Ebu Zerr Diye Bir Müslüman

Bizim öyle bir evimiz var ki; değerli eşyalarımızı,önceden oraya göndeririz. (Ebuzer)
Ey Ebuzer ! Allah’ın indinde üzerinde eski elbiseler gördüğüm adam, ötekinin binlercesinden daha makbuldur…
Bir gün, haymesinde eski dostlarından bir arkadaşı, onu ziyarete gelmişti. Adamcağız çevresine ne
kadar bakındıysa da, haymede herhangi bir eşya göremeyince; şaşkınlıkla Ebuzer’e doğru dönerek: Ebuzer!
Senin evinin eşyaları nerede?–Bizim başka bir evimiz var ki,değerli eşyalarımızı oraya gönderiyoruz!
Allah’ın adına and içerim ki; benim bildiklerimi siz bilmiş olursanız kadınlarınızla beraber olamazsınız
ve yataklarınızda yatamazsınız. Dostum olan Allah’ın adına and içerim ki, O beni meyvesi tükenince kesilip
ortadan yokolan bir ağaç gibi yaratmıştır.—Evet, ama bu konu seni dünyadan faydalanmaktan engelliyor mu?
Ebuzer: Allah’ın Resulü bana; <<O insana yazıklar olsun ki; hem ahirete imanı vardır, hem de bu hilekar
dünyadan faydalanmağa çalışır,>> demişti.
Ey Allah’ın Resulü, en iyi ve en güzel ameller hangisidir?
Allah’a iman ve O’nun yolunda cihad etmektir.
Hangi mü’min’in imanı daha kamildir?
Onların en iyi huylu olanlarının.
Ey Allah’ın Resulü, mü’minlerin hangisi müslümanlıkta en üstündür?
İnsanların, elinden ve dilinden zarar görmediği kimsedir.
Ey Ebuzer, tedbir almak gibi, hiçbir akıl yoktur. Sakınmak gibi hiç dindarlık yoktur.
Güzel ahlak gibi de iyi niyetlilik (soyluluk) yoktur.

Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki; ne olursa olsun, halka ait olan maldan, kim bir şey alırsa,
kıyamet gününde deve, koyun veya halka ait hangi mal ise, boynuna binecektir. Mahşer çölünde, bu hayvanlar
bir yandan feryat ederken, o kimse rüsvay olacaktır.>>
Üzülmene gerek yok! Şunu bilmelisin ki, bu dünya başka bir evi olmayanın evidir. Servet ve mal,
serveti olmayanındır. Bilgiden başka şeye çalışan boşunadır. Hemen Peygambere git ve özür dile.
Peygamber; <<Allah diyor ki: Ey benim kullarım,hepiniz günahkar olabilirsiniz, fakat benim terbiye ettiğim hariç.
Bu fani ve küçük dünyaya bağlanmayı aşağılıyordu. Ebuzer, fakirler ve yoksullar ile anlaşarak
mallarını paylaşanları, sermayedarlık ve altın severlikten uzak duranları ebedi cennetle müjdeliyordu.
Cebrail Hz.Peygamber’e Ebuzer için: Sen onu tanıyor musun?! <<Senin Peygamber olmana karar
verene yemin ederim ki, o göklerdeki melekler aleminde,yeryüzünde olduğundan, daha meşhurdur.>>
Bu rütbeye hangi sebeple ulaştı?…Bu fani dünyadaki dindarlığı, sadeliği ve dürüstlüğü ile…

Benim dostum:<<Bir kimse geriye ne kadar para bırakırsa sahibine büyük ateş olacaktır. Eğer parayı Allah için
ne kadar harcarsa, Allah da onu o kadar bağışlayacaktır.>>demişti,diye cevap verdi Ebuzer.
Peygamber, Ebuzer’i halka göstererek:<<Bu adam aranızda yaşadığı müddet zarfında sizin aranızda
fitne çıkmayacaktır.>> dedi.
Ebuzer: Peygamber bana:<<Kavmim arasında bana en çok dost olan grup odur ki, beni görmek için
bütün servetini ve ailesini terketsin.>>
Ebuzer: Vallahi bu insanların altın ve gümüş biriktirmek için, neden bu kadar çabaladıklarını anlaya-
mıyorum! Onlar, Peygamber’in; <<Ben ve dünya? Benim ve dünyanın misali, sıcak bir yaz günü atına binip
yola çıkan süvarinin hikayesine benziyor : Yola çıktıktan biraz sonra bir gölgelikte bir süre dinlenecek ve orayı
terkedecektir.>> dediğini duymamışlar mı acaba?
Ey Muaviye! Eğer bu sarayı halkın parasıyla yaptırıyorsan hıyanettir. Yok eğer kendi paranla
yaptırıyorsan israftır. Ebuzer.
Canım elinde olana and içerim ki, zenginler mallarını yoksullarla paylaşana kadar davamdan vazgeç-
mem! Ebuzer.
Ey sermaye sahipleri! Allah’ın size verdiği malları yoksullara dağıtın! Bu dünya hayatı sizleri aldatma-
sın, mallarınızdan muhtaçlara da bir pay ayırın. Allah Resulü buyurdu ki:<<İnsan, benim malım,benim malım
der. Acaba senin yediğin yokolucu, giydiğin eskiyen değil midir? Ancak bağışladığından başka geriye kalan
malın var mı? Ey zenginler grubu! Yüce Allah sermayedarlığı yasaklamıştır. Allah’ın Resulü:<<Mahvolsun altın!
Yokolsun gümüş!>> diye buyurmuştur. Halbuki bu sözler sizlerin çok zoruna gidiyor. Onun dostlarının da
ağırına gitmiş ve kendi kendilerine<<Acaba hangi malı alalım?>> diye sormuşlardı.
Bunun üzerine Hz.Ömer onlara<<Ben size Peygamber’in kararını bildireceğim>> diyerek,Peygam-
ber’in yanına gitti; <<Bu söz arkadaşlarımızın çok ağırına gitti. Kendi aralarında acaba hangi malı toplayalım?
diye münakaşa ediyorlar>> dedi. Sevgili Peygamber cevabında<<Allah’ı öven dil, şükreden gönül ve iman
üzerinde sizi destekleyen hanım…>> diye cevap verdi.

Malların kıymeti halkın hakkıdır. Ama Muaviye, bu hakkın tamamını kendi büyüklük ve azameti;
sarayının koruyucu ve hizmetçileri için harcıyor. Muaviye, kendisi için iki elbise (biri kışlık, biri yazlık) den,
Allah’ın evini ziyaretinin masrafı, yemeğinin masrafı ve ailesinin harçlığından fazlasının caiz olmadığını unutmuş
mu? Tıpkı Kureyş halkı gibi yaşaması gerekmez mi? Ne herkesten daha fakir, ne de herkesten daha zengin
olmaması gerekmez mi? Hz.Ömer’in davranışı, tavrı buydu. Acaba Muaviye neden onun izinden gitmiyor?..
Malların kıymetini herkesin arasında eşit bir şekilde paylaştırması gerekir. Bu şekilde paylaştırma:Peygamber,
Hz.Ebubekir ve Hz.Ömer zamanında da vardı.
Oysa Muaviye çok sayıda milkler edinip, onların döşenmesi ve düzenlenmesi için binlerce dinar
harcıyor. Müslümanları bir kenara itti. Hz.Ömer hacca gittiğinde, sadece onaltı dinar harcadığı halde oğluna;
<<Bu yolculukta fazla harcadık.>> demişti…Ömer, müslümanların önderi…Hac yolculuğunda onaltı dinar
harcadığı halde onu çok buluyor…Ama Muaviye, binlerce dinarı Beni Ümeyye’ye bağışladığı halde,yaptıklarını
az buluyor…>>
Ebuzer, ihtiyatlı müslümanlardan bıkmıştı artık. Aldırış etmeden konuşmasına devam etti: Bunlar
kendi yemeklerini hazırlamak için bir sürü döşeme yapıyor ve uğraşlar veriyorlar. O kadar çok çeşitli yemekler
yiyorlar ki, sindirebilmek için ardından bir ilaç içmek zorunda kalıyorlar. Halbuki Peygamber, bu dünyadan
karnını iki çeşit yemekle doyurmadan gitti. Hiçbir gün hurma veya ekmeğe doymamıştı. Muhammed’in hanım-
larının hiçbir zaman ard arda, üç gün arpa ekmeğine, sabah ve akşam yemeğinde doydukları olmamıştı.
Allah’ın Peygamberi’nin ailesinin evinde, aylarca ekmek veya herhangi bir şey pişirmek için,ateş yakılmadığı
oluyordu.
Acaba neyle yaşıyorlardı?!
Hurma ve su ile. Allah’ın Peygamberi buyurdu<<İnsan karnından daha kötü hiçbir kabı doldurmamıştır.>>
Ve yine buyurdu; <<Çok yemekten uzak durun, namaz kılmakta tembelliğe sebep olur. Vücudu çürütür ve
hastalıkların oluşmasında en büyük etkendir.>> Sizlere, yemekte orta yolu tercih etmek vaciptir.Çünkü hem
israftan uzak durmuş olursunuz, hem vücudunuz için daha menfaatli, hem de Allah’a ibadet etmekte daha
fazla kuvvet vericidir.>>
Peygamber’in arkadaşlarının harcayacak hiçbir şeyleri olmadığından, dindar olduklarını sanmayın!
Hayır, fakat yalnız Allah’ın hoşnutluğu için ve Allah’ın vaadettiklerinden ümitli olduklarından dürüstlük ve dindar-
lığı kendilerine meslek edindiler…Daha sonraları, fethedilen ülkelerden, Medine’ye bir hayli mal toplandı.
Bir gün Hafsa, Ömer’e; <<Baba! Allah gelirimizi arttırdı, bu giydiğinden daha yumuşak elbise giysen; yediğinden
daha yumuşak ve iyi yemekler yesen çok daha iyi olur.>> dedi. Ömer: <<Ben seni kendime hakem tayin ede-
yim. Söyle bana; acaba Allah’ın Resulü’nün karşılaştığı zorluklara karşı nasıl yaşadığını unuttun mu?!…
Ömer’in verdiği bu örnekteki, kızının hatıralarını canlandırıp ağlamasına sebep olmuştu, babasına:
<< Sakın ha! Allah’a yemin ederim ki, saadetlerini anlarım diye ben de onlarla geçim sıkıntısına ortaklık ediyor-
dum. Allah’ın Resulü, gelirin beşte birini alıyordu; onları ne saklıyor ne de biriktiriyordu. Öyle ki eline ne geçerse
dağıtıyor ve yemek için bile bir şey ayırmıyordu. Bir gün Ayşe,onu aç görünce,üzüntüsünden ağlamaya başladı
ve: Ey Allah’ın Resulü! Acaba Allah’tan sana yemek vermesini dileyemez misin? Diye sorunca,Peygamber:
Ey Ayşe. Canım elinde olan Allah’a and içerim ki, eğer ben Allah’tan yeryüzünün bütün dağlarını, nereye gider-
sem benimle birlikte hareket edecek şekilde, altın yapmasını isteseydim, kabul ederdi. Ama ben dünyanın
açlığını, tokluğuna, fakirliğini, zenginliğine ve çilesini, sevincine tercih ederim.

Muaviye: Ebuzer’e <<Allah’ın ve Peygamber’in düşmanı!>> deyince; Ebuzer:<<Ben Allah’ın ve
Peygamberi’nin düşmanı değilim. Sen ve baban Allah’ın ve Peygamberi’nin düşmanıydınız. Görünüşte müslüman
oldunuz,oysa gerçekte kafirsiniz.
Not: Burada kafir deyimi mutlak dinsizlik manasında değildir. İslam dininin esas ruhuna inememişsiniz.Onu
yaşamıyorsunuz.Sadece İslam safında yer alıp heva ve hevesiniz peşine gidiyorsunuz demektir.İslam’ın bazı
hükümlerinin üzerini örten,hayata geçmesine engel olan demektir.
<<Allah’ın Peygamberi’nin zamanında benim yemeğim, haftada bir kilo arpa idi.Allah’a yemin ederim
ki, bu yemeğime başka bir şey ilave etmeyeceğim.Allah’a kavuşuncaya kadar da böyle yemeye devam edece-
ğim.>> diye Muaviye’ye cevap verdi.
Yüzünü Muaviye’ye çevirip üzgün bir ifadeyle:<<Değişmişsiniz!..Sizin için arpadan ekmek pişiriyor-
lardı; hamur konulacak yer yoktu. Ateşin dumanına tutulduktan sonra, iki parça etle yenilirdi.Oysa şimdi çeşit
çeşit yemekleri değişik şekillerde pişirip yiyorsunuz; sabah bir elbise,akşam ise başka bir elbise giyiyorsunuz,
halbuki Peygamber’in zamanında böyle değildiniz!…Peygamber’in <<Kıyamet gününde bana en yakın olan
insan, bu dünyayı ben nasıl terkettiysem öylece terkedendir.>>dediğini işitmiştim.Aranızda benden başka
kimsenin böyle olmadığına Allah’ın adına yemin ederim.
Muaviye: Ebuzer’e<<sen yoksulları sermayedarlara kışkırtıyormuşsun. Doğru mu? Ebuzer: Ben
onları sermayedarlara karşı aydınlatıyordum.
Niçin?
Çünkü Allah Kur’an’da diyor ki:<<Altın ve gümüşü hazine edip de Allah yoluna harcamayanları elem verici bir
azab ile müjdele.>>( 1 ) İşte ben de, servet ve mal peşinde koşanları şiddetli bir azapla müjdeliyorum.
…Bu ayet, kitap ehli için nazil olmuştur (indirilmiştir.)(2)
…Hayır, bu ayet hem bizim için, hem de onlar için indirilmiştir.
…Ben, sana bu işlerle uğraşmamanı emrediyorum!
…Vallahi halkı dürüstlüğe ve dindarlığa davet etmeye; zenginleri ve sermaye sahiplerini de şiddetli bir azapla
müjdelemeye devam edeceğim!
(1) Tevbe suresi, 34. ayette, geçen infak;(nafaka vermek) sınıflar arasındaki sosyal çukuru kapatmak manasına
gelir. Nifak (çukur). İnfak ise çukuru doldurmak demektir.
(2) Kur’an’dan önce kitap ehli olanlar, Yahudi,Hristiyan ve Zerdüştilerdir.

Vallahi, servetler bütün insanlar arasında eşit olarak paylaştırılıncaya kadar, benim mücadelem
son bulmayacaktır. Dedi Ebuzer, Muaviye’ye.
Sermaye biriktiriyorlardı, ben de onlara ateşle dağlanacaklarını müjdeledim.
Eğer böyle düşünüyorsanız, Allah’ın servetini, O’nun kullarına dağıtınız. Sana nasihat ettim.beni
hain saydın.Arkadaşına da nasihat ettim,o da benim hain olduğumu kabul etti! Dedi Ebuzer,Osman’a.
Osman(orada bulunanlara dönerek):
…Sizce bir insan zekatını verdikten sonra başkasının onda bir hakkı kalır mı?
Ka’ab’ül Ahbar:
Hayır, Emir’ül Mü’minnin. Malının zekatını verdikten sonra bir tuğlası altından, bir tuğlası da gümüşten
bir ev yaptırsa bile onun boynunda kimsenin hiçbir hakkı yoktur.
Ebuzer elindeki bastonu, Ka’ab’ın göğsüne şiddettle vurarak bağırdı: Yalan söylüyorsun,Ey Yahudizade!
Daha sonra da şu ayeti okumaya başladı: <<Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz (hakiki imanı yansıtan)
iyilik ve erdemlilik değildir. Ama (gerçek) iyilik ve erdemlilik: Allah’a, ahiret gününe, meleklere,kitaba ve peygam-
berlere inananların, malı,ona olan sevgisiyle yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere,
köleleri ve esirleri kurtarmaya harcayanların, namaz kılan ve zekat verenlerin; andlaşıp, andlaştıkları zaman
verdikleri sözü yerine getirenlerin; zorda,darda ve savaşın kızıştığında sabredenlerin(bu durumları ve imkanları)
dir. İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır korunup sakınanlar.>> (bakara suresi,177.ayet.)
Görmüyor musun, zekat vermek, akrabalara mal vermek ve yoksullar ile köleler arasında bir fark vardır.Bunlar
arasında zekatın en önce olduğunu görmüyor musun? Servet biriktirmeyi yasakladığını ve hayır yolunda nafaka
vermeyi emrettiğini görmüyor musun?
…Biz, zenginlerle, mallarını dağıtıp komşularına ve kardeşlerine iyilik edene ve akraba ziyaretlerini yerine getire-
ne kadar anlaşamayız.
Ka’ab: Malının zekatını veren bir kimsenin boynunda başkasının borcu yoktur.
Ebuzer, bastonunu bir daha kaldırarak Ka’ab’ın göğsüne vurdu ve öfkeyle:
Eğer halkın servetini ele geçiren biri; onların hakkını haksızlıkla elde ettikten sonra, bu servetin zekatını verirse,
sen onu üzerine düşeni yapmış mı sayacaksın? Diye bağırarak dışarıya çıktı.
Osman: bu paralar kendi malımdır ve hiçbir haram karışmadığına yemin ederim. Ben helal paradan başka bir
şey göndermiyorum.>> dedi.
Ebuzer: İhtiyacım yok, ben bugün en zengin insanlardan biriyim.Parayı getiren köle, Ebuzer’in bu cevabı karşı-
sında şaşırmıştı: Allah hayrını versin Ebuzer! Evinde az veya çok herhangi bir eşya bile göremiyoruz!
Ebuzer: Bu sepetin altında, arpa unundan yapılan birkaç günlük ekmek parçaları var. Öyleyse ben bu paraları
ne yapayım? Sen onu efendine geri götür!
Köle,<<Ey Ebuzer! Allah seni bağışlasın, benim hürriyetim senin bu parayı almana bağlıdır, diye yavardı.
Ebuzer: Benim köleliğim de bunu almaktadır.
Bir gün Abdurrahman İbn Avf’ın mirasını Osman’ın yanına getirdiler. Bu mallar halk ile Osman’ın
arasında birbirlerini görmelerine engel olacak kadar çoktu. Osman halka hitaben:
Allah’tan Abdurrahman İbn Avf’a hayırlar vermesini dilerim çünkü, o sadaka verir misafirperverlik
yapardı. Bu gördüklerinizi de geriye bıraktı.
Ka’ab: <<Doğru söylüyorsunuz ya Emir’ül Mü’minin. Helal kazandı ve helal harcadı ve geriye de helal miras
bıraktı. Alllah, onun hayrını dünyada ve ahirette vermiştir.>> diyerek Osman’ın söylediklerini tasdik etti.
Ebuzer, bu olayı duyunca öfkeyle evinden dışarıya çıkarak sokaklarda Ka’ab’ın peşine düştü. Kızgın bir aslan
gibiydi, yolda gözüne bir deve kemiği ilişince onu eline alarak Ka’ab’ı aramaya devam etti. Ebuzer tepeden
tırnağa öfke ateşiyle yanıyordu. Ka’ab, Ebuzer’in peşine takıldığını duyunca, can havliyle kendini Osman’ın
yanına attı. Ebuzer de onun peşinden içeri girdi. Ka’ab, Ebuzer ile göz göze gelince yerinden kalkarak Osman’ın
arkasına sığındı. Ebuzer elindeki deve kemiğini hışımla kaldırıp, öyle bir indiriş indirdi ki; Ka’ab’ın başı yarılıp
kan fışkırmaya başladı. Ebuzer bir yandan da bağırıyordu:
Ey Yahudizade! Sen, öldüğünde bu kadar servet bırakan birine, Allah’ın dünyada ve ahirette hayırlar verdiğini mi
söylüyorsun?!…Sen Allah’a teklif (emir) mi ediyorsun?!…Bir gün Peygamber ile birlikte Uhud dağına giderken,
bana: Ey Ebuzer, diye seslenmişti.
Evet ey Allah’ın Resulü, diye cevap verdim.
Sermaye sahipleri öbür dünyada öksüzdür,dedikten sonra tekrar: Ebuzer:
Evet,ey Allah’ın Resulü! Dedim. Anam babam sana feda olsun.
Uhud dağı kadar servetim olsaydı, bunu dağıttıktın sonra, ölürken ondan iki kırat kalmasını bile
istemezdim.
Ey Allah’ın Resulü! İki kantar mı?
Hayır iki kırat! Diye verdikten sonra:
<<Ey Ebuzer, sen fazlayı istiyorsun, bense azı…>> demişti.
Ey çıfıt oğlu, Allah’ın Resulü böyle söylemişken, sen kalkıp, Abdurrahman İbn Avf’ın geride bıraktığı
mirasının helal olduğunu mu söylüyorsun? Söyle bakalım nereden getirdi. Allah ona gökten mi
gönderdi. Yoksa milletin emeğinden mi? Allah’a and içerim ki, bu malların sahibi olan kimse,
kıyamet gününde; bu mallar keşke akrep olup canımı soksaydı gönlümün onlara olan bağını kopar-
saydı diye arzu edecektir. Peygamber; <<Altın, gümüş ve her mal cimrilik ve tamahkarlık gösteren
sahibinin canına düşecek bir ateştir, ta ki onu Allah yolunda harcayıncaya kadar.>> demişti.
Sen şimdi Abdurrahman İbn Avf’ın bu servetin sorumluluğunu taşımadığını mı söylüyorsun?!…
Ka’ab! Vallahi yalan söylüyorsun ve senin inancında olan her kim olursa olsun yalan söylüyordur.

Ne zaman bu isyan, başkaldırma ve huzursuzluk çıkarmaktan vazgeçeceksin? Diye sordu Osman.
Ebuzer kendi gırtlağını gösterdi ve:
Bıcağı boğazıma dayadığında, eğer ben göğsümde bir nefes daha hissedersem, bu son nefesi de
hakikati söyleyerek çıkaracağım. Çünkü benim kılavuzum, insanlık kabilesinin klavuzu, ilk kez bana; Ebuzer
ne kadar acı olsa da, kınayandan ve kınanmaktan korkma, gerçeği söyle!>> demişti. Ebuzer devam etti:
<<Milletin kanından topladığın malları, halka paylaştırırsan. İşte o zaman elimi yakandan çekeceğim. Benim
yol göstericim, Allah’ın Resulü’nden duydum; kendisinde hiçbir sermaye sabaha kadar kalmamıştır.Böyle
sermaye toplayanın başında bela vardır ve sermayesi ona bela olacaktır.
Abdurrahman İbn Avf öldükten sonra, mallarını camiye getirdiler. Mallar o kadar çoktu ki, dağ ve
tepe gibi, Osman ile halkın arasında bir engel teşkil ediyordu. Osman, Peygamber’in minberinden şöyle söyle-
mişti: <<Allah, İbn Avf’ı affetsin; temiz ve iyi yaşadı ve şimdi öldü. Bu kadar mal ve servet kaldı.>> Ka’ab El
Ahbar, aşağılık hoca, Osman’ın halifelik kotuğunun en sadık ve en yakın müftülerinden biriydi, şöyle dedi:
<<Doğru söyledin dindarların büyüğü.>>
Ebuzer, feryat ederek: Ey Osman, senin adamın bu kadar serveti ve sermayeyi nasıl topladı? Nasıl muhafaza
etti? Oysa halk şimdi açtır. Sen, ona Allah hayırlar versin diyorsun.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği