Dini Olaylar ve Din Bilgisi

MÜSLÜMANIM DİYENLERE

Hoca efendi vaazında içki konusunda konuşurken şöyle söylüyor: İçki içen, içki satan ve alan
bir topluma Allah lanet eder ve Allah’ın lanet ettiği bir toplum iflah olmaz veya zekat vermeyen,faiz
yiyen bir toplumu Allah darlıktan,sıkıntıdan kurtarmaz.
Şimdi süper devletlere bakınca bunu nasıl izah edersiniz? Eğer insanlar Batı’nın bugünkü
durumunu kalkınmışlık,gelişmişlik olarak kabul ediyorlarsa o zaman bu gibi sözlerin kimseyi tatmin
etmesi beklenemez. Çünkü adama sorarlar: Madem faiz yiyen,içki içen ve daha birçok haramı işle-
yen toplum iflah olmaz diyorsunuz, o halde harama, faize, alkole batmış ülkeler nasıl oluyor da en
gelişmiş ülkeler, en çok kalkınmış, en ileri ülkeler oluyorlar. Ve nasıl oluyor da: En az haram işleyen
en az günah işleyen ülkeler, en geri, en kötü durumda olan ülkeler arasında yer alıyor? O zaman
neden haram işleyenler iflah oluyor da, haram işlemeyenler en kötü durumda oluyor.Bunun mantıklı
bir izahı olmalı değil mi?

Faizin aleyhinde konuşuyoruz.Paramızı bankada sağlama aldık diye yüreğimizi ferah tutmaya
çalışıyoruz. Bu memlekette hocalar bile banka cüzdanları ceplerinde iken, faizin aleyhinde konuşur.
Faizi kaldırmanın çarelerini söylemezler. Bankaların en az yirmi milyon mudisi var. Kırkbeş milyon
nüfusta zaten on milyon aile reisi var demektir. Düşününüz, yüzde doksan beşi müslüman olan bir
ülkede haram yemeyen insan ne kadar az. Bazıları bir yanda namaz kılarken, öte yanda hak yiyor.
Yalan söylüyor. Müslümanlar yaptıkları ticareti, piyasa kurallarına göre değil, İslam kurallarına göre
yapmalıdır.
Müslüman zengin olunca, mobilya, koltuk, ev eşyası satın alıyor. Lüks tüketimde kimseden
geri kalmıyor. Bu kanser gibi bir hastalık.Bugünün insanı parasını eşyaya verip ondan şeref bekliyor.
Halbuki Peygamberimizin koltukları, gardropları, televizyonu, mobilyaları,kıymetli eşyaları yoktu.
Eşya insana kıymet verseydi Fravunlar, Karunlar, Krallar cenneti doldururdu.
İslamın bütün mesleleri kendi sistemi içinde halledilir. Müslümanın meselesi sadece faiz,vade-
li satış gibi konular değil ki fetva aranıp duruluyor. Sosyal, hukuki, siyasi, iktisadi bir çok konuda
bugünkü sistemde problemler yaşanmakta olduğu halde neden sadece faiz ve vadeli satışla ilgileni-
liyor. Bu da bugünkü müslümanın islamı nasıl anladığını, ne kadar yanlış tanıdığını gösterir. Sadece
maddi konulardır onu meşgul eden.
Müslümanlar temelde Yahudilerin dünyacı eğitim sistemini benimsediler. İkinci olarak da,pop
müziğinden, futbola kadar, aslında Yahudilerin diğer insanları kontrol altına almak için pazara sürdü-
ğü ne kadar zihin yıkıcı şey varsa, hepsine dört elle sarıldılar. Batı’nın müzikle, futbolla, televizyonla,
video ve kasetle gerçekleştirdiği işgali kaldırmadıkça, hayvanat bahçesindeki arslandan farkımız yok-
tur. Ne zaman dünya kupasında kuveyt takımını gördüm, artık İsrail Lübnan’ı rahatlıkla işgal edebilir,
Araplar hiçbir şey yapamazlar, dedim. Ve öyle de oldu.
Futbol olan yerde zihin, banka olan yerde ekonomi felç olur. Arapların parası var deniliyor.
Aslında kağıt para bir büyü gibidir.Sonuçta hep büyücü kazanır. Büyücünün göz boyama aletleri
banka ve sigortalardır.Ülkenizden önce bankaları temizleyin.İmam Malik’e göre yalnız banka değil,
kağıt para da haramdır.
Önümüzde arkamızda olan her şeyi Yahudilere ya da Batılılara yüklemek, aslında kendi eksik-
liklerimizi,zayıflıklarımızı gözardı etmektir. Oysa başımıza gelen dertlerin sorumlusu, başkaları değil,
biziz. Bizim için cehennem hiçbir zaman başkaları değildir.Başımıza her ne geliyorsa, mutlaka bizim
yüzümüzdendir. Sorumluları dışımızda aramayalım. Sorumlu aramaktan vazgeçmeliyiz.Başkalarını
suçlayacağımıza, kendi eksikliklerimizi görmeye ve gidermeye çalışalım.

Halkın zaruri ihtiyaç maddelerini satmak üzere getirip çarşı ve pazara dökenler, Allah için sava-
şanlar gibidir. Ve bu maddeler üzerinde ihtikara kalkanlar, alemin rızkını tutup hapsedenler de, Allah’
ın kitabına karşı düşenler gibidir. Müslümanların zaruri ihtiyaç maddeleri üzerinde ihtikara sapanlar,
mal pahalılansın da öyle satayım fikriyle müslümanların zararını kastedenler, dairemizden çıkmıştır.
Allah’la peygamber’in zimmeti de kendilerinden kalkmıştır. Satıcı, kusurlu bir malı sürerken onun
ayıbını gizler ve açığa vurmazsa, İlahi gazap altındadır. Melekler de ona lanet okumaktadır.
Kıyamet zamanına ait hadisler:

“Mal mülk çoğalıp sel gibi akacak.Mal sahibi malına tapacak. Tüccarın çoğu hileker olacak.”
“Zenginler “Ticaret olsun diye”. Din adamları riyakarlıkla, sırf gösteriş olsun diye Hacc’a
gidecek”.
“Kazanç belirli kişilerin elinde kalacak.Dar gelirliler açlık ve sıkıntı çekecek”.
“Herkes kazanamadığından, geçim sağlayamadığından şikayet edecek”.
“Zenginlere itibar artacak, yardımseverler azalacak.Zekat ağır bir yük gibi gelmeye başlayacak.
Cömertlik zayıflayacak, haklar para ile alınıp satılacak”.
“Faizin adı, kar sayılacak, helal ile haram arasında fark kalmayacak,paranın kaynağı düşünül-
meyecek”.
Cemiyeti düzeltmek iddiasında olanlar sabaha kadar, rahat döşeğinde horluyor.
İhlas şerde de olsa neticesiz kalmaz.
Müslümanlar kıl beşi, ye aşı, bitir işi, karıştırma başka işi,formülüyle ense yapıyor.
Kötülerin görevini yaptığı yerde, iyilerin görevini yapmaması zülumdur.
Zülum payidar olmaz.Fakat küfür çalışırsa başarılı olabilir.
Parasız diye, namaz kıl, oruç tut gibi, nasihatlerden vazgeçmeliyiz. Çünkü menfaat putunun
gölgesinde islami sohbetler tesirsiz kalır.
Velilerden biri şeytan’ı tanıdığı bir şahsın suretinde gördü. Yaşlı, bitkin bir halde ağlayan
şeytan’a sordu: “Seni ağlatan nedir?” Şeytan: “Hacıların ticari bir maksatla değil de yalnızca Allah
rızası için Hicaz’a gitmeleri” dedi.
Birisi şöyle dedi: Allah kötü insanların malını mülkünü elinden alır, onu perişan eder.
Ona dedim: Peki bu kadar kötü, zalim insan var. Bunların bir çoğu büyük servetlere sahip ve hiçbir
rahatsızlıkları yoktur. Buna ne dersin? Cevap yok. Halbuki Allah zalim ve kötüyü değil, zalim ve kötü
insanın müslüman görünmesinden, müslüman olduğunu iddia etmesinden dolayı veya gerçek müslü-
man olamadığından ona ceza veriyor. Yani samimi olarak islami emirlere boyun eğmediğinden başı-
na felaketler geliyor. Yoksa müslümanlık iddiası olmayan kişilerin hesabı zaten ahirette görülecektir.
Onun hakkında hüküm verilmiştir. Burada imtihan olunan kafirler değil,müslüman diye geçinenlerdir.

İmanla korkaklık bir araya gelmez. Cimrilikle iman bir araya gelmez.
Hasis bir zenginin hasta bir oğlu vardı. Dostları dediler ki: …Bunun için ya Kur’an hatmetmeli-
sin ya kurban kesmelisin. Belki Allah şifa verir. Zengin bir müddet düşünceye daldı. Sonra dedi ki:
….Kur’an yakında bulunduğu için hatim indirmek daha iyi. Çünkü sürü uzaktadır. Bir gönül eri bunu
işitti:…Hatim indirmeyi şundan tercih etti. Kur’an dilin ucundadır.Para ise canın ortasında….dedi.
Allah’a secde edenlerin, çağın putlarına secde edenlere karşı muzaffer olmamaları ne acı.
Müslümanlar, hayatın nizamnamesi olan islamiyeti hala anlayamadılar.
Allah’a secde etmek, sadece namaz kılmak değildir. O’nun muazzam emirlerinin topuna kul
olmaktır. İslamiyeti övmek yetmez. Dini anlamak ve yaşamak mühimdir. Sözle, romanla müslüman
olunsaydı Victor Hugo peygamberimizin yanında olurdu.
Bugün müslümanların bir kısmının evi kuyumcu dükkanı halini almış,bir kısmında tencere
kaynamamaktadır.
Zamanımız öyle bir hal aldı ki, dini şeyler, adi dünyalığa değiştirilir oldu. Ümidlerin ardı arka-
sı kesilmiyor. Hırslar kuvvet yarışında….Yapmakta oldukları hiçbir kötü işi bırakmadan yaptılar.
Fakat sonunda hepsi heba oldu. Toz yığını gibi dağıldı, gitti. Sen sakın bu zümreden olmayasın.
Allah rızası için yapılmayan her hareket boştur.
Müslüman, bir islam ülkesinde dünyaya gelmenin, müslüman bir aileden doğmanın avantajını
ve övüncünü yaşıyor, ama bu pek te övünülecek bir durum değildir. Çünkü bu durum kendisinin çaba-
sıyla, kendi tercihiyle olmuş bir şey değildir. Bir insanın övüneceği şey, onun eseri olmalıdır.
Bu din, ona aileden kalan bir mirastır, tıpkı bir gayrimenkul gibi, kendisinin bu mirasta herhangi bir
emeği, katkısı yoktur.
Bütün müslümanlarda kaçamakların kanuni örtüsü ile birlikte faiz uygulaması çok yaygındır.
Müteşabih ayetlere mana vermeğe kalkmak, onlardan hüküm çıkarmak, kasabın, ameliyat
yapmasına benzer. Muhkem ayetler hariç. Kabirde<<Men Rabbuke>> sualine arapça bilen de cevap
veremiyor. Çünkü insan, her neyi ki Allah için harcayamamış, işte ona Rab olarak bakmıştır.
Arapça bilip <<Men Rabbuke>> gibi bir sorunun cevabını veremeyen müslüman, Esmayı-
Hüsnayı ezberlemiş, fakat manasını hissedememiş demektir.
Müslüman hacı, hoca, alim olabilir, fakat iş bununla bitmez. İslam dini böyle birkaç kelimenin
içine sığmaz. Bu din, bir insanın hayatını (doğumundan ölümüne kadar) tanzim etmeğe gelmiştir.
Halk zengin hacı, hocaları, bazı namaz kılanları takdirle anıyor, onlar da halk içindeki itibarları-
nın, aynen Allah indinde de olduğunu sanıp seviniyorlar. Fakat çok aldanıyorlar.
Halen, ibadeti namazdan, oruçtan ve hacca gitmekten ibaret sayıp halkı Kur’an okuyup tatbik
etmekten ve kainatı tefekkür süzgecinden geçirerek icatlar yapmaktan alakoyanlar var.
İslam ülkelerinde faili meçhul hırsızlıklar olursa ve faili meçhul cinayetler işlenirse, zarar ve
diyet hükümet tarafından ödenir.
İnanmak kollektif bir şuurla mümkündür. Bir şeyin mahiyetini bilmeyen, ne olduğunu anlama-
yan ona nasıl inanır, nasıl kabul eder. İnanmak şuurlu bir tavır alıştır, bir farklılıktır….
Kişinin sözü amelinden çok olursa, aklı noksandır. Az yapıp çok göstermek riyakarlıktır.
İdeal olan çok yapıp az göstermektir.
Şeytan şöyle demektedir: Bir kimse malı ve övülmeyi sevdiği ve kalbi de dünya arzularına
bağlı kaldığı müddetçe bana en çok, itaat edenler arasına girmiştir.
Namaz kılmaktan çivi, oruç tutmaktan da yay gibi olsanız, haramlardan kaçınmadıkça
ibadetinizden zevk duyamazsınız…(Hz. Ömer)
Bir tren istasyonu düşünün: Herşey islami ölçülere göre ayarlanmış, tren memurları islam,
çalınan müzik islam. Gazeteler, büfelerde satılan herşey islami. Kısaca bu Garda görünüş olarak
herşey islama ayarlanmış ve herkes trenin gelmesini heyecanla bekliyor. Fakat bir de bakıyorlar:
“Raylar yok”.
Müşriklerin değer yargılarına göre yaşayıp, islamın sadece bir kısım ibadetlerini yerine getir-
mekle müslüman olunamaz. Müslüman namazını bile sadece maddesiyle yani bedenle yerine getiri-
yor. Ruhen kendini hiçbir zaman ibadete veremiyor. Bu yüzden de gerşek hazzı, lezzeti duymuyor.
Maddeperestliği ibadetinde bile ön planda görünüyor. Zavallı insan kendini nasıl da kandırıyor.
Camiler günah çıkarılan yerler değildir. Oralara temiz bir ruhla gitmek gerekir. Her türlü madrabazlığı
yapıp camiye koşma. Orası günah çıkarılan kilise değil.
Dinin, herhangi bir bölümünü değiştirmeye kalkışmak,onu bütünüyle iptal etmekle birdir.
İbadetler on kısma ayrılır. Dokuzu helal rızıktır.Geriye kalan bir kısmı diğer bütün ibadetlerdir.
Bir kimsenin kazancında, yemesinde, içmesinde, ve giydiği elbisede zerre miktar haram olsa,
hiçbir ibadeti kabul olmaz. (Hadis)
Hacının biri Mekke’de bir alime şöyle sormuş: Efendi hazretleri, ben ihramda iken bir pire
öldürdüm, bunun cezası nedir?
Hoca, sizler Kerbela’da Resulullah’ın ciğerparesini şehid ederken kılınız kıpırdamaz.
Şimdi pirenin öldürülmesinden rahatsız oluyorsun, bu ne hassasiyet?

İslam medeniyeti yeniden doğmak zorundadır. Zülum ilelebed süremez. Ancak insanların
ruhu dirilmişse zülum biter. Yoksa bir zulüm biter, başka bir zulüm gelir. Zulmün patenti ne olursa
olsun zulümdür.
İslam medeniyetinde ilerleme tedbirli bir harekettir. Ruhun ölmesine müsaade edilmez.
İslam medeniyeti tabiatı tahrip etmez. Batı medeniyeti, tabiat, insan, kainat, bundan zarar mı göre-
cek diye bir düşünceye sahip olmamıştır. Batı aynı zamanda islam alemini mahkum etmek ve onun
zenginliklerini sömürmek istemektedir. Ancak bu böyle devam edemez, etmeyecektir.Bunun da bir
rövanşı olacaktır.
Güzel yerlere sahip olmakla, mağrur olma. Çünkü cennetten güzel yer olmaz.
Amel çokluğuyla övünme. İblis’in herkesten çok ameli vardı. Mel’un oldu.
İlim çokluğuyla mağrur olma, Bel’am bin Baura kadar ilmin olamaz ki,dünyadan imansız gitti.

Gündelik işleriyle uğraşan insan için Kur’an bilhassa kandil gecelerini değerlendirmek,ahirete
intikal eden akrabaların ruhlarına bağışlamak ve en önemlisi de sevap kazanmak düşüncesiyle
okunan bir kitaptır. Kur’an-ı Kerim adeta bir sevap bankasıdır. Çünkü Kur’an okuyanın okuduğunu
anlamak gibi bir endişesi yoktur.
Hırsızlık, insanın ihtiyacı olduğu şeyi alması değildir. İhtiyacı olmayan şeyi lüzumsuz yere
biriktirmesidir.
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. (Bakara.284)
Mal sahibi sadece yöneticidir. Malın sahibi kim olursa olsun, o malın aynı zamanda toplumun
malı olduğunu bilmelidir. Kur’an-ı Kerim, servet toplayıp teker teker sayanları kör bir aşk ile zenginlik-
leri sevenleri yermektedir.
İslami düşüncede kazıkcılığa, tokatcılığa, kredi yağmasına, cemiyetin hakkını gasp eden
davranışlara asla yer yoktur. Fert ve cemiyet aynı realitenin iki vechesidir. Birbirinden ayrı olarak
düşünülemez.
Müslümanın ihmal edemiyeceği, görmezlikten gelemiyeceği, ve heran yaşamak zorunda
olduğu Allah’ın koyduğu temel kurallar vardır.
Bunlar aynı zamanda insan olmanın da değişmez, vazgeçilemez kurallarıdır.
Ve bunlar Allah’ın sıfatlarındandır. Bunları yaşamayan müslüman değil, insan bile olamaz.
Bunlar, adalet, merhamet, sehavet, tevazu, sevgi, namus, iffet, dürüstlük, başkalarının hakkı-
na saygı.
Daima iyiye, doğruya ve güzele talip olmak, bu kavramlardan yana tavır koymak, müslüman-
ın değişmez karakteri olmalıdır. Bunların terkedilmesi zulümdür.Ahlaksızlıktır.
Din sadece ahlaktır.
Din Allah’ın bütün emirlerine teslim olmaktır. Müslüman teslim olandır.

TENKİD: Bir konuyu irdelemek yönünde olmalı. Müslümanlar içinde bulundukları toplumda,salt muha-
lefet etmek için yaşamıyorlar. Ve müslümanlar içinde bulundukları topluma entegre olmak için de
yaşamıyorlar. Öyleyse niye yaşıyor müslümanlar?
Müslümanlar hangi toplumda, hangi şartlarda yaşıyor olursa olsunlar, toplumlarını ilahi vahye
göre düzenlemek ve vahye uyanları da korumak için yaşıyorlar. Bunun iktidarı, derneği yoktur,kuşku-
suz. Bu müslüman ferdin, imanının tabii sonucu olması gereken salih amel, toplumsal ameldir.
Mü’min bir kişinin zihninde ve gönlünde nasıl bir dünya varsa, elinde ve eyleminde de öyle bir
dünya vardır. Sözleriyle bir dünyaya, davranışlarıyla başka bir dünyaya katılanlar nifaktan bir şube
üzerindedirler.
Bir alanda beşeri ölçülerle amel ederken, bir diğer yanda ilahi ölçülerle amel etmenin ne
kadar çirkin bir çelişki olduğu düşünülmelidir.
İnsanın bugün içine düştüğü en ölümcül endişe rızık endişesidir. Hakk’ın bu konudaki
kefaletini unutan insan için bütün haram kapılar rızık kapısı olmuştur.
Batıla ait bir yöntemle, Hakk’ka hizmet etmeye kalkışmak en büyük aladanıştır.
İster zengin, ister fakir, ister alim, ister cahil ol tek yapacağın şey Allah’a teslim olmaktır.
Müslüman, kapitalizmi bir yönetim biçimi olarak kabul etmese dahi bir yaşam biçimi olarak
hayatının her safhasında uygulamakta hiçbir rahatsızlık duymuyor. Din (bazı unsurları) bu hayatı
renklendiren bir aksesuar haline geldi.
Sivrisineği öldürmekten utanıp, deveyi yutmaktan çekinmeyen insanlardan Allah’a sığınırım.
Dinin dünyanın yedeğine alınmadığı bir müslümanlık istiyorum.
Aynı trende yolculuk edip, trendeki bütün hizmetlerden yararlanıyor ve sonra hep şikayet
ediyorsun. Beğenmiyorsan, ya ineceksin ya da treni ele geçireceksin.
Müslümanlığını kaybetmiş müslümanlar. Fikir ve kültür zaafından can çekişen Avrupalılaşma-
ya özenen münevverler.
Ben artık abid olan müslümana değil, ubudiyet yani kulluk sırrına ermiş insanlara inanıyorum.
Çünkü onlar bütün hayatlarını ibadet haline getirmişlerdir. Onların ibadeti muamelatını kapsadığından
gerçek ibadettir.
Fakat birçok abid, ibadette çok ileri olduğu halde muamelat yönünden ahlaken münafıkları
dahi geride bırakmıştır. Bunların yaptığı ibadet olmaktan çıkmış bir adet haline gelmiştir.
Allah’tan ve islamdan razı olmayanlar inkılaptan da razı olmazlar. Çünkü inkılap malları alıyor,
canları alıyor, evlatları alıyor, dünyalıkları alıyor, Allah’ın rızası karşılığında.
Evet bütün bunları veriyor ve karşılığında Allah’ın rızasını alıyor. Bu alışveriş bize zor geliyor.
Bizim inandırıldığımız geleneksel din bizden bu yolda bir şey istemiyor.
Günümüzde açıkça görüldüğü üzere, tüm mukaddesleri ayaklar altına alınmış bulunan müslü-
manlar bu mukaddesleri ayağa kaldırmak yerine, masallarla, menkibelerle,hikayelerle,eski kahra-
manlık öyküleriyle, hamasi ve hissi bir söylemle bütünleşmiş bir “Dini hayatı” yaşatma gayreti
içerisinde bulunuyorlar.
Takva, müslümanların, hayatın dışında Hıristiyan zahidlerin yaşayışı gibi yaşamaları değildir.
Takva, her durumda haramı bilmek, bundan uzaklaşmak, helali helal bilmek ve sıkı sıkıya sarılmaktır.
Eğer islamdan yani Allah’a teslimiyetten, daha üstün değerler varsa, müslüman olmaya ne
gerek var.
İslam bir şifadır. Yaralı olmayan veya yarasını tanımayan bu şifadan nasibini alamaz.
İslamın hakim olması isteniyorsa, bu dev örgütlere, büyük kuruluşlara, holdinglere değil,
insan teklerine düşen bir görevdir. Çünkü hesap günü yargılanacak olanlar insan tekleridir.
Kur’an ve sünnet, bir kişinin kalbinde, günlük yaşantısı boyunca kendini belli etmiyorsa, bu,
o kimsede imanın bulunmadığının göstergesidir.
Tağut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tağut’un önünde mahkemeleşiyorlar.
Hacca giden kişi üç davetle gider:
1) Allah’ın davetiyle giden Hacı,orada ölüp kalır.
2) Peygamber’in davetiyle giden Hacı, gerçek Haccın anlamına uygun olarak tertemiz geri
döner.
3) Şeytanın davetiyle giden Hacı, bunların gidip gelmeleri bir şey değiştirmez. Hatta gitmeden
Evvelki hallerinden farklı olarak Hacı olmakla mağrur olurlar,hacılıklarıyla övünürler.

Eğer Türkiye’de islami değerlerin belirleyici olduğu bir toplum düzeni tesis edilebilecekse,
bunun bir siyasi iktidar değişikliğinden çok, müslümanların böyle bir toplumun gerçekleştirilebilir
olduğunu sosyal alanda gösterme yeterliliğine ulaşmalarına bağlı olduğunu düşünüyorum.
Bizim önce insan, sonra müslüman olarak ayakta kalmamıza kolaylık verici cesaret budur.
Bazı insanlara galip gelme hevesinde olanlar diğer bazı insanların kendi üzerlerinde galibiyet
tesis etmelerini peşinen kabul etmezlerse, hedeflerine ulaşamazlar. Yegane galip Allah’tır inancı
taşıyanlar ise hükmetmeyi reddettikleri oranda hükmedilmeyi de reddetme imkanını elde tutarlar.
Günümüzün yaygın müslüman tipi, eskiden öğrendiği bazı yanlışlıkları terketmeden, o yanlış-
lar üzerine bina kurmak isteyen öğrencilere benziyor.
Batı uygarlığının zihin yapısını benimsemek demek, bununla birlikte bu dünyayı, öteyi ve
insanı da Batı’nın öngördüğü pencereden algılamak demektir. Bu arada, dinin kendisi de, Batı onu
nasıl algılıyorsa öylece algılamak ve anlaşılmak durumundadır.
İslam, Batı’nın zihin kalıplarına göre,anlaşılamaz. Kendisinin dışındaki yorumlarla kendisine
yaklaşılmasına müsaade etmez. Ancak kendisiyle kaimdir. Ve ancak müslüman olan için bütün
boyutlarıyla anlaşılabilir haldedir.
Şimdi, çağımız müslümanlarında da, İslam’a müslümanca bakış yerine bir müsteşrikin profan
bakışı yerleşmektedir.
Allah’ın razı olacağı her şey tufan bile olsa kişiye bir sığınaktır.
Bir kimse, bütün peygamberlerin ibadetlerini yapsa, fakat üzerinde bir lira kul hakkı bulunsa,
cennete giremez.
İnsanın şerefi ve kıymeti mal ile ölçülseydi, dünyalığı çok olan kafirlerin herkesten daha kıymet-
li olması lazım gelirdi.
Rabbinin ahlakını terkeden, şeytanı sevindirir. Onun adetlerini yaşar. Allah’ın ahlakını ihmal
eden şeytanın ahlakını ihya eder.
İslam’ın doğruları başkalarının yanlışlarına olan bir tepkiden doğmamıştır. Bu bakımdan,mesela
kafirlere benzemek korkusuyla kafamızı bir takım evhamlarla doldurmamız da gerekmez.
Müslümanın çabası, bugün, mevcut kurumları İslam’a göre nasıl biçimlendireceği üzerinde
değil, kendisinin, mevcut dünyada ne gibi bir konumda yer alabileceği noktasında toplanmalıdır.
Kendinde olmayan, kendi dışındaki toplumsal, siyasal kurumların,kendi bünyesine nasıl
uydurulabileceği noktası üzerinde düşünülmüştür.
Hz.peygamber “İlim Çin’de bile olsa arayınız”. Dediği halde müslümanlar kendi topraklarındaki
bilgi ve kültürü aramakta isteksiz davranmaktadırlar.
Ölümü kabullenmek, tabii bulmak, ölüme razı olmak için tam inanmış olmak gerekir. Yarım
iman sahipleri, ölüme hazır değildir. Ve onlar için ölüm korkutucudur. Çünkü onlar ikilem içindedirler.
Neye inanırsan inan tam inan.
Sahabe gözünü kırpmadan ölüme koşarken, sapık Hasan Sabbah’ın müridleri de bir emirle
kendilerini kale burçlarından aşağı atıyorlardı.
İnsan iki Rabbe birden kulluk edemez. Allah’a ve Mammon’a birlikte uyulamaz.Teslim olunamaz.
İslam’da temel ihtiyaçların karşılanması hususu sadece devlet için bir yük değil,devlet yanında
aile, akraba ve toplumun da görevidir. Bu, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde açıkça belirtilmiştir.
Allah zenginlerin mallarında,(bu toplumların) fakirlerine yetecek kadar miktarını farz kılmıştır.
Eğer (fakirler) aç, çıplak veya zor durumda olup zenginler (yardımlara) mani olurlarsa, Allah kıyamet
günü onları hesaba çekecek ve onlara azap verecektir. (Hz.Ali)
İki vadi dolusu malı olunca bir üçüncüsünü isteyen insanın gözyaşlarını dindirmek de kendisinin
bile harcı değildir. Aç gözün yaşı kurumaz.
Politik islam’ın siyasi düzeyde tümüyle çatışmacı olan ihtilalci versiyonunun, kültürel dokunun
çeşitli noktalarında toplumsal yaşam tarzı bakımından mevcut’la ilişkilerini (ticaret,aile,eğitim,üretim,
tüketim) uyum paradigmasıyla örtüşen çerçevede ürettiğini görmekteyiz.
İki yüzlü oluşun en şüphe götürmez belirtisi, insan bütün davranışları ile servete yönelmişken
“Maddeyi” put edinmişken, yine de dilinde İslami terimler olmasıdır. (Tevbe, 59)

Artık camiye gidenler bir cemaat değildir. Camiye gitmeyenler de kendi aralarında bir cemaat
değildir. Camiye giden ve gitmeyen banka mudileri bir cemaattir. Camiye giden ve gitmeyen para
babaları kendi aralarında bir cemaattir.Camiye giden ve gitmeyen modern bir hayat yaşayanlar bir
cemaattir. Camiye giden ve gitmeyen dünyaperestler bir cemaattir. Özel arabası olanlar ve imtiyaz-
lılar bir cemaattir.Peygamber hayatı yaşayanlar bir cemaat, Fravun hayatı yaşayanlar bir başka
cemaattir. Camiye giden ve gitmeyen belli bir refah düzeyine ulaşmış olanlar bir cemaattir.
Gecekonduda oturanlarla villada oturan oturan müslüman nasıl bir cemaat olabilir? Camiye giden ve
gitmeyen gecekonduda oturanlar bir cemaat, villada oturanlar da bir cemaattir.
Bir kilim üzerinde yatmak sünnetine talip olmayan müslümanların, yemeğin sünnetine dikkat
etmeleri bir şey ifade etmez.
Allah ismi kelime olarak devam ediyor, fakat hikmeti putlara devredilmiş bulunuyor.
Mevlana, bir müridiyle giderken, yolda üç-beş köpek yavrusunun sarmaşdolaş uyumakta
olduklarını görürler. Meselenin derinliğine vakıf olmayan mürid bu manzarayı göstererek:..İnsanlar,
şu yaratıklardan kardeşlik dersi almalılar, der. Mevlana:–Aralarına bir kemik at da kardeşliği o zaman
gör, der.
Bugünün müslümanının sadece bir kuru-kuru <<İnşaallah memleketin sonu iyi olur.>> duasın-
dan başka yapabileceği bir şey yoktur.

Biz müslüman olarak aygıt yapısı, felsefi temel varsayımları, kullandığı araçlar, hukuk düzeni,
kurumları ve kendine özgü organlarıyla bir bütün olarak seküler amaçlı bir refah toplumu yaratmak
üzere dizayn edilmiş ve öyle işleyen bir devlet’i modern vasfından yalıtıp islamileştirebilir miyiz?
Eğer modern devleti islamileştirebilirsek, bu devlet islam’ı yutmaz ve onu başkalaştırmaz mı?
Devletin modernleştirici misyonu meşru değilse, bu devletin modern kurum ve araçlarıyla bir İslam
devleti tasarlayabilir miyiz? Öyle yapacak olsak,araçlar amaçları belirlemez mi? İçeriği İslam (dini),
formu modern (seküler) bir devlet modelinin paradoksları nelerdir ve nasıl aşılabilirler? Bu paradoks-
lar teorik olarak aşılamayacaksa, bu durumda bizim devletimiz içeriği modern,formu islam olmaz mı?
Böyle bir İslam devleti dini protestanlaştırıp bizi ilahi amacın dışına çıkarmaz mı?

Birçok ibadet her toplumda ve her bir tarihi dönemde varlığını koruyor. İslam ise muhtevasın-
dan boşaltılmış ve sadece şekilde kalan ibadetlerin muhtevasını değiştiriyor ve bir amaca yöneltiyordu.

İslami hükümlerin yaşanması konusunda müslümanların bugüne kadar anlattıklarından şöyle
bir sonuç şıkıyor:
Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek veya yaşamak istiyoruz. Ama kafirler buna müsaade etmiyor.
İslamı tam yaşamak olarak yaşamak için kafirler kadar güçlü olmak lazım.Bundan da şu sonuç şıkar.
Demek ki islamı tam olarak yaşayabilmek için önce kafirlerin yani tağut’un kanunlarıyla yaşa-
yıp belli bir güce ulaştıktan sonra Allah’ın hükümlerine döneceğiz. Çünkü Allah’ın hükümleri bugün
için bizleri hedeflerimize ulaştıramıyor. Güçlü olmak için kafirlerin yöntemlerine başvurmak zorunda-
yız. Yani Fravunlaşmalıyız.Onun için önce kafirlerin dinini yaşayıp fravunlaşalım, sonra birgün Allah’ın
hükümlerine uyar,peygamberler gibi yaşarız. Yani biz de sonuçta müslümanız ve de Allah her şeye
kadirdir.
Zenginler dört grup halinde haşrolunurlar:
1) Haramdan kazanmış ve haramda harcamış grup. Bunlar için <<cehenneme götürün>>emri verilir.
2) Haramdan kazanmış, fakat helal de sarfetmiş grup. Bunlar için<<Ateşe götürün>> emri verilir.
3) Helalden kazanmış fakat harama sarfetmiş grup. Bunlar için de<<cehenneme götürün emri verilir.
4) Helalden kazanmış ve helale sarfetmiş olan grup. Bunlar için sadır olan ferman: Bunları durdurun
ve kendilerinden sorun. Belki de zenginlikleri yüzünden farz vazifelerinde ihmalkarlık etmiş ve ibadet-
lerini geçirmiştir. Belki namazda veya abdestinde kusur yapmıştır. Belki rükuunda,secdesinde veya
namazda bulunması gereken huzur ve huşuunda kusur etmiştir.
Kişi: <<Helalden derledim, helale sarfettim. Farz vazifelerimden de hiç birini ihmal etmeden
tastamam eda ettim.>> der.
Bu cevap üzerine <<Belki malınla iftihar edip, süslü ve debdebeli elbiseler içinde yaşamışsındır.
Kişi: <<Ey Rabbim malımla mağrur olmadım ve ancak ihtiyacım olan elbiseyi giydim. İftihar ve gurur
duymak için elbise giymedim>> der. <<Belki de sıla-ı rahimde ihmalkarlık yapmış, fakirlerin hak ve
hukukunu gözetmemişsindir. Bir derece gerideki hak sahibini bir derece ilerideki hak sahibinden
daha üstün tutmuş ve haktan ayrılmış olabilirsin.>>
Kul ile Rabbi arasında bu muhasebe cereyan ederken, birden hak sahipleri bu zenginlerin
etrafını sarar ve<<Ey Rabbimiz sen aramızda bunları zengin ettin ve bizleri bunlara muhtaç kıldın.
Fakat bunlar hakkımızı gözetmediler.>> deyip şikayette bulunurlar.
Binaenaleyh, zerre kadar kusurluluk görünürse derhal cehenneme gönderilmeleri emrolunur.
Şayet kusur görülmezse o kula:<<Burada dur ve nimetin şükrünü eda eyle. Her yudum suyun, her
lokma ekmeğin, her lezzetin karşılığını ver. Denir.

Din kiralanan, satın alınan veya miras kalan bir şey değildir. Her insanın kendi emeği,kendi
çabasıyla kuracağı bir evdir. Bugünkü insanın inandığı din, babadan kalan gayrimenkul gibi bir şeydir.

Adam yolun ortasında namaz kılıyormuş. Onu görenler birbirlerine bak ne güzel, adam namaz
kılıyor, demişler. Namaz kılan adam dönerek konuşmuş: Ben oruçluyum da demiş.

<<Ben azabdan korkarak Rabbime ibadet etmekten utanırım. Çünkü o vakit korkmazsa iş
görmeyen kötü bir köle gibi olurum. Keza cennet için ibadette bulunmaktan da haya ederim. Zira
o zaman ücreti verilmezse şalışmayan amele gibi olurum.>>

Takva, secdeden alında iz kalma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükundan belin
bükülme hali değildir.
Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz.Takva kalblerdeki vera halidir.

İbadetlerini Allah’ın emri olduğu için yaptığını söylüyorsun. Peki neden hayatını,ticaretini,ahlakı-
nı,bütün işlerini O’nun emirlerine göre tanzim etmiyorsun? Bütün bir hayata dair dini hükümlerin de
uygulanması gerekmiyor mu? Bunlar boşuna mı emredildi? Birkaç adet haline getirdiğin ibadetin
dışında tanrı manito’nun kulusun. Hayatını onun kurduğu düzene göre yaşıyorsun.İbadetlerinde müs-
lüman gibisin. Ahlakınla, yaşantınla fravuna benziyorsun.İcraatların münafıklar gibi. Dini, fravunca
yaşamanın yedeğine almışsın. Başın sıkıştığı zaman onu tepe tepe kullanıyorsun.

Hür olan insanın imtihanı geçerlidir. Özgür olmalısınız ki imtihan olabilesiniz. Anne-babanız,
aileniz,toplumunuz sizin imtihanınızı tam anlamıyla geçmenizi size bırakmıyor. Kendi seçiminiz,
kendi iradeniz olmazsa nasıl imtihan olacaksınız? Oysa kişi kendi fiillerinden sorumludur. Femen
ya’mel miskele zerretin hayran yareh, fe men ya’mel miskale zerretin şerren yareh:Zerre miktar hayr
işleyen karşılığını bulur.Zerre miktar şer işleyen karşılığını bulur.

Bin yılı aşkın bir zamandır müslümanlar işlerini kitabına uydurarak götürüyorlar. Kitaba uymak
müslümanlara zor geldiği için işi, kitabına uydurarak kolay yolu buldular. Müslümanların kitab’a uyan
tarafı kitabına uyduran tarafına nisbetle güdük kaldı. Dünyayı kötülüklerden tamamıyla arındırmaya
kalkışmak bizi bütün hayrın dünya hayatından gelebileceği fikrinde sabitleştirir. Müslüman olarak
ahiret yurdunun daha hayırlı olduğu hususundaki subutumuzu gölgede bırakır.
Kitab’a uyarak kazandıklarımızı kitabına uydurarak koruyabileceğimiz yanılgısı biz müslüman-
lara hep hoş göründü. Kesafetin tadına doyamadık.
Dünya beni haramdan men etti, ben onun helalinden de geötim. (Hz. Ali)

Zulüm düzeninin empoze ettiği şartlara bağlı kalınarak İslami bir mücadeleyi yürüttüğünü
düşünmenin sadece bir vehim olacağını farketmek zorundayız. Zalim düzenin bir parçası olarak
zalim düzene karşı mücadele verilemez.
Ayrıca düzen bu insanları kendinden saydığı için kendi toplumlarının bir üyesi kabul ettiği için
onlara karşı sert tedbirler, müeyyideler uygulama hakkını kendinde bulur.

Peygamberlerin getirdiği dini yaşamıyanların bir çoğu peygamber’i kahraman ilan etmişlerdir.
Fakat Ebu Cehilin görüşünü, onun hayat tarzını kabul etseler de hiç kimse onu kahraman olarak
kabul edemiyorlar, savunamıyorlar.

Hiçbir şeyini bölüşmeyen, kimseye zırnık koklatmayan müslüman nedense Allah’ın dinini bol
keseden dağıtıyor. Ve başkalarıyla dini paylaşmak istiyor. Kendinden kuruş vermeyen kişi, Allah’ın
cennetini cömertçe dağıtıyor.

Velinin biri Medine’ye geldiğinde çevresindekilere şöyle hitap etti:
….Bana Resulullah’ın sarayını gösterin, gidip orada iki rekat namaz kılacağım.
….O’nun sarayı yoktu. Sadece hurma dallarıyla kaplı kulübesi vardı, dediler.
….Öyle ise, Ashabının köşklerini gösterin, dedi.
….Onların da köşkleri yoktu, Resulullah’ınkine benzer evleri vardı, dediler.
Bu cevaplardan sonra şu karşılığı verdi:
…..Öyle ise şu gördüğüm saraylar, köşkler kimin? Fravun mu oturuyor buralarda, yoksa Fravun’un
adamları mı? Halk kulübe bulamazken bunlar nedir böyle?

İslam milleti için çalışmayan, su alan gemide kamarasının kapısını kapatan yolcu gibidir.
Evet, gemi battığında onun kamarasına su dolmayacaktır.Amma o kapı da bir daha açılmayacaktır.

Hz. Ali buyuruyor ki:
Cabbar olan Allah-ü Teala’nın, bize yaptığı taksime razıyız-ki bize ilim verdi. Düşmana ise,
mal verdi. Şüphesiz mal, yakın zamanda yok olur. Allah-ü Teala’nın ilmi ise,yok olmaz.devamlı kalır.

<< La salate illa bi huzuri’l kalb: Namaz, ancak kalb huzuru ile temam olur. Kalb huzuru
olmadan namaz olmaz. Kalb huzuru olmadan kılınan namazın kemali bulunmaz ve öyle namaz,
tam ve hakiki bir namaz olmaz.

Bir meta olan dünya malını, hayatını amaç görmeyiniz. Eğer metayı amaç görürseniz,hakikati
bu metayla örtmüş ve bu sayede de kısırlaştırmış olursunuz ki bu küfürdür.
Bu yaptığınız eylem (dünya hayatının dışındaki hayatları red: duyular üstünü görmemezlikten
gelerek lakayt olmak) ilmin bir çoğunu elinizin tersiyle itmeniz demektir. Bu da sizi bilgi eksikliğine
götürür. Bu da cahilliktir. Bu kısırlaşma ve bilgi eksikliği beraberinde tanımlama yetersizliğinden
şahsiyet bozukluğuna neden olur ki, bu da münafıklıktır.

Hz. İsa parasızlıktan semaya çıktı. Karun da akılsızlıktan yere geçti. Eğer altın ve gümüşle
insan, insan olsaydı İsa yere geçer, Karun da semaya çıkardı.

Bu hayatta başımıza hangi müsibet gelirse gelsin bunları hep kendi ellerimizle yaparız.
Başınıza gelen her müsibet kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Allah çoğunu affeder.(şura,30)

Amel yapılan hareketin şekilleri değil, o hareketten size gelen etkidir. Namaz fuhşa ve münker-
den sizi alakoyarsa bu salih ameldir. Fakat namazın şekli hareketlerini yapmanız amel değildir.
Münafıklar da namaz kılar ama onlardan kabul olunmaz.Onlar bu namazlarıyla fahşa ve münkerden
kaçınmamışlardır. İşte bu yüzden amelleri boşa gitmiştir. Onların işledikleri esas manada amel değil-
dir. <<Namazda yüzlerinizi Doğu ve Batı’ya döndürmeniz, Birr(iyilik ve taat) değildir. (ayet.)

Başkalarının hakkını çocuklarınıza yedirirseniz, o çocuk artık size ait değildir. O size bir
yabancıdır. Ve her zaman sizin için bir problem olur. Ona kendi kazancınızdan, helal olandan yedirin
ki o çocuk size ait olsun.Helal yedirerek onu satın alın.

İnsanla alakalı her şeyi, insana faydalı duruma getirmeyen bir müslüman, İslamı anlamamıştır.
Örnek bir toplum meydana getirmeyen bir din nazariyede kalır. Böylesine bir dinin,kurtarıcı vasfı
olamaz.
İslam tarihinde öyle müslümanlar çıkmış ki, para kazanmış, fakat zengin olmamış, bu yüzden
nisabı tutturamadığı için Hacca gidememiş. Halk onların mezarını türbe yapmış.

<<Len tenalül birre hetta tünfiku mimma tühibbune ve ma tünfiku min şey’in fe innallahe bihi
alimün.>> (Siz, sevdiğiniz şeylerden harcayıncaya kadar asla iyiliğe ermiş olmazsınız. Her ne infak
ederseniz şüphesiz Allah onu bilicidir. Al-i İmran, 92)
Bu fedakarlığı gösteremeyenler, rıza-yı ilahiye nail olamıyacakları gibi–sureta hür olsalar bile–
hakikatde hırs ve tema’ esiri ve altına,gümüşe bağlı bulunduklarını isbat etmiş olurlar.Şah-ı Nakşiben-
di’ye (Silsile-i şüma, begüca miresed?) diye silsilesinin nereye ve kime müntehi olduğunu sormuşlar.
(Kesibe silsile becayi nemiresed) yani:<<Silsileye-zincire- bağlı olan bir yere gidemez.>> diye cevap
vermiş. Demek ki altın,gümüş,kadın, oğul gibi maddi şeyler şöyle dursun, tarikat ve siyadet(seyyid-
lik) silsilesi gibi manevi mecburiyetler bile, Hak yoluna salik olacaklar için ayak bağı oluyor.
<<Ey altın ve ey gümüş, benden başkasını avutun ve aldatın.>> Hülasa: Maddi ve manevi ayak bağı
olacak her şeyi koparmalı ve esaretten kurtulmalıdır.<<Dehrin meta’ı ve dünya malı çocuk aldatan
oyuncak kabilindendir. Ona mübtela olanlar ve onunla oyalananlar ise idrak-i ricale vasıl olamamış
akılsızlardır.>>
Bir veli, Hasan Basri’ye sorar: Dinin kökü nedir? Şöyle cevap verir:…Dinin kökü haram helal
seçmekte titizliktir. İlave eder:–Haram, helal seçmekte titizlik göstermeyen insanda henüz din kök
salmamıştır. Benliğinde temel tutmamıştır.
Koyun insanoğlundan daha anlayışlıdır. Zira çobanın seslenmesinden hududu geçtiğini anlar.
Ve hemen geriye döner de, insanoğlu Allah’ın bunca ikazlarından geri dönmez.Haram işlemeye
devam eder.

Hepimiz teoride bir olan ve bizleri yaratan Allah’a inanırız. Fakat pratikte bu inanmanın bir
karşılığı yoktur. Hayatın bütün alanlarında kendi değerlerimiz, kendi ölçülerimiz geçerlidir. Bütün
yapıp ettiklerimiz müşrik yaklaşımlara göre olmaktadır. Pratikte hüküm sahibi olan ilahlarımız var.
Onların ölçüleri geçerlidir. Hayata yansımayan bir din ve sadece adet haline gelmiş birkaç ibadet.
Tabii ki bu ibadetler bize fazla bir şey kazandırmıyor ve hayatımızda hiçbir değişiklik yapmıyor.

Cündi bin Züheyr Amiri’nin <<Ya Rasulullah; ben Allah için amelde bulunurum. Fakat başkala-
rının o amele muttali olup takdir etmeleri de hoşuma gider.>>demesine karşı Rasulullah:<<Başkala-
rının şerik bulunduğu ibadeti Allah kabul etmez.>> buyurdu.

Müslümanlar temelde Yahudilerin dünyacı eğitim sistemini benimsediler. İkinci olarak da,pop
müziğinden, futbola kadar, aslında Yahudilerin diğer insanları kontrol altına almak için pazara sürdü-
ğü ne kadar zihin yıkıcı şey varsa, hepsine dört elle sarıldılar. Batının müzikle, futbolla,televizyonla,
video ve kasetle gerçekleştirdiği işgali kaldırmadan hayvanat bahçesindeki arslanlardan farkımız
olmayacaktır.
Faiz veya haram parayla Hacca gidenler. Şarapla iftar etmek ters bir kavram ama, faiz ve
haramla iftar nedense pek itici gelmiyor.

Zerre kadar aklın senin için namaz ve oruçtan hayırlıdır.(hadis) Çünkü; senin aklın bir cevher,
namaz ve oruç ise arazdır.
Hz. Aişe <<Ya Rasulullah! İnsanlar, dünyada ne ile biri birine tercih olunur? Dedi.
Rasulullah << Akıl ile>> dedi. Ahirette ne ile? Dedi. Rasulullah <<Akıl ile>> dedi. Hz.Aişe:
<<İnsanlar amellerine göre mükafat ve mücazat görecek değiller mi?>> dedi. Rasulullah:
<<Ey Aişe; Allah’ın kendilerine verdiği akıl kadar amelde bulunmayacaklar mı? Amelleri kendilerine
verilen akıl kadar olmayacak mı? Amelleri kadar da mükafat ve mücazat görmeyecekler mi? Dedi.
<<Bir kimse güzel ahlakıyle gündüz saim, gece kaim olan bir mü’minin derecesini bulur.
Taki aklı tamam olur. O vakit de imanı tamam ve kendi Rabbına muti olur.>> buyurdu.

Nice namaz kılan kimseler vardır ki, onlara namazlarından yorgunluk ve bitkinlikten başka bir
şey kalmaz. (Hadis)
Nice oruç tutan kimseler vardır ki, orucunda aç kalmak ve susamaktan başka bir payı yoktur.
Yüce Allah, kalb huzuruyla namaz kılmayan kişinin namazına bakmaz. (onu kabul etmez.)
Kalb huzuruyla kılınmayan namaz, sevap şöyle dursun acilen cezalandırılmayı gerektirir.

Ahlak imanlı olmanın delili ve imanın meyvesidir. Güzel ahlak olmadan imanın bir değeri yoktur.
Bir hadiste: İman,ümit ve temenni ile geçerli olamaz, ancak kalblerde yerleşir ve amel ile tasdik
edilirse geçerli iman sayılır. Deniyor.
Din, ahlakın güzel olmasıdır. (hadis).
Kıyamet gününde hayırlı ameller arasında kulun terazisinde en ağır gelen amel güzel ahlaktır.
Kim kötü huylu ise ve kötü işler yapıyorsa nesebi ile yol alamaz. Şerefli bir aileye mensup olması
ahirette ona hiçbir fayda sağlamaz.
Güzel ahlak, İslamdaki ibadetlerin meyvesidir. Mü’min güzel ahlaklı olmazsa yaptığı ibadetler,
hiçbir kıymeti ve faydası olmayan hareket ve ayinlerden ibaret kalırlar. Yüce Allah namazın faydaları
hakkında şöyle buyurmuştur: Namazı da kıl, çünkü namaz insanı kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçi-
rir. (Ankebut, 45)

Bütün vasıfları camide mevlid dinlemek, vaaz dinleyip bol bol ağlamak, fakire beş on kuruş
vermekle cenneti düşlemek. % 99 nisbetiyle övünüp % 1 adam çıkaramayan müslüman.
Mukaddes Kur’an’ın inzalinin ondördüncü asrında <<müslümanım>> diyenlerin söyleyecek bir tek
söz hakkı yoktur.
Kimin namazı, onu kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymazsa, onun Allah’tan uzaklaşması artar.
Hiç kimse çoluk çocuğunu eğitmeden cahil bırakan kişi kadar büyük bir günahla Allah’ın
huzuruna çıkamaz.
Karısının kulu olan her dediğini yapan kimse helak olmuştur.

Siz, tek başına Allah’a inanan, ama topluca ele alınınca hiçbir şeye inanmadığı ortaya çıkan
bir yığınsınız. İnsan yığını….
Birbirine karşı acımasız davranan, birbirini amansızca ezen insanlar olarak nasıl da birleşmiş-
siniz. Sonra da başınız sıkışınca bir kez de Allah’a yakarıyorsunuz.Buna bir diyeceğim yok. Ama
içinizden kovduğunuz, yerin yedi kat dibine ya da gökyüzünün bilinmez köşelerine sürgün ettiğiniz
ve sıradan bir tanrı makamına oturttuğunuz bir Allah’tan nasıl oluyor da medet umabiliyorsunuz.
İnsandan soyutlanıp tek başına bırakılmış bir tanrının, sizin o güzel tanrınızın bir anlamı, bir gereği,
bir gücü yoktur ki, Tanrı insanın içinde gerek. Kulların dışında kalmış bir tanrının ne anlamı olabilir.
Her insanın içinde Tanrı’nın bir evi vardır. Yıkıp yerle bir ettiğiniz bu evleri onarmalısınız.
Bu yeter size, sizi ancak bu tutum kurtarabilir zaten.

Öyle görüyorum ki, benden sonra mescidleriniz Yahudilerin havraları, Hıristiyanların kiliseleri
gibi sadelikten uzaklaşıp ziynete boğulacaktır. Halkın, camiler ve mescidlerle iftihara başlaması,
onların dış ziynetleri ile öğünmesi, kıyamet alametlerindendir. (hadis)

Peygamber aleyhisselam:–“İflas eden kimdir, biliyor musunuz?” Sahabe:–Bize göre müflis
parası ve malı olmayandır, dediler.Hz.Peygamber bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Ümmetimden müflis olan, kıyamet günü namaz, oruç ve zekatıyla buna küfretmiş, şuna iftirada
bulunmuş, ötekinin malını yemiş, berikinin kanını dökmüş olarak gelip hasenatından buna ve şuna
veren kimsedir. Üzerindeki haklar bitmeden hasenatı biterse hak sahiplerinin günahları alınıp ona
yüklenir; sonra da ateşe atılır.

İnsanlara salih amel işlediklerini gösteren mürailerin düşüncesi Allah rızası değildir.Allah-ü
Teala bunları şu ayetle anlatmaktadır.”İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az zikrederler.(Nisa-142)

Müslüman neden tekamül edemiyor? Çünkü müslüman hep başkalarını yaşıyor, hiç kendisi
olamıyor. Hayatı hep kahrolsunlar ve yaşasınlarla geçiyor. Düzelmeleri hep dışardan bekliyor.

“Vallahi namaz ile zekatı birbirinden ayrı tutanlarla savaşırım.” Hz. Ebu Bekir’in bu yemini,
bu kamil dinin yapısını iyice kavradığını gösterir. Namaz ile zekat arasındaki bu sıkı ilişki, İslam
binasının kuruluşundaki zekatın önemini gösterir.

Onun dünya işlerine baksan: Bu adam bir an dahi olsun Allah’ı istememiş derdin. Ahiret işle-
rine baksan: Bu adam bir an dahi olsun dünya işiyle meşgul olmamış derdin.

“Müslümanların işiyle ilgilenmiyerek sabahlayan onlardan değildir.”

Peygamber’in öğüdü müslümanlara iki şekildedir: Faydalı olmak ve zararı gidermek.
Her ikisinde de toplumun faydası vardır.

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulm etmez ve onu yalnız başına bırakmaz.
Kardeşinin ihtiyacını görenin ihtiyacını da Allah görür. Bir müslümanın dünya üzüntülerinden birini
giderenin Allah da kıyamet gününün üzüntülerini giderir.

Her şey zıddı ile gelişir. Bu dünya zıdlar alemidir. Müslüman, İslamın zıddını kaldırmaya değil,
İslamı yaşamaya memur.
Güneş doğarken “Karanlığı atacağım” diye gelmez. Hatta onun karanlıkla bir ilişiği yoktur.
O güneş olarak gelir. Zaten onun olduğu yerde karanlık olmaz. Güneş, ışık olarak, nur olarak gelir.
Bu ihtişam karşısında karanlık bile edebini takınıp buyur der. Gülün dikenle savaşı yok. Gülün içinde
diken değil, dikenler içinde gül var. Herkes gülü seviyor. Gülün güzelliği dikenin çirkinliğine yetmiş.
Eğer dikenleri budarsanız fidan kurur, gül açmaz.

Davetçi, tebliğe tüm ilahlara hayır demekle başlamalıdır. Eğer kalblerdeki ve beyinlerdeki
ilahlar temizlenmeden, İllaallah denirse tebliğe muhatap olan ferd büyük bir ihtimalle müşrik olacaktır.
Biz biliyoruz ki müşriklerin vasıfları arasında Allah’a iman vardır.
Fakat tek bir İlaha değil de, çeşitli muşareketler oluşturmuş ilahlara iman vardır.
Davetçi, öncelikle bu ortaklıkları yıkmalıdır. Ortak ilahların bulunduğu bir kalbe ve akla İslamın
yerleşmesi mümkün değildir. Hele muvahhidlik vasfını elde etmesi imkansızdır.
Davetçi, ilahları reddederken geçmişteki ilahlara reddiye çıkarmasının bir anlamı yoktur.
Eğer günümüzdeki ilahlara hayır diyebilsek, İllaallah dememiz kolaylaşacaktır. Acaba günümüz
insanının ilahları nelerdir? İnsanın yaşadığı bölgeye siyasal ve sosyal statüye, ekonomik ve zengin-
liğine göre bu ilahlar değiştiği gibi, insanın yaşına ve temayüllerine göre de bu ilahlar değişiklik
arzetmektedir. İnsanı Allah’tan meşgul eden her şey.

Dindar kesimin bu perişan duruma düşmesi, çoğunlukla dış komplo ve düşmanların oyunlarıy-
la izah edilmeye çalışılmıştır. Elbette bu izahın bir hakikat payı vardır. Ancak öncelikle ümmetin
içinden kaynaklanan sebepler gündeme getirilmeliydi. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır:
<< Başınıza gelen her müsibet yaptıklarınız sebebiyledir.>>

Müslümanların İslamı öğrenmesini istemeyen, imkan bulduğu halde İslamı öğrenmeyen,
cahil kalan müslüman zalimdir. Kendilerine verilen refahın peşine düşüp, şımarmış, Fravunların,
Nemrudların yoluna tabi olmuşsa, başka din düşmanı aramaya gerek var mı?

Müslüman yemek yeyip, çay içiyor, gazete okuyup, televizyon seyrediyor. Sonra da sabaha
kadar uyuyor.
Bugünün müslümanı kat, arsa, yazlık, mobilya, araba peşinde. Şahsi konfor için çalışıyor.
Vermenin lezzetini bir türlü tadamamış. Dindarlar bir komprador gibi yaşıyor. Her gün binlerce kez
Dolar,Yuro,döviz, para, senet, çek kelimelerini zikrediyor. Alışkanlık eseri sadece bir iki defa Allah,
peygamber diyor. Müslümanlar, para kazanıyor, parayı araba, mobilya,kat, yazlık, gayrimenkul,
arsa alımında kullanıyorlar. Bunları helal para ile aldıklarına inanarak, sevap kazandıklarını da sanı-
yorlar. Gemi su alıyor, onlar kamarayı süslüyorlar. Bugünün müslümanının evi batık geminin kama-
rası durumundadır. Kamarada can veriyorlar, lakin hala kendilerini yaşıyor sanıyorlar. Sokağı ve
pazarı müslüman edemeyen ölmüştür.

Dediler ki:—Ya Rasulullah, falan zatı hac yolculuğu boyunca hep ibadet ederken gördük.
Hangi konakta konaklamışsak o hep namaz kılıyor,hep ibadet ediyordu. Hz. Peygamber buyurdu ki:
Bütün konaklamalarda hep ibadet ediyordu da, hizmetini kim yapıyordu? Yemeğini, suyunu kim
hazırlıyordu? Dediler ki:–Biz hazırlıyorduk. Bütün hizmetlerini biz görüyorduk. O hep ibadet ediyordu.
Hz. Peygamber buyurdu ki:—Siz ondan fazla ibadet etmişsiniz ! Mekke gibi mukaddes yerde kalma-
yı kendine bir dayanak sanma. Zira insanı mekan büyütmez, mekanı insan büyütür. Sakın sen
mekanın kudsiyetiyle aldanma. Çünkü sen adam olmazsan mekanın kudsiyeti seni zorla adam etmez.
Bana Mekke’de oluşunla değil de, halini düzeltmenle teselli olmanı anlat. Ve sen hizmetinde insan
bulundurmakla iftihar etme. Zira hizmet edilen değil, hizmet eden ol.

Kedi fare bulamazsa iple oynar. Oynamak,sıçramak,hoplamak,zıplamak kedinin huyudur.
Bana öyle geliyor ki, fareler cirit attığı zamanda biz yine iple oynuyoruz.İple oynarken fareler keyif-
lerinden ölüyorlar.
Cemiyeti düzeltmek iddiasında olanlar sabaha kadar, rahat döşeğinde horluyor. İhlas şerde de
olsa neticesiz kalmaz. Müslümanlar kıl beşi, ye aşı, bitir işi, karıştırma başka işi, formülüyle ense
yapıyor. Kötülerin görevini yaptığı yerde, iyilerin görevini yapmaması zülumdur.

Reddedilmeyi reddetmek. Türkiye’de son otuz yılın İslamcıları bunu amaçladılar ve büyük
ölçüde başardılar. Reddedilmekten kurtulunca da amaçsız kaldılar. Bu halleriyle sisteme yem olma-
ları kaçınılmazdı. Şimdi bir ehlileştirme işlemine tabi tutulmaları bile gerkmeyen İslamcılar’ı sistem
birer birer yutuyor. Evet, birer birer. Çünkü onları parçalama zahmetine girmesi bile gerekmiyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca bir arada oldukları vaki değildi. Onları şimdiye kadar toplu imiş gibi göste-
ren İslamcılar’ı sistemin tümüyle dışlıyor oluşu, tümünü birden reddedişiydi. Yapılan bu reddedişe
karşı çıkmaktan fazla bir şey olamadığından, birileri “İslamcılık realitesi” ni kabul ettiklerinde bize
birbirimizin yüzüne bakmaktan başka bir şey kalmadı. Sistem tarafından yutulmaktan korunamıyoruz.
Çünkü kendimizi sisteme yedirmezsek ne yapacağımız üzerinde bir fikrimiz yoktur.

İbrahim Ethem, bir gence: “Evlimisin” diye sormuş. Genç cevap vermiş: Evet,evliyim.
…Eyvah ! Demiş İbrahim Ethem. Öyle ise sen gemiye binmişsin. Genç, bir şey anlamamış,sormuş:
…Bu ne demek? İbrahim Ethem,şöyle açıklamış:..Evlenen genç gemiye binmiş gibidir.Bir çocuğu
olunca fırtınaya tutulmuştur. İki çocuğu olunca gemisi devrilmiştir. Üçüncüsünde ise (Allah yardım
etsin) boğulma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hz. Peygamber: ..Öyle b Hz. Peygamber:..Öyle bir zaman gelecek ki,kişinin
helaki ailesi ve çocukları eliyle olacaktır. Derler ki:..Ya Rasulullah, kişinin helaki nasıl olur da ailesiy-
le, çocuklarıyla olur? Hz. Peygamber: ..Hep helal rızıkla hayatını sürdüren kişiyi, ailesi,çocukları
sıkıştıracaklar, bir sürü lüzumsuz şeyleri isteyecek, lüksü, israfı benimseyecekler. Helal kazançla
bunları elde edemeyip, ancak haramla karşılayabilen aile reisi de bu defa, haramlara el atacak,istek-
lari karşılamak için kendini harama da mecbur zannedecek. Böylece ailesi ve çocukları onu helake
sürüklemiş olacaklardır.
Allah’a secde edenlerin, çağın putlarına secde edenlere karşı muzaffer olmamaları ne acı.
Allah’a secde etmek, sadece namaz kılmak değildir. O’nun muazzam emirlerinin topuna kul olmak-
tır. İslamiyeti övmek yetmez. Dini anlamak ve yaşamak mühimdir. Sözle, romanla müslüman olun-
saydı Victor Hugo peygamberimizin yanında olurdu.
Müslüman ilme küsmüş, tembelliğe düşkün, islamın içtimai hedefli emirlerine gözünü kapamış
haldedir.
Kim kurşun akıttı kulaklarına hiçbir şey duymuyorsun.
Defolu işporta mallarının başında birbirinizi yiyorsunuz. Zavallı müslüman kendi değerlerine
dön artık.
Sinekli gazozlarla gırtlağınızı yakarken, billur damlalı, ölümsüz lezzetli sebilden damla içtiği-
niz yok. “El öpmekle dudak aşınmaz” diye diye suratınız dümdüz olmuş. Gemileriniz sırıttıkça bula-
nık denizlerde,”kaptan olduk” zannediyorsunuz.

Bir sahabi Hz. Peygamber’e…Ya Rasulullah, Bana yapabileceğim öyle bir iş öğret ki, ben
onu yapınca, cennete gireyim.
Allah Rasulü, ona şu karşılığı verdi:…Öyle ise iyi bir insan ol…
Adam: Ya Rasulullah ! Ben, iyi bir insan olduğumu nasıl bilebilirim, diye sordu.
Peygamberimiz: ..(mesken, meslek, ve ticaret) komşularına sor.(onların senin hakkında ne düşün-
düklerini araştır) Senin iyi olduğunu (samimiyetle) söylerlerse, sen iyisin demektir. Kötü olduğunu
ifade ederlerse, kötüsün demektir.

Rasulullah şöyle buyurdu:—Her ümmet için bir fitne vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.
Allah’a kasem olsun ki sizin için fakirlikten ve darlıktan korkmuyorum. Sizin için önceki ümmetlere
genişleyip bollaştığı gibi, dünyanın genişleyip dünya malının bollaşmasından, onlar gibi sizin de
dünyalık yarışına düşmenizden, dünyalığın onları helak ettiği gibi, sizi de helak etmesinden korku-
yorum”.
Bütün terakki ve kalkınma hareketleri yoksulluk ve darlıktan doğduğu halde, duraklama ve
gerileme hareketleri de, doruk noktasına ulaşan bolluk ve zenginliğin getirdiği rehavet ve sefahetle
başlamaktadır.
Ashab hayretle: Ya Rasulullah biz bu kimsenin ibadet ve taatından arz ediyoruz siz aklından
sual buyuruyorsunuz. Bundaki hikmeti anlayamadık dediklerinde: Hz. Peygamber buyurdu:
Ahmak abid, cehli sebebiyle fasıkın fıskından büyük felaketler getirebilir.İnsanlar rabbine aklı miktar-
ında yaklaşırlar.

Adet üzere, alışkanlık ile namaz kılan ve oruç tutan çoktur. Fakat İslam’ın hududunu gözeten,
haram ve şüphelilere düşmemeye dikkat eden pek azdır. Doğru ve halis ibadet edenleri, adet üzere
bozuk ibadet edenlerden ayıran fark, bu ibadetlerin dışında da bütün hükümlere uymaktır.

Namaz kılmak bizi yanıltmamlı, İslami bir hayat tarzına imanı olmayanın namaza imanı olabi-
lir mi? Hele hayatı islamileştirmek için mücadele verenlere engel de oluyorsa o insanın namazı
nereye konacaktır? Evvela günahı kebairi terketmek, haramlara savaş açmak lazım. Günahsız bir
iklim namaz çiçeğini nasıl olsa yeşertir. Namaz irşadı gösteren bir ölçü değildir. Namaz kıl, oruç tut
gibi, bedava nasihatlerden vazgeçin. Menfaat putunun gölgesinde yapılan sohbetler havada kalır.
Bir insanın iman derecesi hareketlerinden anlaşılır. İmanın asgari derecesinde olan da müslü-
mandır. Fakat bu adamın müslümanlığı sair müslümanların hukukuna, bir tecavüz, ve islamiyetin
ulviyetine bir perdedir. Mesela birisinin beş kuruşunu gasbeden adamın şahsında islamiyet tükenmiş-
tir.
Hz. Peygamber, beş zümre kadından sakının, dedi.
1) ŞEHBERE<<Gökgözlü>>
2) LEHBERE << Uzun ve zayıf>>
3) NEHBERE <<Yaşını almış kocakarı>>
4) HEBZERE <<Kara ve kısa boylu>>
5) LEFUT <<Başka kocasından çocuğu olan kadın>>
Bir ihtiyar oğluna şöyle nasihat etti. Oğlum ! Evleneceğin zaman dikkat et. Şu kadınları alma.
REKUB <<Mirası için kocasının ölümünü bekleyen.>>
KADUB <<Hırslı yani asabi>>
GATUB <<Yüzünü ekşitip kocasını karşılamıyan.>>
Başka bir ihtiyar oğlum şu üç kadından sakın, dedi.
ANNANE <<Ölmüş kocasına ağlayan.>>
MENNANE <<Malını kocasının başına kakan.>>
ENNANE <<Daima hastalıklı hal gösteren,her muamelesinde tembellik yapan kadın.

Yıllardan beri modern zamanın baskın etkisi altında yaşayan müslümanların, dinlerini değiştir-
mekte olduklarını, asıl amaçları islami bir hayatın gereklerini yaşamak olmasına rağmen kullandıkları
araç ve yöntemlerin onları dinlerinin özlerinden koparıp çok uzaklara düşürdüğünü görmekteyiz.
Müslümanlar, modern dünyaya sahici bir cevap veya bir alternatif geliştiremiyorlar. Bu, islamın
potansiyel imkanlarının yeterli olmamasından değil, müslümanların zaaflarından kaynaklanıyor.
Müslümanların sözde kendi dinleri ve kişilikleri adına geliştirdikleri her şey, modernliğin taklidin-
den başka bir şey değildir. Müslümanlar Batı’nın tüketicisidirler. Orada üretilir, islam dünyasında
dini bir forma sokularak tüketilir. Siyasetten iktisadi kurumlara, medyadan bilime, eğitimden günde-
lik hayatın tanzimine kadar her şey kolayca “İslamileştirme” yoluyla meşrulaştırılıyor ve tüketime
sunuluyor. Misal: “Tatil ve deniz kültürü” nün müslümanların hayatına girmesidir. Yıllarca fasık ve
facir dedikleri insanların deniz ve tatil kültürüne kötü bakan müslümanlar, şimdi bunu da müslüman-
laştırmaya karar verdiler ve Haşema (Hakiki şeriat mayoları) ve haşedonu keşfettiler. Ve göbekle
diz kapağı arasını örten bir “mayo” keşfettiklerinde deniz ve tatil kültürünü tüketme hakkına sahip
olduklarını zannettiler. Üstelik yüce şeriat kelimesini bir mayo veya dona indirgediler.

Bir veli Ermeni hizmetkarı ile bir şehre gelmişler. O anda devenin üstünde Ermeni oturmaktay-
mış. Halk Ermeniye: İn aşağı o devenin üstünden, terbiyesiz, saygısız adam. Koca bir veli yürüyor.
Sen ise deveye binmişsin. Veli, bunda ne var? Hz. Ömer de aynısını yapmıştı. Sıra ile biniyoruz.
Şimdi sıra ondadır. Bu kez halk Ermeniye: Gördün mü islam ne kadar adaletli, ne kadar merhametli
bir din. Gel sen de müslüman ol. Ermeni hayır demiş.İslam sizin dediğinizse ben müslüman olmam.
Eğer velinin yaptığı ise o zaman önce siz müslüman olun.

Ümmetimin felakete düşmesine iki şey sebep olacaktır. Cehalet ile dünyalık mal yığma hırsı.

Bir kimse, peygamberlerin yaptığı ibadetleri yapsa, fakat üzerinde başkasının bir kuruş hakkı
bulunsa, bu bir kuruşu ödemedikçe, cennete giremiyeceği bildirilmektedir. Başkasının malını yemek,
şarap içmekten daha büyük günahtır. Kul hakkı, tevbe ile de şefaatle de af olmaz.

İki yüzlü oluşun en şüphe götürmez belirtisi, insan bütün davranışları ile servete yönelmişken,
“maddeyi” put edinmişken, yine de dilinde islami terimler olmasıdır. (Tevbe, 59)

İki vadi dolusu malı olunca bir üçüncüsünü isteyen insanın gözyaşlarını dindirmek de kendisi-
nin bile harcı değildir. Aç gözün yaşı korumaz.

Bugünün müslümanı koyunu çalıp etini satan ve postunu camiye bağışlayan insana benzer.

Yeryüzünde hazine yapacağım diye uğraşmayın. Güve ve tahta kurdunun erişemiyeceği,
hırsızın çalamıyacağı hazineyi derleyin. “Salih amel” hazinesini yığmaya bakın. İnsanın hazinesi,
kasası nerede ise, gönlü de oradadır.
Maddi hazineye önem verenin gönlünde de o vardır. Allah değil. (Matta incili)
İnsan iki Rabbe birden kulluk edemez. Allah’a ve Mammon’a birlikte uyulamaz,teslim olunamaz.
Bu batıl dinlerin temsilcileri, şeriatden ve benim size gösterdiğim değerlerden ayrıldıkları halde,
benim adımı göstermelik olarak kullanabilirler. Oysa Allah rızasından ayrı değer ölçütü kabul edenler,
benim adımı kullansalar bile benden değildirler. Koyun postuna bürünmüş yırtıcı kurtlar gibi olan bu
din ve tarikat öncülerini ayırabilmek için getirdikleri, diktikleri “Ağaç ve meyvelerine” bakın.
İyi meyve getirmeyen ağaç sökülür ve ateşe atılır. Hz. İsa’nın “Dağdaki vaazı” kursak ve işkembelere
göre değerlerini düzenleyenleri elbette tedirgin edecekti. Hele Hz. İsa ” Allah’ın evini soyguncu inine
çevirdiniz” diyerek mabede yerleştirilmiş tefeci masalarını devirince bunlar bütün bütün burunlarından
solumaya başladılar. (Mammon: Para tanrısı)

Kur’an-ı Kerim, müsbet anlamda rağbetin hedefi olmaya değer varlığın sadece Allah olduğunu
belirtir. (inşirah suresi)
Tam anlamıyla inanmayanlar ise,”Biz” den değildirler. Onların yöneldikleri asıl değer dünya
malıdır. Dünyalıktır.
Kur’an-ı Kerim,” Allah dışında rağbet hedefi bulanların “Biz”den olmayıp “münafık” olduklarını
açıkça belirtir. (Tevbe. 56)

Hastalıkların ismini saymakla doktor olamayız, imanın şartlarını saymakla da iman etmiş
sayılmayız.
Abidler ibadetlerinin mükafatını isterler. Tacirler mallarının bahasını isterler. İlahi ben kulun
ümit getirdim. Taat getirmedim. Dilenmeğe geldim. Ticarete gelmedim. Bana sana yakışanı yap,
bana yakışanı yapma. İster öldür, ister cürmümü bağışla. Yüzümü eşiğe koydum, kul bir şey teklif
edemez. Ne buyurursan razıyım.
Cennet hayalleri ile ahirete uçan kırk mü’minden, birkaçının iman ehli olmasının, diğerlerinin,
ismi müslüman olmalarına rağmen, imansız gitmelerinin hikmetini düşünmek gerek. Yarım iman ile
yapılan ibadetler ve gayretler boşa gider.

Bugünün müslümanı kendi meselelerini, kendi doğrularını ve yanlışlarını gözden geçireceğine,
içinde bulunduğu durumun muhasebesini yapacağına, kendini yargılayacağına, müslümanlıkla uzak-
tan, yakından ilgisi olmayan, islama karşı tavır almış kişi ve kurumları eleştirmekten,onların yanlışını
araştırmaktan ve onlara küfretmekten başka bir şey yapmıyor.
Mahkum ettiklerini yargılıyor. Biz teoride inandığımız sistemi pratiğe geçirmek zorundayız.
Bu işte yapacağımız en doğru hareket budur.
Her sistem kendi insanını yetiştirir. Yine her sistemin kendine göre kuralları ve müesseseleri
vardır. Bir ülke yönetimine hangi zihniyet ve kadro hakim ise elbette o ülke toplumuna kendi doğru-
larını ve değer yargılarını (müesseseleri vasıtasıyla) kabul ettirmek, benimsetmek isteyecektir.
Bu da normaldir. Resmi ideoloji korumak, geleceğini teminat altına almak,saltanatının devam etme-
sini sağlamak için buna mecburdur. Bunun için de karşı görüşlere müsamaha göstermesi, onlara
hayat hakkı tanıması, onların gelişmesine, büyümesine göz yumması beklenemez.
Burada demokrasiden bahsedilebilir. Fakat hakim ideolojilerde demokrasi bir fantazidir.
Bir ülkede devleti elinde bulunduranlar, baskı grupları, hakim güçler demokrasiyi nasıl yorumluyorsa,
pratiğe yansıması da öyle olacaktır. Hal böyle olunca, onların tarafsız olmaları, başka türlü davran-
maları beklenemez. Onların islam hakkında bir iddiaları yok. Ayrıca zaten biz onları baştan mahkum
etmişiz. Sonra da neden böyle islama karşı tavır alıyorlar diye onları yargılıyoruz.Bu bir çelişkidir.
Bir mantık hatası yapıyoruz. Önemli olan bu şartlar altında müslümanım diyen insanların ne yaptığı-
dır. İslam düşmanlarından islami bir tavır beklemek hayaldir. Onlarla uğraşmak boşuna bir zaman
kaybıdır.
Biz kendimizi, kendi meselelerimizi ele almak, onları derinliğine araştırmak ve pratiğe geçirmek
durumundayız. Biz kendi sistemimizi anlamadıkça, her şeyi yeni baştan değerlendirmedikçe ve bu
şuura varmadıkça bütün uğraşlar ölmek üzere olan birine makyaj yapmak gibi bir abesle iştigaldir.
Bugün müslüman birkaç tali mesele arasında sıkışıp kalmıştır. Kedi gibi ip’le oynamaktadır.
Ve fareler üstümüze gülüyorlar.
Kainat çapında bir nizam hakkında sanki anlatacak, yazılacak ve üzerinde durulacak bir konu
kalmamış gibi esasa taalluk etmeyen teferruatlar bizi meşgul ediyor.
Asıl kaynağına inmeden, olaylara bir düzen perspektifinden bakmadan bir yere varamayız.
Tekrar edelim, önemli olan müslümanlık iddiasında olanların ne düşündüğü ve ne yaptığıdır.
Ateş yakar, su söndürür. Sen su olmaya bak ve söndür bu ateşi. Konfiçyus ne der: <<Karanlığa
küfretmeyi bırak, kalk bir mum yak….
Mekke’de şeytan taşlamak da boş, şeytana lanet okumak da…Eğer bu adam samimi olsa,
taşları kendi başına vurur. Laneti kendine okur.

Bir insanın iman derecesi hareketlerinden anlaşılır.İmanın asgari derecesinde olan insan da
müslümandır. Fakat bu adamın müslümanlığı sair müslümanların hukukuna bir tecavüz ve islamiyetin
ulviyetine bir perdedir.
Mesela birisinin beş kuruşunu gasbeden adamın şahsında islamiyet tükenmiştir. Herkes müs-
lüman olabilir, fakat herkes ehl-i iman olamaz.
Testinin içindeki ne ise, dışına sızan odur.
Müslüman hacı, hoca, alim olabilir. Fakat iş bununla bitmez. İslam dini böyle birkaç kelimenin
içine sığmaz. Bu din bir insanın hayatını (doğumundan ölümüne kadar) tanzim etmeye gelmiştir.
Halk, zengin hacı hocaları, bazı ibadetleri yapanları takdirle anıyor. Onlar da hallk içindeki
itibarlarının, aynen Allah indinde de olduğunu sanıp seviniyorlar. Fakat aldanıyorlar.

Mehmet Akif’e Avrupayı nasıl bulduğunu sormuşlar: —İşleri dinimiz gibi, dinleri işimiz gibi.demiş.
Yine,” Savaşı kazanacak mıyız” diye sormuşlar. Hayır, demiş.Çünkü Berlin Büyük elçisi Kur’an’ı
tefsir etmekle meşgul, Ayasofya imamı,siyasetle uğraşıyor.Böyle bir millet galip gelemez.

Abdülhakim Arvasi bir gün kapalıçarşıdan geçerken esnaftan biri koşup ellerine sarılmış
yalvararak <<Efendi hazretleri, dua edin de Muhammed ümmeti kurtulsun>> demiş. Şeyh,adamı
azarlayarak:<<Sus, sen bana Muhammed ümmetini göster, ben sana onun kurtulduğunu müjdeliye-
yim.>> buyurmuş.
Bütün müsibetlerin kaynağı dünyaperestliktir. Buradan gelmektedir tahrip, buradan gelecek-
tir ıslah. Elleri mal ve mülkten, kalbleri de mal ve mülk isteğinden uzak tutmak.Yapılacak hareket
budur.
İslam büyüklerinden birine sordular: Zengin olmak ister miydin? <<Hayır,>> diye cevap verdi.
Dediler: Ama neden? Hacca gider, köle azad eder, sadaka verirsin. Şu cevabı verdi:
<<Benim gayem bunlar değil ki..>> Evet, gaye Allah’a gitmektir.
Beni içinde yaşadığım toplumun en fakir insanlarının yanına defnedin. Hayatı cehenneme
çevirenler, zengin denen kudurganlardır.
<<Zalim olanlar ise, yalnız kendilerine verdiğimiz refahın ardına düştüler. Günahkarlardı
onlar. (Hud- 51)
Kur’an ve hadisteki ölçülere baktığımızda münafıklığın belli başlı alametlerinden birisinin
zenginlik olduğunu görüyoruz.
Zengin, medeniyetin mikrobu, başbelası, tombul yanaklı, zevkperest, avare,hazır yiyen,
karnı tok ve göbeği şişkin, bütün düşüncesi midesi, tenasül organı, olan ruhun mikrobudur.
Onun en büyük düşmanı, ruhen temiz, gönülce berrak inasan tipidir.

Biraz daha yesin diye kusmaya çalışanlara, açlıktan midesine taş bağlayanlara da verin.
dediğinizde <<Bize yetmiyor ki, neyi verelim.>> diyeceklerdir. Şu hadis-i şerif bunlara çok açık bir
cevaptır: İki kişiyi doyuracak yemek üç kişiye, üç kişiyi doyuracak yemek dört kişiye yeter.
Vermek, imkandan çok niyyet meselesidir. Yüz kişiyi doyurmak üzere yaratılan nimeti bir kişinin
zalim ve kudurgan tekelinde tutmak yaradılış kanunlarına en büyük isyan ve insana en büyük zulüm-
dur. Bu zulmün önüne geçilmedikçe insanlığın huzura kavuşması beklenemez.
Hayat bir imtihan, dünya bir imtihan alanıdır. Yarışma henüz başlamadan bir takım insanların
galip ilan edilmeleri yaradılış kanunlarına, kainata hakim olan gerçeklere aykırılıktır. Yüz kişinin yarış-
masını mümkün kılacak nimetlerin on kişi, bir kişi tarafından hapsedilip kullanlması, kainat çapında
bir zulümdür. Bu zulme dayanan başarılar Yaratıcı karşısında zillettir. Bu başarıların sahiplerine
düşmanlık beslemek, kainatı yaratan kudret’e dost olmanın en önemli şartı olmaktadır. Nitekim
bütün peygamberler, böyle yapmışlardır.

<<Ey kullarım, başınıza gelenler amellerinizin karşılığından başkası değildir. Ben o amelleri-
nizi sizin için saklar sonra onları sizin karşınıza çıkarırım. Bir hayırla yüzyüze gelen Allah’a hamd
etsin. Başka bir şeyle karşılaşan da kendi nefsinden gayrısını kınamasın.

De ki: <<Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz
mallar, kesada uğramasından korka geldiğiniz bir ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size
Allah’dan, O’nun peygamberinden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın azabı
gelinceye kadar bekleyedurun. Allah sapıkları hidayete erdirmez.

Ey mü’minler sizler bugün ölseniz Rabbimiz sizden yarının namazını, orucunu istiyor mu?
Hayır, dediler. Yaşadığımız günün ibadetini ister. Yaşamadığımız günün ibadetini istemez.
Şakik şöyle dedi: Öyle ise, siz nasıl oluyor da yaşamadığınız günün rızkını istiyor, yarının
kazancını talep ediyorsunuz. Bu adil bir talep midir?

Sahabeden Sa’lebe mescide çok sık devam ettiği için ona “Mescid kuşu” derlerdi. Ne var ki,
nefsinde gizlediği servet hırsı kafir olmasına sebep oldu. Allah ve peygamber onu kovdu.
Gece gündüz namaz kılan ama Hakkı, doğruyu kabul etmeyen bir adamın kerdeşi bir suç
işler, ona karşı gelip hesaba çekeceği yerde “O benim kae kardeşimdir, ben onun yanında yer alırım>>
der. Münafık ve kafir olur. Bir insanın kafir olması için kafirin yanında olması da şart değildir. Onun
ahlakını taşıması kafidir.

Alışveriş ilmini bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz. Haram yiyen ise ibadetlerinin sevabını
bulamaz. Zahmetleri hep boşa gider. (Ahi Ervan)

Başkasını aldatmayı marifet ve ticaretin gereği sayanların oluşturduğu bugünkü piyasada
müslümanım diyen insanın yapacağı en büyük tebliğ, örnek bir ticari ahlaka sahip olmaktır.
” Doğru ve dürüst tacir, kıyamet gününde sıddıklar ve şehidlerle beraber haşredilecektir.”
Hadisine uyan müslüman islama en büyük hizmeti yapacaktır. Ticaretle uğraşan mü’minler, piyasa-
da en çok güvenilen, verdikleri sözde kesinlikle duran,helal-haram sınırlarına kılıkırk yararcasına
dikkat eden tüccarın yaptığı en büyük cihaddır.

Laikliği en güzel uygulayan ve yaşayanlar, laikliğin amansız düşmanı olduğu söylenen müslü-
manlardır. Cami ile bankaya ayrı ayrı yatırım mekanı kılan onlardır. Dünyalıklarını banka mabedine,
bedava olan ibadetlerini de Allah’ın mabedine yatıran, banka hesap defterini, amel defteriyle ayıran,
parasal yatırımlarını dünyaya, bedava yatırımlarını da ahirete sarfeden laik müslümanlardır.Mabetleri-
ne yaptığı yatırımlar onu her iki alemde de refaha, rahata, huzura ulaştıracak sermayelerdir.
Parasıyla dünyada mekan, ibadetleriyle ahirette iman satın alanlar müslümanlardır. Camide bir
mabud’a, bankada başka bir mabud’a secde eden müslüman için dünyada mekan demek ahirette
imanın eş anlamıdır. Onun kafasında dünya arazilerinin parselasyonu ile cennet bahçelerinin parsela-
syonu aynı anlama gelir. Oysa dünyada mekan ahirette iman, söylemi de temelden yanlış bir sözdür.
Dünyada iman ahirette mekan gerekmektedir. Ahirette ebedi kalacak bir mekan lazımdır.Bunu için de
dünyada iman gerekmektedir. Bu bile müslümanın gerçek niyetini ortaya koymaktadır.

Düzene karşı çıktığına da inanmayın. Devletin, düzenin, sistemin sağladığı nimetlere balıkla-
ma dalar. Helal demez, haram demez, kafir dediği düzen ne verirse alır, hiç affetmez. Zevahiri kurtar-
mak için de düzene küfretmekle müslüman olduğunu ispatlamaya kalkar. Alırken sistemden, düzen-
den şikayetçi değildir. Vermeye geldi mi kıyametler kopar. Fetvalar aranır, bulunur. Katı açılmamış
küfürlerle düzene saldırır. Vergi kaçırır, düzenin bütün açık kapılarından girer, ve milyonları, milyarları
kasalarına doldurur. Hesapta kafir devletten kaçırıyor. Ama devlet kendi açığını zam yaparak fakir
fukaranın sırtından alır. Açıklarını milletin sırtından aldığı paralarla kapatır. Öte yandan müslümanım
diyen adama bir hayat sunuyor, ona nimetler veriyor, onu minnet altında bırakıyor. Demek istiyor ki,
benim vadettiğim cennetin nimetleri peşindir, buyur hemen arzu ettiğin şekilde kullan. Benim putları-
ma secde et de, istersen başka türküler söyle farketmez. Pratikte benim ilahlarımı kutsa da teoride
neye inanırsan inan, ne düşünürsen düşün.
Müslümanlar Fir’avni düzenin sadece kültür ve ahlak yapısına karşı. Fakat bir sistem bütün
kurumları ile bir arada yaşar. Siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi, hukuki, ahlaki…
Düzenin bütün kurumlarından istifade edip sadece ahlak anlayışına karşı çıkmak samimiyet-
sizliktir. Kafir, zalim devlet, bizi ne hale getirdi, deyip suçu kendi dışınızda birilerine atamazsınız.
İddia sahibi sizsiniz.İddianızı yerine getirecek olanlarda sizlersiniz.
Bir düzeni gerçekten yıkmak isteyen kimseler, onun yani düzenin bütün verdiklerini reddetmek
zorundadır. Düzenin sadece karşısında olduğunu söylemek ve öte yandan düzene omuz vermekle
ne kadar gayri samimi olduğunuz ortadadır.
Bir başka konu parti faaliyetinin başarısı hakkındaki düşüncedir. Bu konuya gelince, bu da
fazla ümit vermiyor. Çünkü bugünkü yapıda, bir partinin iktidar olabilmesi için ancak kitle partisi
olması gerekir. Bu da yetmez, mevcut düzenin hakim güçlerinden icazet alması şarttır.Onun tabula-
rına boyun eğmeniz istenir. Böyle olunca da herhangi bir kitle partisinden, ve egemen güçlerden
onay almış bir partiden zaten onların dışında kalan bir ideolojiye hizmet etmeyi beklemek hayaldir.
Eğer ideolojisinden taviz vermezse, o zaman da marjinal bir topluluk olarak kalmaya mahkum-
dur. İdeolojisi olan partilerin bazan atak yapmaları yine egemen güçlerin bir oyunudur. Çünkü o parti-
nin taraftarlarına bir umut vermek icapetmektedir. Yani “çalışırsanız siz de hükümet olabilirsiniz”.
Böyelece o kesim başka arayışlara girmemiş olur. Böyle bir partinin iktidar olamıyacağını anlarsa,
o insanlar başka kanallara akacaktır. İşte egemen güçler için asıl tehlike budur. Bu yüzden partiye
izin vermekle hem dışa karşı bir demokrasi havası verirler, hem de idealist bir kesimi verimsiz,sonuç
alamayacakları bir alana, bir kısır döngüye hapsetmiş olurlar. Zaten devlet bütün kurumlarıyla farklı
bir hayat bırakmamış ve farklı inanışları ortadan kaldırmıştır. Yine de farklı bir kesim çıkarsa onu
kullanmak için oyunları, oyuncakları vardır. Parti de bu oyunlardan biridir. Partiyle bir denetim sağlar,
oluşumları kendi kontrolu altına alır. Ve böylece ideolojik parti hep marjinal kalmaya mahkum olur.
Bunu tek istisnası devletin resmi görüşü olan ideolojidir. Bu ideoloji bütün partiler, kurumlar,insanlar
tarafından kutsanmak mecburiyetindedir. Bu ideoloji tartışılamaz,onun hakkında aykırı söz söylene-
mez. Bu ideoloji devlet dini haline gelmiş kemalist-laik ideolojidir.
Bu ideolojiyi benimsetmek için toplumu hazırlamaktadır düzen. Gerek telkin yoluyla,gerekse
dayatma yoluyla bunu yapar. Onun basını vardır, ordusu vardır, sermayesi vardır, locaları vardır,
dış destekleri vardır. Ve kendine inanmış,kendi değerlerine tapan azınlık olsa da etkin bir kitlesi
vardır.Bu kitle devletin en önemli yerlerinde mekan tutmuş ve babadan oğula bir saltanat düzeni
içinde varlıklarını sürdürmektedirler. Tam bir hegemonya kuruşlardır toplum üzerinde. Bütün devlet
imkanları bu mutlu azınlığın emrine amadedir. Ve bunlardan hesap da sorulamamaktadır.Bunlar
halktan kopuk, kendi gettolarında yaşamaktadırlar.Ve kendilerini memleketin gerçek sahipleri ve
efendileri görmektedirler. En acısı da bu düzenin adam yerine koymadığı, aşağı gördüğü, ve sırtında
boza pişirdiği bazı halk kesimlerinin bu egemenlerin ilahlarına secde etmeleridir.Onların yanında
yer almalarıdır.

Müslümanın düzenden istedikleri çok masum şeylerdir. Şekli bazı ayrıntılar, ahlaki bazı
duyarlılıklar, müstehcenliğin kontrol altına alınması, kıyafet konusu, saygılı davranan bir gençlik,
bunların dışında yaşanmakta olan bir hayat onları pek rahatsız etmiyor. Hem faiz, hem para, hem
villa, hem refah, lüks arabalar, gayrimenkuller, hem banka, hem de cami, sakal, cübbe,kurban, hac,
içiçe, birlikte yaşanan islam adına bir hayat…

Birçok günah fermanı kesen nice ham yobaz ve kaba softa vardır ki, ağzına kadar dolu bir
katran fıçısı gibi batını günah çanağıdır. İslamlığı bitmez tükenmez günahların baskı silindiri diye
gören nasipsiz nefsler, hele ham softanın elinde, davanın hikmet ve dinin rahmet cephesini görmez-
ler. Nasipsizliklerini büsbütün ikmal kolaylıklığına ererler.
Bu bakımdan ham ve kaba softanın dine zararı, bilmeden, şok yerde kafirin zararından ağırdır.
Kaba softa, Allah ve Rasulünün mutlak emir ve nehiylerini müdafaa eden değil, onları kendi kör nefsi-
ne indiren ve uyduran, kendince kıyaslar yapan, hükümler biçen ve kendi dar hayali içinde nisbetler
çatan havasız ve güneşsiz ruh…
Ham yobaz, kaba softa, günahı hikmet cephesiyle görmeden şiddet cephesiyle ele alıp
kalbleri tılsımlamanın san’atından anlamaz. Rahmete nazar etmez.Üstelik günah uydurur. İbadet
kibri içinde kesip kavurur ve bütün bu ölçüleri dinden değil, kör nefsinden devşirir. Hiçbir günah,
günahsızlık gururundan, günahsızlık iddasından daha büyük olamaz.
Günah ki, sahibine, nefsini hor görme ve Allah’a sığınma hissini verir. Nefse izzet ve kibir
veren ibadetten daha hayırlıdır. Bir camide, tütünün haram olduğuna dair bir vaaz dinleyen seyyid
Fehim hazretleri camiden çıkanlara hocanın gözü önünde”Birer sigara yakın ve için” diyor.Çünkü
sıgara aslında yasaklar kadrosunda değildir. Aksine emir olmayan her fiil, prensipte serbesttir.
Ve o hoca, kendi nefsine göre kıyasa kalkışan bir cahil, yani ham ve kaba softadır.

Öyleleri vardır ki, aleme karşı cennetliklerin amelini işler, fakat cehennemliktir. Öyleleri de
vardır ki, cehennemliklere mahsus işler içindedir, fakat cennetliktir.

Bir sahabi, şüpheli bir insana rastlıyor. Rastladığı adam, ona müslüman selamı veriyor.
Sahabi buna rağmen adamı öldürüyor. Sahabi Allah Rasulünün huzurunda:–Niçin öldürdün?
…Kalbinde küfür vardı.—-Yarıp baktın mı?—Baksaydım bir et parçasından başka ne görürdüm?
…Mademki lisana inanmazsın, kalbden de anlamazsın, halin nice olsun. Sahabi yere düştü:—-
Ey Allah’ın Resulü, beni affetmesi için Allah’a yalvar.—-Allah seni affetmesin. Sahabi huzurdan
ağlayarak çıktı ve hafta içinde kahrından öldü. Gömdüler. Toprak cesedi dışarıya attı. Yine gömdüler.
Yine cesed dışarıda. Arzu ettiler ve şu cevabı aldılar:—Toprak ondan daha kötülerini kabul eder.
Fakat bu olanlar, Allah’ın size öğüdüdür.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği