hep oruçla geçirmesinden hayırlıdır. (Fudayl bin İyad)

La ilahe İllallah diyenler, dünyayı dinden üstün tutmadıkça, Allahü Tealanın gadabından,
azabından kurtulurlar. Dini bırakıp, dünyaya sarılırlarsa, bu kelime-i tevhidi söyleyince,Allahü Teala,
onlara, “Yalan söylüyorsun”. Buyurur. (hadis-i şerif.9

Bütün dünya müslümanları helal-haram demeden, mal edinmek için dilleri bir karış sarkmış,
nefes nefese koşturuyorlar. Herkes önlerinde asılı havuçlarla dolaşıyor. Bu havucu yakalamak iste-
dikçe havuç uzaklaşıyor.
“İnsanlar üzerine bir zaman gelecek, kaygıları kursakları, şerefleri malları, kıbleleri kadınları
olacak. Dinleri de altın ve gümüşleri olacaktır. Bunlar halkın şerlileridir ve Allah yanında onların nasibi
yoktur.” (hadis-i şerif)
“Şer bir zamanda bir adam fazlaca deve edinse veya sıkıntılı zamanın korkusu ile akar bina
veya para edinse, kıyamet gününde Allah’ın divanına hain ve hırsız olarak getirilir.” (hadis-i şerif)

“Karanlık geceler gibi fitneler olmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Kişi mü’min olarak sabahlar,
kafir olarak akşamlar. Ve dinini az bir dünya malına karşılık satacaktır”. (hadis-i şerif.)

Şu dört cümle, dört bin hadis-i şeriften seçilmiştir.
Dünyaya güvenme. Mala aldanma. Mideni doldurma. Cahil olma.

Müslümanlar ya alemle gelen düğün bayram deyip düzenin kendilerine tanıdığı köle hayatı
yaşayacaklar veya iş başadüştü deyip rahatlarını feda etmeyi göze alarak islami modelin vazgeçil-
mezliğinde ısrar edecekerdir.
Müslümanlar kendi önem ve değerlerini ortaya çıkarmak üzere değil, başkalarının karşısında
bulunmakla önem sahibi olmak için yola çıkıyorlar.

“Dünyayı isteyene, istediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra ona cehenne-
mi hazırlarız. Kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer. (İsra suresi, 18)
“Biz bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman onun zenginlerine emr ederiz. Orada fısk yapar-
lar. Böylece o ülkeye sözümüz hak olur. Biz de orayı darmadığın ederiz. (İsra suresi, 16)

İslam ümmeti bir çok azgını gördü. Bunlar ümmete birçok ızdırabı taddırdılar. Kafaları kopar-
dılar. Ağızları kapattılar. Köşk ve saraylarını kulların kafatasları üzerine kurdular. Servetlerini insanla-
rın alın terini ve emeğini sömürerek yığdılar.
Bu azgınlar (tağıyeler) beş vakit namazlarını kılarlar. Ramazan orucunu tutarlar. Bu hareket-
lerinin kendilerini Allah’ın azabından koruyacağını zannederler. Ancak kıyamet günü idare ettikleri
halkın ziyana uğrattıkları hakları onları yakalayacaktır.

Hayat perdenin arkasında, hayatın öte yakasında.
Şu gaflet yükü insana bak, kendinden varlık cakasında.
Ve aşksız yobaz…işi gücü, namazla cennet takasında.
Tam dört asırdır, müslümanlık, cansız etiket markasında.
Kur’an kalbi kör ezbercide, Din, üfürükçü muskasında.
Batı, batı der çırpınırlar, Batı tükürük hokkasında.
Makine dimdik demirden put, insanığlu ruh laçkasında.

Eğer bizi kuşatan yaşama şartlarının meşru olduğunu kabul edecek olursak kendimizi kafirler-
den ayıracak özelliklerimizi kaybedeceğiz. Eğer rahatımız müslüman olmayanların rahatlık duyduğu
yerlerde bulunuyor, müslüman olmayanların rahatsız olduğu hususlar bizim de rahatsızlığımızın
kaynağı ise onların <<necis>> olduğunu söylemek bize düşmez artık…

Bizim müslümanlığımız iki durumun gerektirdiği müslümanlıktır. Ya çevremizden, eğitimimiz-
den gelen etkilerle desteklenen alışkanlıklarımızla ortaya çıkmıştır. Veya biz kişisel seçmelerimizle
müslümanlığa bağlanmışızdır. Her iki durumda da bizi ayıran unsurlar birleştirenlerden fazladır.
Siz benim çıktığım çevreden çıkmadınız, dolayısıyla dünyaya bakışınız, dünyayı değerlendirişiniz,
özlem ve korkularınız benden farklıdır. Ben de islam’ı sizin seçtiğiniz sebepler yüzünden seçmedim.
Dolayısıyla benim müslüman olmakla sağladığım yarar, sizin müslümanlıkla elde ettiğinizden farklı.
Her ikimiz de aynı nass’lara uyduğumuzu söylüyoruz, ne var ki bu nass’lara öyle farklı anlamlar yük-
lüyoruz ki herhangi bir şey yapmamız gerektiğinde aynı düşünme ve davranış yolunda olmadığımız
ortaya çıkıveriyor.

Kendi noksanlarının maddi güçsüzlükten ibaret olduğunu sanan müslümanlar kendilerine eski
çeki düzen verme işlemini bu maddi gücü ele geçirme alanlarında başlattılar. Dolayısıyla Batı’nın
elinde tuttuğu gücü ele geçirmeye, sonuçta onun gibi olmaya çabaladılar. Oysa bizi güçlendirecek
şeyin Batıyı güçlü kılan şeyler olmadığı bir gerçektir. Ekonomimizi güçlendirerek kurtulamayız.Ama
kurtulduğumuz için ekonomimizi de güçlendirebiliriz. Kurtuluşumuz ise yaşadığımız ve tanıdığımız
dünyaya islam’ın bize kazandırdığı ölçüler içinde bir anlam vermemizde, onu bu ölçülerin çerçevesin-
de düzenli kılmamızda saklıdır.
Medeniyetin verimlerini <<Mübah>> hatta <<Nimet>> sayarak kendimize mahsus ahlakın
<<muhafaza>> edilemeyeceği ortada. Tek önemli husus yaşadığımız ve tanıdığımız dünyayı hangi
akıl düzeni içinde kavradığımız ve açıkladığımızdır. Eğer kavrayış ve açıklayış biçimimiz de Batı
düşüncesinin bir varyasyonu yani Kur’an ve sünnet’ten kaynaklanmayan bir biçim ise yaptığımız
şeytanlıktan başka bir şey değildir.

“Onların kıldıkları namaz ancak kendilerini Allah’tan uzaklaştırır.” (hadis-i şerif)

Altın ve gümüş biriktiricilerine, onları Allah yolunda harcamıyanlara çekecekleri acı azabı
bildir; azab günü bu biriktirilmiş mallar cehennem ateşinde kızdırılıp sahiplerinin alınlarına, yanlarına
ve arkalarına yapıştırıkacaktır. Ve işte nefisleriniz için sakladığınız budur, onun azabını tadınız,
denilecektir.
İslam’ın ölçü ve değerleri içinde tutkuları kar gibi erimeyenin elinde islam kar gibi erir.

Hiç kimse amelleriyle cennete giremiyecek. Başımızı hiç secdeden kaldırmasak, gece –
gündüz namaz kılıp, oruç tutsak yine de cennete girmeye layık olamıyabiliriz.Cennete ancak
Allah’ın rahmeti ile kabul edileceğiz.

İslamı kendi denetimci ve güdücü diyalog alanı içine yerleştirmiş olan egemen kültürün
diyalektiğiyle islamın tanıtılması mümkün değildir.

Hased, kibir, riya, hırs, gazab, şehvet, gaflet, şöhret, kin gibi şeylerden uzak olmak, kalb
temizliğinin alametlerindendir.

Faiz parasıyla hacca gidenler, şarapla iftar etmek ters bir kavram ama, faizle iftar nedense
pek itici gelmiyor.

Müslüman ülkeler, ceplerinde kaybettikleri güneşi Batı’nın solgun ampüllerinde ararken, siz,
artık söndüğünü gördüğünüz bu ampüller önünde güneşi kabul etmeye onlardan fazla istidatlısınız.

Ne yiyeceğiz? Yahut ne içeceğiz? Yahut ne giyeceğiz? Diye kaygı çekmeyin. Çünkü millet-
ler (putperestler) bütün bu şeyleri ararlar. Fakat önce O’nun melekutunu ve salahını arayın. Bundan
dolayı yarın için kaygı çekmeyin. Zira yarınki gün kendisi için kaygı çekecektir. Kendi derdi güne
yeter.
Doktorun yazdığı reçeteyi uygulamayıp iyileşmesi için doktora yalvarmak kadar anlamsız
bir hadise müslümanlarda görülüyor. Allah’ın gönderdiği ahkamı yaşamıyor, sonra başına gelen
felaketlerden kurtulmak için Allah’a yalvarıyor. Ne ekersen onu biçersin.Ne doğrarsan aşına o gelir
kaşığınına. Belli sebepler belli sonuçlar doğurur. Bu bir mantıktır.Kullandığın araçlar Amacını belirler.

Mallarınız ve canlarınız hususunda deneneceksiniz.Sizden önce kendilerine kitap verilenler-
den puta tapanlardan, çok incitici (sözler) duyacaksınız. Ama sabreder, (yanlış şeyler yapmaktan)
korunursanız. İşte bunlar, yapmağa değer işlerdir. (3/ 186)

İmanın en sağlam temellerinden birisi, “La ilahe illallah” diyen insandan, onun yakasından
elini çekmektir. Diyor peygamber efendimiz. Bir insan “La ilahe illallah” diyorsa, sizin elinizden,
dilinizden zarar görmemeli.

Müslüman, kötülükler karşısında sadece tedbir almakla yükümlüdür. Şeytanın şeytanlığını,
hainin hainliğini, zalimin zalimliğini bilip ferasetini kullanarak tedbir almak durumundadır.Yoksa,
onların, kendisi gibi yaşamasını, kendi gim kendisi gibi düşünmesini sağlamak için baskı yapmak ve müdahe-
le etmek müslümanın hakkı değildir.

Çağımızın müslümanının tek hedefi vardır: Çok iyi çalışmak, kaliteli mal üretmek ve başkala-
rıyla –onlar ne yapıyorlarsa aynısını yapıp—rekabet etmek,sanayii ise sanayii, defile ise defile,ama
her şeyi islamileştirmek şartıyla. Bu çabada din en büyük lojistik destektir. Hatta dinin, dünyevi
hayata en uzak düşen zahidane yorumu bile bu amaçla kullanılabilir. Sözgelimi tasavvufun kendisi-
nin dahi yeni bir tanıma tabi tutulmak istenmesi gibi; yeni parolamız şudur: Tasavvuf tasarruftur,
tasarruf tasavvuftur.
Tarikatin modern bir holdinge dönüştüğü bu kombinazonda şeyh, artık dünyanın değersizliği
üzerinde değil, müridlerin niçin herkesten çok üretim yapmaları ve kar elde etmeleri gerektiğini anla-
tan püriten bir müteşebbis konumundadır. Aslında şeyh ve seçkin müridleri, kendi kuyularını kazdık-
larının farkında değildirler. Çünkü eğer artık tarikat üretim ve kazanç artışına dayalı dünyevi bir firma-
ya dönüşmüşse, bir süre sonra tarikattaki sosyal statünün üst katmanı ve hayati karar mekanizma-
ları, başarılı holding yöneticileri, işletmeciler, mühendisler, ve mali müşavirlerin eline geçecek, şeyh
ve irfan konularında manevi derinlik kazanmış seçkin müridler ise işlevsiz dekorlar (ama firmanın
kahraman kurucuları, kutsal amblemleri) durumuna düşeceklerdir. Müslüman dünyanın uyum temel-
inde sürece katılmasının doğuracağı muhtemel sonuçları bu örneğe kıyaslayarak kestirmeye çelış-
mak mümkündür.

İngiltere, sömürge devrinde Bağdat’a General George Hamilton’u vali olarak göndermiştir.
İngiliz valisi Bağdat’ta ilk gecesini geçirdikten sonra sabaha karşı ezan sesleri ile uyanır.”O da ne?
Yoksa müslümanlar bir ihtilal mi yapıyorlar.” Hemen sokağa çıkar. Emrindekilere Emrindekilerden, yanında bulunan
birine sorar:—Söyle bakalım, bu ses ne sesidir? Karşısındaki kişi cevap verir: “Ezan sesidir efendim.”
Vali tekrar sorar: “Peki bu ezan müslümanların ne işine yarar.” “Müslümanları namaza çağırır efendim.”
“Söyle bakalım namaza çağrılanlar ve okunan ezan bizim yani İngilizler’in menfaatlerine zarar getiri-
yor mu? “Getirmiyor” cevabını alınca, Hamilton’un tarihi sözü şu olur.”Öyleyse ey müslümanlar,
kıyamete kadar ezan okuyun,öyleyse ey müslümanlar kadar camiye koşun.”

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği