Cuma Günü ve Cami

CUMAYA 5 KALA

İlkbahar mevsiminin pırıl pırıl güneşli bir Cum’a günüydü. Devletten resmi müsaadesi olan vaizin,
görevli olduğu camide konuşması vardı. Camiye gitmek üzere yavaş yavaş yola koyuldu.
Diyanet teşkilatından bu haftaki vaaz konusu gönderilmediği için Allah’a şükretti.Geçen haftaki
bir cümlelik resmi tebliğ, kendisini bin dert içine düşürmüştü. Cum’a vaazıyla ilgili olarak gönderilen
bu tebliğe göre “Laikliğin dinsizlik olmadığı” anlatılacaktı.
Fakat bunun nasıl anlatılacağı, daha açık bir ifadeyle bu işin nasıl becerileceği hiç belirtilme-
mişti !..
Oysa bu dinin peygamberi, aynı zamanda devlet başkanıydı. Bu dinin asli kaynağı olan
Kur’an-ı Kerim’de, devlet yönetimiyle ilgili birçok hükümler vardı.
Böyle bir durumda peygamberi ve Kur’an-ı Kerim’i devletten nasıl ayıracak, cemaatin gözüne
baka baka “Alemlerin Rabbi olan Allah bir devletin hangi hükümlerle idare edildiğine hiç karışmaz !..
Bu konuda halkın kaderini, politikacılara ve yöneticilere bırakmıştır!” ifadesini nasıl söyleyecekti?
Hem sormazlar mıydı kendisine “Peki hocaefendi! Allah devlet başkanlarını madem muhayyer
veya başıboş bırakmıştı da, Firavun’u neden helak etti?” diye!..
Ne diyecekti o zaman?
“Allah, bir devlet başkanı olan Firavun’u, insanları ezdiği, insanlara zulmettiği için değil,araların-
daki şahsi bir meseleden dolayı helak etti!” mi diyecekti?
Oysa geçmiş peygamberlerin hepsi, zalim devlet yöneticilerini Allah’a kulluğa davet etmişler
ve toplumların idaresiyle ilgili hak hükümleri tebliğ etmişlerdi. Zulme rıza göstermeyen Allah,bütün
insanları adalete davet etmiş ve bu adil hükümlerin ne olduğunu da Kur’an-ı Kerim’de beyan etmişti.
Şimdi bütün bunları göz ve akılardı ederek İslam’ın laik bir din olduğu nasıl anlatılacaktı?
Vaazdan önceki iki-üç gün hep bunu düşünmüş, fakat hiçbir çıkar yol bulamamıştı !..
Bu konuda Baba’nın ve bazı politikacıların söylediklerini tekrarlamaktan başka çaresi yoktu.
Çünkü bu meseleyi en güzel onlar kıvırıyor, en saçma yorumu, en büyük bir ciddiyetle onlar söylü-
yorlardı. Nitekim geçen haftaki Cuma hutbesine bu düşüncelerle çıkmış, laikliğin dinsizlik olmadığını
adeta bir politikacı gibi anlatmıştı. Fakat “Benim işçim, benim köylüm..” diyen Baba’nın uslubundan
etkilenerek, vaazında “Benim cemaatim, benim müslümanım, benim kullarım..” demesi, cemaatteki
birkaç kişinin nedense sinirlenmesine sebep olmuştu !..
“Herneyse” dedi kendi kendine !. Hutbede bütün anlattıkları için tekrar tekrar Allah’a tevbe etti.
Zaten buna benzer bütün vaazlardan sonra tevbe etmeyi bir alışkanlık haline getirmişti. Bu haftaki
vaazla ilgili resmi tebliğin gelmediğini düşününce, içinin yeniden rahatladığını hissetti.
Ama ne konuşacaktı? Bu haftaki vaaz konusu ne olmalıydı?
Oraya varınca bir konu bulur konuşurdu !..”Yok..Yok..” dedi kendi kendine,konuşacağı konuyu
yolda tasarlamalıydı.
Gençlik Kitabevinin önünden geçiyordu..İçeride oturan ve birbiriyle konuşan iki genci görünce
yüzünü buruşturdu.
Ne inatçıydı şu gençler !…
Bir şey okumasınlar, bir şey öğrenmesinler, hemen ellerine kitabı alıyorlar, kapı kapı geziyor-
lardı. Kendisine de gelmişler,”Hocam bak kitapta ne yazıyor” demişlerdi.
Fesubhanallah !..
Sanki o bilmiyordu, sanki o okumamıştı kitapları !.
Ne olacak, hepsi ukalalık yapıyordu !..Hayatı tanımamışlardı, geçim derdini nereden bilecekler-
di ki !..Onlar kendisine kitabı uzattıkları zaman, o da gençlere cebindeki borç listesini uzatacak ve
onlara “Siz de bunu okuyun” diyecekti.
Ama, çocukla, çocuk olunmazdı ki !..
En iyisi sabretmekti ve kendisi de büyük bir olgunlık göstererek sabretmişti. Zaten kendisi
gibi saygın bir vaize de bu yakışırdı.
Adımlarını sıklaştırdı. Bir an önce oradan uzaklaşmalıydı. Ne olur ne olmaz, belki kitaplarda
bir şeyler daha bulmuşlardır diye düşündü. Geçen hafta kitabevinin önünden geçerken onaltı,onyedi
yaşlarındaki çocuğun sözlerine canı çok sıkılmıştı. Çocuk kendisine bir tüccarmış gibi bakarak
“İyi işler, bol kazançlar” demişti.
Oysa camiye gidiyordu, dükkan açmaya değil.
Bu sözün o kadar tesirinde kalmıştı ki, cami cemaatını arkasına alıp, tekbir için ellerini kaldı-
rırken, sanki dükkanın kepenklerini kaldırıyordu.
“Herneyse” dedi.
Bu gençleri görünce aklına hep kelime-i tevhid geliyordu. Bu günkü vaazda kelime-i tevhid
üzerinde durayım, cemaate bu kelimenin önemini anlatayım diye bir düşünce geçti içinden !..
Cami merkezi bir yerde bulunuyordu.Diğer vakitlerde birkaç kişiden fazla cemaat yoktu ama cum’a
namazında tıklım tıklım dolardı. Hatta şimdiden gelip oturanlar bile vardı.
Evet, kelime-i tevhidi anlatmalıydı !..
Zaten gençler de kendisini bu yüzden tenkid ediyorlar, “Allah’a kul olmak için camiye gelen
insanlara, kulluğun en önemli iki meselesi olan tevhid ve şirki neden anlatmıyorsun, bu gerçekleri
neden gizliyorsun?” diyorlardı.
Bu ifadedeki “Gizlemek” kelimesi onuruna dokunuyordu. Oysa cemaatten hiçbir şeyi gizlemi-
yordu. Tevhid ve şirk meselesini de gizlememişti. Sadece bu gerçekleri anlatmamıştı, o kadar !..
Anlatmamak ayrı şey, gizlemek ayrı şeydi !..
Mesela para dolu cüzdanını kaybetse ve bu cüzdanının yerini bilen bir adam, ona cüzdanın
yerini söylemese, cüzdanı gizlemiş mi olacaktı?
Durdu !..
I ıııh, bu örnek hoşuna gitmemişti…
Tamam dedi kendi kendine, bugün kelime-i tevhidi anlatmalıydı.
Ama nasıl ve nereden başlayacaktı?
Konuşmak kolaydı fakat konuşmanın sonunda gelebilecek sorumluluk ve yükümlülükleri de
bir gözden geçirmeliydi. Kaç kişinin bu yüzden başı derde girmişti. Allah’ı razı etmek isterlerken,
devlet büyüklerini kızdırmışlardı.
Hiç böyle yapılır mıydı?
Burası başıboş bir ülke değildi ki !.. Birçok namussuz başa geçmişti.İçinden söylediği
“Namussuz” kelimesini acaba duyan oldu mu endişesiyle etrafına bakındı. Yakınında pek kimse
yoktu fakat yine de dikkatli olmalıyım diyerek kendisini tekrar ikaz etti.
Kelime-i tevhid,
“La ilahe illallah”,
“Allah’tan başka İlah yoktur, ancak Allah vardır.”
Neydi bu cümle?
Neler anlatıyordu?
Neyi tasdik ettiriyor, neleri inkar ettiriyordu?
Bir duygu ve düşünceyi anlatan kelimeler topluluğuna cümle deniyordu. Peki kelime-i tevhidi
ifade eden bu cümle, günümüzde hiçbir şey düşündürmüyor, hiçbir şey anlatmıyor muydu?
Oysa ki bu cümle, Resulü Ekrem döneminde tahtları, sarayları, köşkleri sarsıntıya uğratmış,
yerle yeksan etmişti.Şimdi ise “Elhamdülillah müslümanız” diyen insanları bile etkilemiyordu.Çünkü
bu cümleye değişik anlamlar yüklenmiş, cümlenin gerçek anlamı ve etkisi kaybolmuştu.Kelime-i
tehide yabancı olan bu batıl anlamları çıkarmak ve kelime-i tevhidin gerçek anlamını açıklamak ise
hiç kolay değildi.
Camideki cemaatın durumunu tekrar gözden geçirdi. Kelima-i tevhidi açıklarsa, cemaatten
itiraz edenler olacaktı. Çünkü kelime-i tevhidin gereği olarak, insanlara ilahlık taslayan bütün politika-
cıların, insanlara ilahlık taslayan bütün ideolojilerin, bütün sistemlerin,bütün devletlerin reddedilmesi
gerekecekti.
Tevhid, sadece ve sadece Allah’a kulluk etmekti.
Hakim olarak, hüküm koyucu olarak sadece Allah’ı kabul etmekti. Allah’ın hükmüne rağmen
hüküm koyan kişiler, hüküm koyan merciler varsa, Allah’ın hukukuna tecavüz ederek insanlara ilah-
lık taslayan bu kişilerin, bu mercilerin reddedilmesi gerekirdi.
Cemaati düşündü !.. Hayli saf olan bu cemaat kendisinden örnek ister “Allah’ın hükmüne
rağmen hüküm koyan bu namussuzlar kimdir?” diye soru da sorarlardı.Olsun,sordukları zaman
parmağıyla Ankara’yı göstererek “İşte oradakiler !.” derdi.
Hemen durdu..
“Çüüşş” dedi kendi kendine !..Farkında olmadan neler, ne tehlikeli düşünceler geçiriyordu
içinden ! Tıpkı genç müslümanlar gibi düşünmeye başlamıştı. Zaten o geçim derdini bilmeyen genç-
lere göre bu gerçeklerin anlatılamsı lazımdı. Nitekim bu konuda kendisine örnek olarak falan caminin
imami Ahmed hocayı gösteriyorlardı. Söylediklerine göre bu hoca, cemaate tevhid ve şirkle ilgili
bütün gerçekleri anlatıyormuş. Hatta şikayet üzerine soruşturmaya gelen savcı bile,hocanın anlattık-
larını dinledikten sonra müslüman olmuş.
Peki ama, kendisine gönderilecek olan savcının da müslüman olacağı ne malum!..Adam ya
azılı kafirin biriyse, o zaman ne olacak?
Evet, bütün bunları dikkate almalıydı. Uzun yıllardır tevhid ve şirkten habersiz olan cemaat, bu
gerçeklerle karşılaştıkları zaman şüphesiz şaşıracaklardı. Camide “Ey Allah’ım”, camiden çıkınca
“Ey parti liderim, ey devletim” diyen bu vatandaşların çoğu itiraz edecekti anlatılan gerçeklere.
“Saptırmış bu vaiz, diğer imamlar,diğer müftüler bunu bilmiyor mu?” diyeceklerdi.
Ne diyecekti o zaman?
“Bu gerçekleri anlatmayan namussuzlar, dilsiz şeytanlardır” dese, bütün şeytanlar başına
üşüşürdü !..
Ayrıca bu gerçekler, cemaati de dağıtırdı. Haftada bir kere Cuma namazına gelerek cennetlik
olduklarını zanneden bunca insan, cennetin böyle ucuz olmadığını anlayınca camiye de gelmezlerdi.
Hiç değilse haftada bir kere dolan bu camiler boş kalır ve millet, namazı, abdesti unuturdu. Hatta
beş vakit camiye gelen hacılar ve emekliler de gelmez olurlardı camiye. Milleti camide cemaatleştir-
meye çalışanlar da kızarlar ve belki de kendisini, yahudiye hizmet etmekle suçlarlardı.
Sıkıntı ile iç geçirdi !..
Oysa ne güzel namazı, abdesti anlatıyordu. Uzun uzadıya taharetlenmekten bahsediyordu.
Hiçbir mahzuru olmayan bu konuları rahat rahat anlatabiliyordu. Ama iş tevhid ve şirkin anla-
tılmasına gelince, durum farklıydı. Çünkü kelime-i tevhidi ifade eden bu cümlenin altında çok manalar
vardı. Bunlar anlatılmaya başlandığı zaman şirk ve müşrik kavramları da kendiliğinden gündeme gele-
cek ve işler o vakit daha da karışacaktı.
Bilerek veya bilmeyerek Allah’tan başkasına kulluk edenler, tağuta isteyerek itaat edenler
ateş püsküreceklerdi. Bazıları “Yahu bu adam bize resmen müşrik diyor” diyecekler, bazıları da
“Yok yahu resmen değil, bu adam gayriresmi olarak konuşuyor, bu adam irticacı” diyerek yaygarayı
basacaklardı.
Bir çoğu da “Bu adam gerçekten sapıtmış. Bize nasıl müşrik der? Kıldığımız namazı,tuttuğu-
muz orucu, gittiğimiz haccı görmüyor mu? Bizden daha ne istiyor? Gidip namaz kılmayanlarla,oruç
tutmayanlarla, Allah’ı inkar eden ateistlerle uğraşsa ya !. Biz tağuta kulluk yapıyormuşuk!..İftiraya
bak..Biz daha tağut kelimesinin ne olduğunu bilmiyoruz, değil ki ona kulluk yapalım..” diyeceklerdi.
Kalbi yine sıkışmıştı !..
Geçirdiği iki kalb krizini hatırladı. O zaman ölmemişti ama birgün mutlaka ölecekti.Anlattıkla-
rından ve anlatmayıp sakladıklarından, yani saklamak değil de,saklamayıp anlatmadıklarından hesap
verecekti.
Kalbi daha fazla sıkıştı !..
“Hakkımda ne derlerse desinler, anlatacağım” dedi. Anlatması lazımdı. Çünkü bir insan sade-
ce namaz kılmakla, oruç tutmakla müslüman olmazdı, olamazdı. İslam’ın ilk şartı,kelime-i tevhid idi.
Kelime-i tevhidin manasını ve gereğini bilmeden, bu gerçeği tasdik etmeden bir insanın müslüman
olması mümkün değildi. O halde anlatmalıydı, anlatmalıydı bu gerçekleri.
Evet, anlatacaktı!.İster sapık desinler, ister bağırsınlar, isterlerse camiye hiç gelmesinler,
anlatılması gereken gerçeği anlatacak, hiç olmazsa üç-beş insanın kurtulmasına vesile olacaktı.
Ammaa ya hükümete şikayet ederlerse?
Gerçi şikayet etmelerine de gerek yoktu. Çünkü caminin hopörlörü dışarıya da uzanıyordu.
“Ooo oooff” diyerek sakalsız yanağını kaşıdı.
Ne yapmalıydı?
Konuşması mutlaka faydalı olacaktı..Cum’a namazına gelen gençleri düşündü. Temiz bir
yaprak gibi olan bu gençlere, bu samimi gençlere mutlaka anlatılmalıydı. Kimbilir belki cemaatten
de bu konuları merak edenler vardı.
Ama sormuyorlardı ki!…
Bankadan alınan faizle ne yapılacağını, köprü ve baraj senetlerinin gelirini soruyorlar, vade
farkını soruyorlar, kelime-i tevhidin gerçek manasını sormuyorlardı !..
Muamelattan sormuyorlardı !..
Allah’ın dostuna dost, düşmanına düşman olmanın ne anlama geldiğini sormuyorları!.
Allah’ın dostunun ve düşmanının kim olduğunu sormuyorlardı!.
Allah’ın hükmüne rağmen hüküm koyanların kim olduğunu sormuyorlardı!..
Gayriihtiyari içinden yükselen “İyi ki sormuyorlar” ifadesinin, Rahmani mi yoksa nefsani mi
olduğunu pek anlayamadı.
Camiye epey yaklaşmıştı.
Ticarethanesinin kapısını kapatarak cum’a namazına gelmeye hazırlanan tüccar Arif bey
kendisini görmüş, hürmetle selamlamıştı.”Namussuz herif” dedi içinden.Yaptığı işin kılıflı tefecilik
olduğunu söylese, kendisine bu hürmeti göstermezdi. Vitrindeki mobilyayı görünce, evini hatırladı.
Evindeki yatak odası takımını, avizeleri ve diğer eşyaları düşündükçe keyiflendiğini hissetti. Evinde
pek eksik yoktu. Karısı aklına gelince “Allah beni onsuz bırakmasın!” diye halisane bir duada bulundu.
Becerikli karısının yaptığı çörekleri, börekleri hatırlayınca sanki yeniden acıkmıştı.
Bugün de kalbura basma yapacaktı!..
Televizyon geldi aklına, cum’a olduğuna göre ikinci kanalda sinema vardı. Kalbura basmayı
filmi seyrederken yerdi.
Camiye varınca tüccar Arif beyin hediye ettiği saatine baktı.
Cum’aya beş vardı !..
Şimdiye kadar birçok kez, cum’a namazına gelirken kelime-i tevhidi, anlatmayı düşünmüş
fakat cumaya beş kala bu düşündüklerinden vazgeçmişti!..
Vakit, yine cum’aya beş vardı ve ne konuşacağını yine pek bilmiyordu.Kelime-i tevhidi,
hapiste olan müslümanları, tüccar Arif beyi, yeni misafir odası takımını, avizelerini, halılarını, karısını,
kalbura basmayı ve televizyondaki filmi tekrar düşündü.
Karar vermişti.
Daha erkendi!. Kelime-i tevhidin anlatılamsı için zaman ve zemin müsait değildi. Bu düşünce
sanki içini rahatlatmıştı. Zaman ve zemin müsait olsa elbette, elbette anlatırdı.
Hiç kimseden korkmadan kürsüye çıkar, tevhid ve şirkin ne olduğunu açık açık herkese anla-
tırdı. Çühkü biliyordu,biliyordu bütün bu gerçekleri.
Sahi ya, o bu gerçekleri camilerde değil, kitaplarda öğrenmişti. O halde bu meseleleri bilmek
isteyenler de kitablardan öğrenebilirdi. Bu meseleler, böyle bir zamanda camilerde anlatılamazdı ki!.
Hatta geçenlerde müftü efendi kendisine vaazda ne anlatacağını sormuş, o da şakadan,şaka
olsun diye, Vallahi şaka olsun diye,”Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, onlar kafirlerin ta kendi-
leridir..” mealindeki Maide suresi 44. ayet-i kerimeyi cemaate açıklayacağını söylemişti!..
Aman Ya Rabbi!..
Sen misin bunu diyen? Müfti öyle kızmış, öyle bağırmıştı ki, o zamandan bu yana değil bu
ayet-i kerimeyi, Maide suresinden hiçbir ayet-i kerimeyi okumaya cesaret edememişti.
Müfti olacaktı sözde, şaka söylediğini nedense anlamamıştı!. Oysa bu gibi ayet-i kerimelerin
açıkça anlatılmayacağını, geçim sorumluluğu taşıyan her din görevlisi bilirdi!..
Zaman ve zemin müsait olsa, tabii ki bu durum değişebilirdi. Fakat şimdi müsait değildi.
Bu gibi gerçekler, cemaat içinde fitne çıkarırdı!.
Cumaya beş kala yine fikrini değiştirmiş ve bu gibi tehlikeli konuları şimdilik anlatmayayım
düşüncesiyle camiye girmişti !.
Caminin bahçesinden geçerken, bahçedeki yeni yeni tomurcuklanan ağaçlar dikkatini çekti.
Evet, ağaçlardan ve ağaç dikmenin faziletinden bahsedebilirdi. Konuşma konusunu bulduğu için
sevindi.Sık sık anlattığı bu konu için hazırlanmasına da gerek yoktu.
Büyük bir huzurla camiye girdi. Cemaatten birisinin hürmetle tuttuğu cübbesini giyerek,kürsü-
ye oturdu. Bu kürsü oldum olası çok hoşuna gidiyordu. Cemaate göz gezdirdi ve kendisinden emin
bir sesle konuşmaya başladı.
Müezzin vakit ezanını okurken, cemaat birbirini dürtüklüyor,uyuyanlar birer birer uyandırılıyor-
du.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

0 0

CUMA GÜNÜ TÜM İSLAM ALEMİNE VE MEMLEKETİMİZE HAYIRLI OLSUN

  turkifsahq Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

İlk randevuda anal Bütün hafta sabırsızlıkla bekledim ve Cuma günü Karımın sikiş görüntülerini

  sondurakadana Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

“Kıyâmet Günü ümmetimin alnı secdeden dolayı beyaz, el ve ayak­ları ise abdestten dolayı parlaktır.”
Hadîs-i Şerîf [Tirmizî, Cuma 74]

  katilbalinaa Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

ile düşündük taşındık ve cuma günü 3. geleneksel boran fest i başlatıyoruz parola şu ikisi

0 0

Bakın gezi sırasında yurt dışındaydım şimdi gene yurt dışındayım ve bitiniz kanlanmış az sabredin ya hu cuma günü dönecem

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği