Fikir Yazıları

FİKİR YAZILARI:

Bu toplumun herşeyi yanlış, devleti yanlış, yönetimi yanlış, sistemi yanlış, tarihi yanlış, dili
yanlış, dini yanlış, politikası yanlış, eğitimi yanlış, bildiği yanlış, yaşaması yanlış, güldüğü yanlış,
ağladığı yanlış, sevindiği yanlış, üzüldüğü yanlış, çabası yanlış, gayreti yanlış,laiki yanlış,çağdaşı
yanlış, müslümanı yanlış,ateisti yanlış,demokratı yanlış,tarikatı yanlış, sivil toplum kuruluşu yanlış,
cumhuriyeti yanlış, medeniyet anlayışı yanlış, kısaca her yaptığı, her inandığı yanlış bu toplumun.

Din, insan içindir.İnsanın ahlakileşmesi, bir ba
şka deyişle insanileşmesi içindir. Din Allah

merkezlidir. Ama insan içindir.İnsan din için değildir. Felsefede sistem gaye, insan ise,vasıtadır.
Yani insan sistem içindir.

Öyle bir ilke olmalı ki, kişi hangi dinin gereklerine uyarsa uysun, eğer o belli ahlak ilkesine
bağlı kalmışsa “din” cephesinde yer almış sayılsın. Ve davaranışları o ilkenin dışına çıktığı için bir
insana “dinsiz” diyebilelim.

Bütün hayatı mide salgılarının uyarılmalarıyla şartlanmış ve nizamlanmış basit yapılı insan-
dan soylu bir davranış veya anlamlı bir şey beklemek tamamen hayaldir.

Hakikatin hakim olduğu zamanlara ait ölçülerin, hakikatin mahkum edildiği zamanlarda
kullanılamıyacağı şuurunu zihinlere ve gönüllere nakşetmek gerelmektedir.

Türk burjuvazisi kırk haramilerden daha haysiyetsiz bir çete. Çete bile değil.Bul karayı, al
parayı. Bu burjuvazinin iki marifeti var: Hayasızlık ve el çabukluğu. Hiçbir zaman düşünmedi bu sınıf.
Burnunun ucundaki felaketi görmeyecek kadar ahmaktır ve piçlerini a sefal hilkat garibeleri
gibi kaldırımlara boşaltıyor. Bu bir sınıf değil, bir panayır grubu. Galata sarraflarının açık gözlülüğüne
özenen soyguncu. Kapıcılık yapmaktan aciz, köksüz ve köpükten ibaret beş bin kişi, on bin kişi…
Mühendisiyle, eczacısıyla, fabrikatörüyle, plajcısıyla, hergele. Bunlar tefeci. Cumhuriyet rejimi işin
başından itibaren, esnafı ve çalışanı önce açıkgöz siyaset zorbalarının istismarına, ardından köksüz
bir burjuvazinin kaprislerine terkeden bir rejim olmuştur.

Aramak, iki yönlü bir çabayı gerekli kılar. Birincisi gözlem ve deneylerle pekiştirilen düşünme
(tefekkür). İkincisi de arınmadır. Düşünme nesneler dünyasından başlayarak en yüce gerçek olan
Allah’ın bilgisine ulaşana kadar aklın bütün imkanlarını sonuna kadar kullanma.
Arınma ise, ulaşılan bilginin tadılmasını sağlayan sezgiye (keşif ve ilham) ve Allahta yok olmaya
ulaşmak için nefsi ve ruhu, başka bir deyişle Allah’ın tecelli yeri olan kalbi dünyevi ilgi ve eğilimlerden,
kir ve pisliklerden temizleme çabasıdır.

Allah’ın zatı sırf nurdur. Nur ilahi zatı algılayabilecek olan insanın içindeki nuru uyandırmak
ve parlatmak sadece duyuların, aklın ve ruh’un özel terbiyesi ile mümkündür. Allah bilgisine ulaşma-
nın en sağlıklı yolu tecellileri alabilmeye, o da insanın maddi ve manevi pisliklerden arınmasına,
kalbini bir ayna gibi parlatmasına bağlıdır.
Oysa dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Asıl olan öte dünyaya
hazırlanmak bu dünyada da Allah müşahedesine ermektir. Ama insanların yapısı, yetenekleri farklı-
dır ve yüce gerçekliklere ancak az sayıdaki üstün yaradılışlı insanlar ulaşabilir.

Demokrasi cumhuriyet değildir. Cumhuriyet bir ekibin millet adına ülkeyi yönetmesidir.Bu,
padişahlıkta da olabilir, krallıkta da. Demokrasi her düşüncenin, her inancın gücü nisbetinde yönetime
katılmasıdır.
Bir ideolojinin veya bir doktrinin yönetimi elinde bulundurması demokrasi değil, diktatörlüktür.
Diktatörlük, sadece bir kişinin ülkeyi yönetmesi değil, aynı zamanda tek bir ideolojinin ülke yöneti-
mine hakim olması da diktatörlüktür. Bu durumda kemalizm son çağın en bağnaz, en dayatmacı
diktatörlüğüdür.

Başkalarının ızdırabını duymak kabiliyeti, insanlar arasında ızdırabı ve hayat yükünü azaltma-
ğa çalışan ahlaklı insanı meydana getirir. İyilik, adaletin, şefkatin ve güzelliğin eş anlamıdır.
Kötülük ise egoizmin, kötü yürekliliğin ve çirkinliğin eş anlamıdır.

Yağmurun farkındayız. Önümüze düşer yağmur. Sığınak, sadece bizim zatürrie olmamızı ön-
ler. Sığınak, uyuşmak, pasifize olmak için başvurulan bir yer değildir.
Sığınak o büyük beladan en büyük zararı görmemek için kapağı attığımız yer. Ve aynı şekilde
bunun marazi olması da kaçtığın yerde uyur kalırsan ya da kaçtığın yerden çıkmazsan o zaman
hasta oldun demektir.
Yani yağmur geçene kadar sığınır insan. Sadece zatürrie olmamak için sığınır.

Türkiye’de Batı medeniyetinin iyice aşağı düzeyde kalan artıklarını, daha açıkçası emperyal-
izmin bizi güdebilmek için bizi bilmekle yükümlü tuttuğu bilgileri hayatının ekseni kılan her kimse,
yaşı ve mevkii ne olursa olsun yetişmiş sayılamaz.
Türkiye’de insanların çektiği yalnızlık iki katlı cehaletin baskısını duymaktan doğar.Kişi hem
bir batılı gibi birey haline dönüşmemiştir, hem de batılının elden düşme işporta malı kültürünün tasal-
lutu altındadır.
Benim yalnızlıktan kurtuluşum birinci aşamada emperyalizmin beni mahkum ettiği cehaleti
reddetmekle başladı.

Ruhlar için gerçek tehlike, kelimelere saplanmak ve ilahi şeylerin derinliğine nüfuz edememek-
tir. İnsanların konuşmalarındaki güzellik ve büyüye kendinizi kaptırmayın.Çünkü Tanrı ülkesi sözler-
den değil, fiillerden mürekkeptir.

Eğer tepeden, alınan kararlarla, yürürlüğe konan siyasi yapıyı benimser iseniz, mesele yok.
Bu halde toplumun alışkanlıkları da, kurumlaşmış tabakası da yaşamınızı kolaylaştıran birer unsur
özelliği kazanabilir. Ya siyasi yapıyı reddederseniz, size danışılmadan alınan kararları benimsemez-
seniz ne olacak? O zaman vay halinize.
Haklarınızı savunmak için toplum içinde geçerli kılabileceğiniz hiçbir <<Statü>> bulamıyacsı-
nız. Mesleki başarılarınız, meslektaş örgütünüz, karındaşlarınız, savunduğunuz değerlerin temsilcisi
sayılabilecek kuruluşlar, hatta maşeri vicdan sizi sözkonusu merkezi güç karşısında korumada
başarısız kalacaklardır. Yarışan güçlerden birinin yarışı kazanıp da kazancının imkanlarından istifade
ettiği bir toplum değil bizimkisi. Kazanmak yok. Kazançlı çıkmak var sadece. Kazançlı çıkmak için
ise mafevke kullanışlı biri olduğunu ispat etmek, mafevke ile uzlaşmak yeterlidir.

Şuna kahrolsun, buna yuh olsun demekle bir netice alınamaz. Terkib-i inşaya gelince bir şey
yapılmıyor. Tepki var, etki yok. Red var, teklif yok. İzhar var, izah yok.Fert planında inanç, akıl,irade,
düşünce bütünleşmesi sağlanamamış ki, O,nun içtimai tezahürleri yaşansın. O tezahürlerin ışığında
fikri mes’eleler aydınlansın. O aydınlıkta tekamül gayretleri istikametlensin.

Işık dış dünyamızı, nur ise içimizi aydınlatır. Dışımız aydınlanınca, çukuru, taşı görürüz.
İçimiz aydınlanınca iyiyi kötüden ayırmaya başlarız. Daha ötesi helal ile haramı ayırmaktadır.
İç dünyamızın lambası sönmüşse işimiz bitiktir.

Sonuçları ne olursa olsun, özgürlük üzerinde ısrar etmek zorundayız. Ne yazık ki,ne yazık.
Ben Kazancakis’in kahramanının papaza yaptığı gibi Fethullah hoca’ya”bizimle gel” diyemiyorum.
“Mesih gelecek, gelecek ve partizanların başına geçecek. Bir daha çarmıha gerilmeyecek.
Gökyüzü ve yeryüzü birleşecek, bundan böyle.”
Benim mehdi’den bahsedecek halim yok,anlıyor musun? Biz Türk’ler daha oraya gelmedik.
“Mehdi” dedim mi, ille de Kubilay’ın katili olacak.

Çok defa en sağlam ve en değerli insanlar, tedbirsiz bir halk hatibinin veya hayasız bir politika-
cının ihtirası yüzünden çoğunluğun baskısına boyun eğmek zorundadır. Halbuki halk veya zadegan
hükümetlerinde ister istemez akıllılar da deliler de meclise girer.

Afrika’da,Hindistan’da, Güneydoğu Asya’da, Güney Amerika’da, açlıktan kemikleri çıkmış
bebelerin resmini çektirmek için yarışa giren ve bu yarışta binlerce lirayı bir kalemde sarfedebilen
gazete ve dergilerin bulunduğu bir dünyada, en aç insanın fotoğrafını çeken foto muhabiri altın madal-
ya ile taltif edilirken, fotoğrafı çekilen aç bebenin sırtından para kazanabilen becerikli gazeteciler
tebriklere boğulurken, aç insanların kendi halleriyle başbaşa bırakılmasında bir bozukluk olsa gerek.
Yoksul çocukları esirgeyip korumak adına düzenlenen balolarda, göbekleri yeterince şişmiş
adamların sabahlara kadar vur patlasın çal oynasın vakit geçirirken, bu çocukların okuma kitaplarını
nasıl satın alabileceğinin hesabının yapıldığı bir dünyada bir bozukluk var demektir.

Batı uygarlığını teorik olarak reddetmek, eğer aynı uygarlığın davranış kalıplarını gündelik
hayatımızda uyguluyorsak, pratikte fazla bir anlam taşımayacaktır. Çünkü davranış kalıplarımız ve
gündelik hayatımızda uyguladığımız tüketim alışkanlıklarımız, bizi, istemesek de, aynı uygarlık
dairesinin içine itmeye yetecektir.

Bir kuş tuzağa tutuldu.Çünkü, kursağına buğday girdi. Madde insanı içten yakalayan bir tuzak.
Buğdayın sertliği çocuğun dişine değdi mi, çocukluğun bitiş gongu çalar o gün….
Ve maddeye karşı insanlığın imtihanı başlar.
Buğday öyle bir düğümdür ki, cennetle Hz.Adem arasında bir perde oldu.
Ebediliğin bir parçası olan Adem’in hayatına buğday,faniliğin mayasını katıyor.

İnsan “Bu yere düşmüştür”. Düşüşüne yol açan sebep, mükemmeliğin cenneti’nde işlediği
ilk günahtır. Adem’in eşi Havva ile iblis’in “Sonsuzluk ağacı ve sınırsız mülk” yani ölümsüzlük ve
sınırsız servet vaadine kapılıp “yasak meyve” den yemesi Tevrat,İncil ve Kur’an’ın ortaklaşa kabul
ettikleri bir husustur.

“Görmediğime inanmam” diyen insan aynı zamanda duymadığıma da, beynin bir fonksiyonu
olan bilme konusunda da bilmediğime inanmam, kokusunu almadığım bir şeye de inanmam demek
istiyor. Beş duyunun görevleri bellidir ve sınırlıdır.
Siz görmüyorsunuz, duymuyorsunuz, bilmiyorsunuz, diye bir şeye inanmamak mümkün mü?
İnanmakla, görmek, duymak, bilmek farklı şeylerdir.Ve hem biz birçok görmediğimiz şeye
inanmakla bunu kanıtlıyoruz.

Kanunları, bütün insanların iyi olduğunu varsayarak yaptığınız zaman kötüler zafere ulaşır,
ve iyiler ezilir.
Kanunları, bütün insanların kötü olduğunu kabul ederek yaptığınız da kötüler aradan sıyrılır,
veya onlardan istifade yolunu bulurlar. Yalnızca iyiler onlara itaat eder, ve acı çekerler.

Türkiye’de-Güçler şu şekilde sıralanır: Ordu-Bürokrasi-Sermaye-Siyasiler-Sivil örgütler-Halk.
Oysa bu sıralama diktatör-faşist bir yapılanmadır.
Demokrasilerde bu sıralama tam tersinedir. Millet asıldır- ve bütün kurumların üstündedir.
Halk-Sivil örgütler-Siyasiler- Bürokrasi- Ordu. Halk, sivil örgütleri oluşturur. Ve sivil örgütler halkın
emrindedir. Siyasiler sivil örgütlerin emrindedir. Bürokratlar siyasilerin emrindedir. Ordu bürokratların
emrindedir. Dolayısıyla halkın dışında olan bütün kurumlar halkın hizmetindedir. Yani devlet halka
hizmet için vardır. Halk devlete hizmet için var değildir. Halkın temsilcilerine söylenen sözler ve gös-
terilen tavırlar bürokratlara ve askerlere yönelik olsa ne olur acaba. Cesareti olan kimse sivillere
değil, askerlere ve bürokratlara tavır koysun bakalım ne oluyor?

Bir bakın, bir kulak verin piri faniler. Biz hergün hangi cehennemlerde can veriyoruz.
Siz hangi Arafat’larda hangi cennetleri kovalıyorsunuz?
Biz hergün hangi cehennemlerde şeytanların daniskasıyla boğaz boğaza cedelleşiyoruz.
Siz hangi Mina’larda hangi şeytanları taşlıyorsunuz?
Biz hergün hangi cehennemlerde çiçeği burnunda körpe kuzularımızı kurban veriyoruz.
Siz hangi Mina’larda hangi koyunlarınızı yatırıp kurban ediyorsunuz?
Biz hergün hangi cehennemlerde kan kusuyoruz.
Siz hangi Harem’lerde hangi zemzemleri yudumluyorsunuz?

Herkes dünyalıklarını kuşanıp uzaklaştı. Koptular fikir adamlarından, belki de kaçtılar.Gazete
ve dergilerde ondan hiç söz etmemeye sanki özen gösterdiler. O’nsuz yaşamayı denediler, hep.
Ama fikir adamından kalan boşluk kapanmadığı gibi daha da büyüdü. Kadirşinas olmayışımıza esef
ediyorum. Yeşilçamdan hidayete erip gelenler, daha büyük rağbet gördüler. Dört zengin zibidisine
üç vakit namaz kıldırıp hocalık ünvanı alan psikopatlar, yazık ki, neredeyse müslümanların önderi
konumuna getirildi. Bu ucube ortamda elbette şahsiyetli insanların işi olamazdı. Düşünce dünyamı-
zın mimarları gerçekten haketmedikleri ilgisizlikle yalnızlığa zorlanmışlardır. Bugünkü sosyopolitik,
kültürel ve ekonomik ortam onları kaldırmıyor olsa gerek. Müslüman kitleleri biçimlendiren ya da
etkisi altına giren toplumumuz, dürüst, şahsiyetli kimlikleri hazmedemiyor besbelli. Toplum,büyük
oranda kimliksizleşmeye, yozlaşmaya teslim olmuş durumda.

Allah adının unutulduğu yerde yasalar yoksullar içindir. Yasa diye konulan kuralların gücü
ancak zavallılara yeter. Başkalarına, daha doğrusu, güçlülere diş geçiremez. Güçlüler yasa kapsam-
ına girmezler.
Allah adı unutulmuşsa, hiçbir toplumsal düzen ebediyyen önünü alamaz bu çarpıklığın.

Batını olan, çevreden merkez’e giden araçları sağlayan yarıçaptır. Fakat bu, bu dünya hayatın-
da merkez’e yolculuk için ehil olmadığından ya da böyle bir yolculuğu kendisi için görev bilmediğinden
herkes için elde edilebilir değildir. Bununla birlikte, dinin zahiri boyutunu izlemek çevrede kalmaktır.
Ve bundan dolayı, merkezi olan bir dünyada ve sonraki hayatta merkez’e doğru yolculuk–zahiri görüş
açısından yalnızca, saadet verici bir ölüm sonrası imkanı olarak– yapmaya ehil olarak kalmaktır.
Batını ve mistik olan ortodoks olmakla kınanmıştır. Ortodoksluk belli bir akideye sıkı bağlılık,
ortodoksluğa karşı kendilerinin heterodoks kabul edilmiş dini akidelere muhalif olduklarını iddia etmiş-
lerdir.

Şehvetlerin, ihtirasların, zulümlerin, merhametsizliklerin doldurduğu bir dünya, derdi çekilecek
bir dünya değildir. Böyle bir dünya tek yıldız dahi görülmeyen karanlık bir geceye benzer. Bu geceye
yıldızlar, ay lazım. Bu geceye sabah ümidi, güneş muştusu lazım. Bu ümit ve muştular ilahi insan-
lardır. Lakin bu insanlar arpa tarlasında, fabrikada yetişmez. Onların ayrı tarlalara, ayrı kültürlere,
ayrı programlara, ayrı ortamlara ihtiyaçları vardır.

Bir düzine ressamı bir bahçenin karşısına koyun ve hepsinden bu bahçeyi fırçayla ifade etme-
lerini isteyin. Hepsi ayni bahçeyi çizecek, fakat her birinin tablosu başka olacaktır. Çünkü bahçe,
fırçadan dökülmeden önce onların şahsi dünyalarından geçiyor ve o gizli dünyalardan başka başka
renkler alıyor. Artık tablodaki bahçe o bahçe değildir.

Geleneksel yapı, bilince karşı olarak, insana, nefs-i emmare tarafından sınırları çizilmiş bir
yaşama tarzı sunar. Taklid, tekrar ve alışkanlık, deyim yerindeyse hareketten ve değişimden hoşlan-
mayan geleneksel yapının koruyucu formları olduklarından, insan ve toplum, hiçbir zaman farkında
olmadığı, eleştirisini yapmayı düşünmediği, doğruluğunu ve yanlışlığını test edemediği katı ve güçlü
bir çark içinde döner durur. Taklid, tekrar ve alışkanlık, geleneksel yapının üç esaslı mekanizmasıdır.
Oluşmuş bir yapının insanı bu üç mekanizmadan geçirerek nasıl ona “Belli ve standart bir biçim”
verdiğini çözebilirsek islamın geleneksel yapıya ya da kör gelenekçiliğe karşı oluşunun mantıki
gerekçesini anlamış oluruz. Ne taklidi iman bakbuldur ne kendi ilahi referanslarından boşaltılmış
ritüelleri tekrar etmekle yetinmek.

Kalıbıyla şahıs, benliğiyle zat, ruhuyla cevher, aklıyla ilah, vahdetiyle bütün, çokluğuyla fani,
ruhuyla baki, intikal yönünden ölü, kemal yönünden diri, ihtiyaç bakımından noksan, istek bakımın-
dan tam, varlığın özü, kendisinde her şeyden bir şey bulunan ve herşeyle alakadar olan varlık.
İşte insan budur.

Ahlaki davranış, şuurlu bir tavır alıştır. Yapılan iyiliğin haz vermediği, ve kötülükten nefret duyul-
madığı bir hareket hiçbir mana ifade etmez. Ahlaki faziletlerin örneklerinden olan Sadakat,Vefa,
Merhamet v.s. Gibi özelliklerin en mükemmellerini hayvanlarda görüyoruz. Fakat bunların hiçbirine
ahlaki damgasını vuramayız. Çünkü hayvan o özelliği sergileyecek bir yapıda yaratılmış, onunla,
bir varlık şartı halinde dondurulmuştur. Başka türlü davranamaz. Arı bal yapar, Köpek kendini besle-
yene bağlılık gösterir. Bu davranışlar onların hayat şartlarına varlık özelliklerine aittir. Aksi davranışta
bulunamazlar. O halde, aksini yapma gücündeki insandan zuhur ettiklerinde ahlaki davranış adını
alan bu belirtiler, hayvan için bir fazilet değildir. Çünkü hayvan bunları bir karar neticesi değil, fıtri bir
armoninin sürüklemesiyle ve hiç de farkında olmadan yapmaktadır. İnstektiv davranışları iradi davra-
nışlarla bir tutamayız.

Her şeyi kendi keyfimize, heva ve hevesimize göre değiştirmeyi alışkanlık haline getirdik.
Yaşam tarzımızı, kişisel ilişkilerimizi inandığımız ilkelere göre düzenlemek, inancımızın koyduğu
ölçüler uyarınca uymayan taraflarımız varsa onları yontmak, terketmek yerine, inancın koyduğu ölçü
ve dusturları kişiliğimize göre aşındırdık. Aslında değişen,ehlileşen biz olmalıydık, aşınan, yontulan
biz olmalıydık.

İbadetler, tıpkı arabanın aküsünü şarz ettirmek ve ona saf su koymak gibidir. İbadet, insanın
çeşitli sebeplerle kaybettiği enerjiyi ibadetlerle yeniden kazanmasını sağlar. Ruhunda, beyninde
hatta bedeninde oluşan negatif enerjiyi pozitif enerjiye çevirmek ibadetlerle mümkün olur. Tabii ki,
aranılan şartlara uymak kaydıyla. Yoksa aküye elektrik vermek yerine onu ateşe atarsanız veya saf
su yerine onun içine benzin koyarsanız, felaket olur. Bunun gibi önemli olan bir şeyi yapmak değil,
ondan beklenen faydayı almak ve gayesine vardırmaktır insanı.

Günlük konuşmalarını otomobillerin veya güneş gözlüklerinin markalarına hasreden insanlara
yetişkin denilmez. Bu insanları oyuncakla kandırmak kolaylaşmıştır. Çünkü, ülkemizdeki yaşını
başını almış insanlar oyuncaklardan ötede bir şeyle ilgileniyor değiller. Ama çocuk kalmanın çok
daha üzüntü veriici göstergesi bu insanların oyuncaklarından “ihtiyaç” adı altında sözedişleridir.
Demek ki çocuk yaşta olmayan çoğu insan, Pazar ekonomisinin tuzağına düştüğünün bilincine
varmadığı gibi, kendisine kurulan bu tuzağın zaruretine inanıyor ve kendilerinin aldatılmasındaki
ahlaki değere üstün bir yer tanıyor.

Zeka motor’a akıl ise direksiyona benzetilebilir. Motor çok iyi çalışabilir, ama direksiyon iyi
kullanılmıyorsa motorun verimi bir fayda sağlamaz. Araç her an kaza yapabilir.
Seçim yapan, karar veren akıldır. Çünkü akıl, irade sahibidir. Zeka aklın kullanılmasıyla bir
verimlilik sağlar. Aksi takdirde orta yerde sadece kurnazlık kalır. Çok zeki daha doğrusu çok kurnaz
bir hırsızdan sözedilebilir. Fakat ona asla akıllı denemez. Çünkü o aklını kullanmamış ve yanlış bir
yola sapmıştır.

Özgürlük ve eşitlik olguları bir arada bulunması imkansız iki ayrı zıt gerçektir. Özgürlüğün
olduğu yerde eşitlik olmaz. Çünkü “özgür güçlü” “güçsüz özgürü” devamlı yıpratacaktır.Kişisel yete-
neklerin farklılığı yüzünden ortaya çıkacak eşitsizliği de dikkate almak zorundayız.
Adalette eşitlik demek değildir. Eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz. Adalet herkese layık
olduğu değeri vermektir. Hakkettiğinin karşılığını vermektir. Bu da eşitliği ortadan kaldıran bir durumdur.

Küfr üzere, cahillik üzere olanlar olguların sadece zahirini görürler. Çünkü kabiliyetleri ve alet-
leri kısırdır. İman edenler, gayba iman edenler geniştir ve aletleri yeni evre için yavaş yavaş meydana
çıkar. İşte hayatın bu kısmı yalnız iman edenlere açılır. Bu açılım da sadece Allah ve Resulünün
çağırmasıyla gerçekleşir.

Sosyal olayların yasaları vardır. Tüm olayların akışını belirleyen parametreler (din diliyle kader:
ölçü) olayın muhatabından bağımsız tesbit edilmektedir. Kur’an’ın “Ne zaman kaydılar, Allah da onla-
rın kalblerini kaydırdı” peygamber’in “nasılsanız öyle idare olunursunuz”. Ya da miraç hadisindeki
“Ey Cebrail dedim, şu çıkanlar nedir, bu inenler nedir?” Cebrail dedi ki: Bu çıkanlar insanların amelle-
ridir, bu inenler de ona karşılık olarak anında yaratılmış durumlarıdır.”

İhtiyaç duyma hali, en büyük potansiyel sevgi katilidir.
“İhtiyaç” sizde olmayan bir şeyin sizin dışınızda bir yerde olduğunu ve mutlu olmak için buna
gereksinim duyduğunuzu düşünmenizdir. Buna ihtiyaç duyduğunuza inandığınız için, ona sahip
olmak için neredeyse herşeyi yaparsınız. Sahip olduğunuz her şeyi sahip olmak istediğiniz şey
karşılığında verirsiniz. Sizde Tanrı ticari bir ilişkiye bağlı olarak çalışır. Eğer beni severseniz, ben de
sizi cennete sokarım. Eğer beni sevmezseniz, sokmam. Sizin sevgiden anladığınız da budur.
Yani ticari bir iş. Al gülüm ver gülüm. Bir mübadele vasıtasıdır sizde sevgi ve ibadet.

Arslan ve süt manalarına gelen “şir” lafzı, yazıda birbirine benzerse de mana yönünden ayrıdır.
Elmasla kaldırım taşı da, taş olmak itibariyle birdir amma; biri yüzük yapılıp parmakta taşınır,öbürü
yollara döşenip ayaklar altında çiğnenir. Her iki arı bir yerden yediği halde birinde–yani eşek arısında-
yalnız iğne bulunur, diğerinden bal hasıl olur.
Her iki nevi ahu da ot yer ve su içer. Lakin birinden yalnız gübre, öbüründen halis misk husule
gelir.
Cezalar, yapay olarak yaratılmış sonuçlardır. Sonuçlar ise doğal olarak meydana gelirler.
Cezalar dışardan uygulanan eylemlerdir. Sonuçlar ise içte kişinin kendisi tarafından meydana getir-
diği eylemlerin doğal sonucudur. Yani sonuçlar kişinin kendi yaptığıdır. Ne ekersen, onu biçersin.
Ne doğrarsan aşına, o gelir kaşığına gibi atasözleri bunu çok güzel anlatır.

Caddeler, arabalar, evler, villalar ve törenler, gözalıcı renkleri coşkun gümbürtüsü ile geçen
bando takımı, uçuşan balonlar, okullar, laboratuvarlar, senetler ve çekler, ev sahibi ve kiracılar,baraj-
lar ve fabrikalar, pasaportlar, süs köpekleri, kiralık kadınlar, arkadaşlar ve diplomalar. Herkes bu tören
sonunda kendne ayrılan yere yerleşecek. Bütün bu sayılmayacak kadar çok unsur arasında sıkışıp
kalacak. Belki onlar da şu anda benim gibi hayatta paradan daha değerli şeylerin var olduğuna inanı-
yorlar. Buna inanarak kendileri için hazırlanan bu hayata kuzu kuzu yürüyorlar.

İnsanoğlu, arabayı atların önüne koşmak gibi büyük bir yanlış yapmıştır. Sıkıntılarının kaynağı-
nda yaptığı bu yanlış vardır. Eğer atları arabanın önüne koşmak gibi bir akıllılık yaparsa kurtulacaktır.
Mal-mülk, para, eşya, devlet, bütün bunlar insan için vardır. İnsanlar bunlar için var değillerdir.
Vasıtaları gaye, gayeleri vasıta haline getirmek insanlığı mahvetmiştir.
Ayrıca insanlar layık olmadıkları yerlere, yanlış adreslere getirilmiştir. Alçak, sahtekar,sıradan
insanlar layık olmadıkları iyi yerleri kapmışlardır.
Namuslu, faziletli, üstün karakterli insanlar onlara hizmet etmektedir.
Birgün bir teşrifatçı gelecek ve herkesi layık olduğu yere oturtacaktır. Biz bu kurtarıcı insanı
bekliyoruz.

Bizden öncekilerin, önemsemediği ve değer vermediği pek çok şey, bizler için vazgeçilmez
ihtiyaç oldu.
Tüketme tutkusuyla kıvranan doymaz insan, iç zenginliğiyle birlikte iç huzurunu da kaybetti.
İnsanlar ve toplumlar beton binalar gibi katılaştılar. Bu insanların karınlarını doyursanız da gözlerini
doyurmanız mümkün değildir. Gösteriş ve daha çok kazanma yarışı içinde, insanlar özgürlüklerini
ve kişiliklerini bir bir yitiriyorlar, adeta sürüleşiyorlar. Arzularını sınırlamasını bilmeyen insan,önünde
ya da sonunda eşyanın, paranın, başka bir deyişle dünyanın tutsağı olur. Bu kadar lüzumsuz mas-
raflara mazaret olarak, ihtiyaç, zaruret, diyerek kendi kendimizi aldatmaktayız.
Oysa huzur, mutluluk zengin olmakta, keyfimizce yaşamakta, hayvanlar gibi tüketmekte değil,
anlamlı yaşamakta, Allah’a yönelmekte ve O’nun rızasını kazanmaktadır.

Herşeyin satıldığı alış-veriş merkezleri günümüz insanının tapınakları haline geldi.
Dünyada bir uçtan diğerine, her yerde, herkesin daha çok gelir sağlama peşine düştüğü bir
ilişkiler düzeni yürürlüktedir. İnsanın her eylemi, üretim ve tüketim çevresinde biçimlenen bu ekono-
mik yapı içinde, alış-veriş yapma, odak noktayı oluşturmaktadır. Ev bilgisayarları, televizyonlar,
videolar, elektrikli mutfak aletleri,ısıtıcılar, soğutucular, insanlığın çağdaş putları haline geldiler.
Günümüzde aileler binlerce yıl yaşasalar bile, tüketemiyecekleri kadar mal-mülk biriktiriyorlar.
Ekonomide üretilen mal ve hizmetler temel ihtiyaçları çoktan aştığından sun’i ihtiyaçlar ihdas ediliyor.
Gösteriş ve harcamanın mutluluk kabul edildiği bir ekonomik yapının çökertilmesinde ye deni-
leni yemeyen, iç denileni içmeyen, giy denileni giymeyen bir insandan daha güçlü ve daha etkili ne
olabilir. Böyle bir insana hiçbir gücün karşı koyması mümkün değildir.

Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi. Hep karanlığa küfrediyorsunuz. Karanlığa küfretmek
çözüm değil, kalkıp birer mum dikin karanlık köşelere. Hiçbir şey karşılıksız değildir. Bedel ödeye-
ceksiniz. Alın terleriniz su gibi akmayacaksa bugün, er ya da geç bir gün gözyaşlarınız ve kanlarınız
akacaktır. Şeytanın varlığı günah işlememizin gerekçesi değildir.

Şahsiyetsiz insan tipleri vardır. Duyuları taklit, düşünceleri taklit, fikirleri taklit, kıyafetleri,
konuşmaları, hareketleri, inançları taklittir.
Bunlar ruhlarını şahsiyetlerinde aramaz. Mutlaka dış alemde bir dayanak bulmak umuduyla
çırpınır ruhlarını bile taklit asasına dayarlar, iltimas, dalkavukluk, her nevi alçalış bu şahsiyetsiz tiple-
rin hayatta muvaffakiyet sırlarıdır. Bunlar asla eser meydana getirici değildirler, tabiatları icabı olamaz-
lar da. Eser meydana getirebilmek ancak şahsiyet sahibi insanlara has yüksek bir meziyettir.

Bozulma nerden olmuşsa, düzeltme de oradan olacaktır. Bozulma insandan başlamıştır.
O halde düzeltme de insandan başlayacaktır. İnsan ihmal edilmiştir. İnsan gaye olmaktan çıkarılmış-
tır. İnsan bu aşağılık durumdan kurtulmak zorundadır. Çare kendisidir. İkinci bozulma kavramlardan,
yani düşüncelerden olmuştur. Üçüncü normlardan, yani toplumu etkileyen yaptırımlardan,ölçülerden
olmuştur. İnsan-kavram-norm: Bunları düzeltmek için sırayla ele almak durumundasınız.Bu kaideleri
tersine çevirirseniz o zaman boşuna yorulursunuz.Ve hiçbir sonuç alamazsınız.

“Ölmek için yaşıyoruz madem, demek ki yaşamak için öleceğiz”. Türküsünü destanlaştıranlar,
bunun farkında olanlar ve ölümleriyle dahi yaşayanlar. Ve beri tarafta yaşayan ölüler.
Ölüm korkusundan ölüme sığınıyorlar. Yaşayan ölüler ölümden ölüme kaçıyorlar. Gel de çık işin
içinden.
Hayat ile ölüm ayrı şeyler kabul edildikçe çıkışı yok bunun. Hayatı ve ölümü birbirinden ayrı
kabul etmek Bilgenin mutlak sahibinden putlaştırılmış kavramlara sığınanların işi. Onlar zaten ne
hayatlarını yaşıyorlar, ne de ölümlerini. Onların derin uykuları var, rüyasız zifiri uykuları..Oysa mü’min-
ler her uykuya varışlarında ölümü prova ediyorlar.
Zaman ve mekan bize emanet, zira biz zamanın ve mekanın mutlak sahibine emanetiz.Çünkü
biz kendimizi O’ndan yine O’na emanet etmişiz.

Ana-baba çocuğun karnını doyuruyor, sırtına elbise giydiriyor, cebini dolduruyor.
Kediye bakın: karnı tok, sırtı kürklü, soba da sıcak. Ebeveyn kedi gibi çocuk yetiştiriyor.
Ama çocuğun beyni farklı, sobanın yanına kıvrılıp kaşınamaz ki. Ahlaken yetişmezse canavar olur.

İnsan mutlaka bir şeylere inanacak. Ya Allah’a, ya kadına, ya mevkiye, ya paraya, ya puta,
Hiçbir tarlayı boş bırakamazsınız. Ya fasulye ekeceksiniz,ya o tarlada yabani otlar bitecek.

Sosyal iklim, yahut içtimai hayat tarzı, şayet kemikleşmiş ise, insana zor ulaşırsınız.Ulaştık-
tan sonra verdiklerinizi de, o insan biraz zor taşır. Çünkü hayatın bütünlüğü parselasyona uğramıştır.
Çünkü bütünlüğü kuşatmayan tesirlerin hayata intikalini sağlamak hiç kolay değildir. İslam‘ın bir
icabları vardır, bir de neticeleri. Neticeleri, hayatın “Ahlak” aynasında müşahede edilir.
Sosyal iklim ise ahlakı tahrip ediyor.

Ruhunuzu, bedeninizi, gönlünüzü, beyninizi bir tatlı rehavetin kollarında yabancı pençelere
teslim etmişsiniz. Her zaman boynunuza geçmiş pençelere uzansa ellerim,<<Rahatım bozuluyor>>
diye bağırıyorsunuz.
Görmediğiniz film kalmadı, kendi filminizi bir türlü görmek istemiyorsunuz.
Bütün ömrünüz sofra ile hela arasındaki yollarda geçerken yolsuzluktan şikayet ediyorsunuz.
Kafanızda bir mum bile yanmazken, sokak lambalarının sönmesinden yakınıyorsunuz.
Bozuk telefonunuz için yazmadığınız dilekçe kalmadı. Ama insanlığın acıklı durumu sizi hiç
ilgilendirmiyor.
Odanızdaki Kur’an’ın bez cildi öpülmekten aşındı. Sayfalarındaki anlam seni hiç değiştirmiyor.

Kapında düşman. Hayatını sona erdirmecesine kolluyor seni. Sürekli senin peşinde bakışları.
Var mı bir hazırlığın ona karşı. Elindeki üç beş kuruşunu konfora, lüzumsuz şeylere yatırıyorsun.
Zaten baldırıçıplaklıktan tam kurtulmuş sayılmazsın. Birçok gereksiz alet edevat doldurmuşsun evine.
Ama hani asıl ihtiyacın. Buna şimdilik gerek yok diyorsan, ben de öyle diyorum. Çünkü o şeyin olsa
bile onu kullanacak el, onu kullanmaya cesaret edecek yürek, sen de zaten. Hani o parmak, hani
o yürek, ah dost, hain dost, kendine bir parmak hazırla bari, bir yürek hazırla, bir kafa devrimi, bir
gönül devrimi bekliyorsun ama devrimler fedakarlık ister.


Hiç görüşmemiş, karşılaşmamış, tamamen farklı aile terbiyesiyle yetişmiş, hiçbir ortak özel-
liği olmayan iki insan tasavvur edin. Yaşadıkları bölgeler bile farklı…Biri dindar, diğeri değil….Biri
eskiden şu partidendi, diğeri başka partiden.
Belli mes’eleler hakkında, bu iki farklı insan, sanki birisi bunlara hipnoz yapmış gibi aynı şey-
leri düşünüyor ve aynı hedeflere koşuyorlar. Sanki bunları bir kuvvet aynı otobüse bindirmiş, birini
ön koltuğa, diğerini arka koltuğa oturtmuş. Onlar farklı olduklarını zannediyorlar. Fakat kuzu kuzu
yolculuk yapıyorlar. Hepsine aynı broşör dağıtılmış, her biri kendi ilgisini çeken paragrafları okuyarak
tatmin oluyor. Hipnoz turizm bir arabesk koyuyor; dinliyorlar. Bir porno koyuyor yadırgamıyorlar.
Ilımlı bir nasihat kaseti de arada iyi gidiyor. Peki bu otobüs yolculuğunun ortak cazibesi ve hedefi nedir?

Fikir kıblesi itibari olamaz. İbadette bazı haller için olur da fikirde olmaz. Binmişsin bir gemiye,
götürülen yere gidiyorsun. O gemide oturan diğerlerinden ne farkın var? Fikren ne farkın var? Sağdaki
soldaki, kenardaki koltukta oturuyor olmanın farklılığı nedir?
O gemi, rotası otomatiğe bağlanmış ve bizim için özel surette başkaları tarafından hazırlan-
mış olan taklit gemisi.

Yapılan işler, işlerin en ağırı, en yorucusu dahi olsa, benlik hesabına yapıldığı takdirde kat’iy-
yen fazilet va’detmez. Ve ilahi dergahta kabul göremez. Kendini aşamamış, benliğine biçak salıp
parçalayamamış, basireti bağlı kimselerin ötelere doğru her hamlesi bir avunma ve aldatmaca, her
fedakarlığı da bir akılsızlıktır.

Fikirsiz, mefkuresiz insan, mukavemetsiz ve tahammülsüz insandır. Şartlar iyiye gider,şımarır, 

kötüye gider, çöker. Ne galibiyeti taşıyabilir, ne mağlubiyeti. Zora düşer, şaşırır. Rahata erer yozlaşır.
Böylelerinin sayısı çoktur ama, müessiriyeti yoktur. Yön tayin edici bir tesirleri, katkıları hiçbir devir-
de görülmemiştir. Söylediklerinin yanlışı da, doğrusu da önem taşımaz. Onların yapabileceği iş,
olayların ardından tıpış tıpış yürümek ve hayatın tadını çıkarmaktır.

Donkişot’un uşağı Şanso, vali olduğu zaman, gözleri yaşlı<<intikam,intikam>> diye bağıran
bir kadın, Şanso’nun yanına gelir. Genç bir adamı işaret ederek iffetini çaldığını, ona tecavüz ettiğini
söyler. <<Adalet isterim vali hazretleri adalet.>> diye çığlıklar atar. Şanso zaninin üzerinde bulunan
yirmi Duka’yı alır ve tazminat olarak kadına verir. Kadın savuşur. Şanso, delikanlıya döner:<<Git ve
kadından paranı geri al>> der. Delikanlı kadına yetişir, paralarını almak için üstüne atılır. Fakat kadın
canını dişine takar, parasını vermez. Geriye döner, genci valiye tekrar şikayet eder. Vali sorar: Peki
paraları verdin mi? Kadın: Ben de parasını kaptıracak göz var mı? Der. Vali, şu ilginç karşılığı verir:
<<Eğer parayı vermemek için gösterdiğin cesaretin yalnız yarısını, namusunu müdafaa için göstermiş
olsaydın, namusun elden gitmezdi.>>İnsan bu dünyaya armut istemek, boncukla, zevizle oynamak için gelmemiştir. İnsanlık,büyük 

çoğunluğuyla yolun kenarlarındaki misket ve cevizlerle oynayıp oyalanmayı, ne yazık ki hüner san-
mıştır.
Yığınlara göre bu ceviz ve misket oyununa katılmayanlar aptal, yarım akıl, zevksiz, sönük
zavallılardır. Dudak bükerek bakılmıştır, bu <<zavallılara.>>
En eski Yunan filozoflarından biri olan Tales gökyüzünü tetkik ettiği bir gecede farkında olma-
dan bir çukura düşer. Durumu gören bir kadın: <<A aptal, burnunun dibini göremiyecek kadar bece-
riksizken, gökleri, en uzakları görmeye şalışmak senin neyine?>> diye seslenir. Kalabalığın bu
<<Zavallı>> ya uygun davranışlar içinde olması beklenemez.
Yığınlara göre, Tales, yıldızları gözlemiyor, asla böyle bir şey yoktur. Tales aptalın biridir veya
sükse yapmaktadır. İşte o arada çukura düşmüştür. Ne yığın başka türlü düşünebilir, ne de Tales
yolundan dönebilir. Zira yaradılışları farklıdır. Biri cüce akıllıdır. Sadece oyuncaklardan anlar. Öteki
ise yıldızlarla konuşacak güçte yaratılmıştır. Çelik çomakla oynamak bayağılık olur onun için.
Armut istemeye gelmemiştir o.
Yığınlar meaş aklıyla, yani yeme içmeden öte bir şey düşünemeyen hayvan
i akılla bakar

çevresine. Öteki tip ise mead aklıyla, yani sonsuza çevrili akılla eğilir herşeye.
Arşı gören gözle huşşi (helayı) gören gözü, ne yazık ki ayıramaz kalabalık.
Devrinin büyük bilgini İranlı Büzürg Mihr, idareciler tarafından zindana tıkılmıştı. Hücre arkada-
şı bir çobandı. Bilgin, otururken derin düşüncelere daldı, insanlığın halini, toplumun akibetini düşündü
ve ağlamaya başladı. Onu seyreden çoban da ağlamaya başladı. Mihr, bu sefil dünyada bizi anlayan,
bizim için ağlayanlar da varmış, diye sevindi. Bu sevinçle sordu çobana: Neden ağlıyorsun? Çoban:
nasıl ağlamam. Bilir misin aklıma geleni. Sen az önce ağladığında sakalların sallandı. O halinle bana
keçilerimin en güzelini hatırlattın. Kalbim delindi. Çoban işte ancak bu maksatla ağlar.

Bütün sosyal bozuklukların, ahlaki yozlaşmaların, anarşi ve zulümlerin temelinde dünya malına
doymazlık, faniliğe tutku ve servet hırsı vardır. Bu,insana, elli yıl sonra içeceği çorbanın hesabını
yaptırır da, iki adım ötede açlık ve ilaçsızlıktan kıvranmakta olan çaresizlerin dertlerine bir kuruşla
olsun derman aramağa imkan vermez. Bu güzelim dünyayı zehir kılar ve bu iğrenç duygu, bu adi
canavar.
İnsan bunun mazeretini de bulmuştur, zaten. Tedbirli davranmak. Nasıl bir tedbir endişesidir
ki bu, benim yıllar sonramı garantilerken senin şu andaki acılarına eğilmeyi akla getirmiyor.Nefsin
bu oyununu çok iyi bilen evliya tedbiri küfür telakki etmişlerdir. Hatta onu bütün felaketlerin başı say-
mışlardır. Sen günlük rızkını temin etmişken, başkalarının günlük rızkına el koyup, geleceğin için
rızık depolayamazsın. Buna tedbir, ileri görüşlülük değil, başkalarının hakkını gasp, zulüm denir.
Yaradılış kanunu böyle emreder.

İhtiyaçtan korkmak, ihtiyacın ta kendisi değil mi. Mevcut bir ihtiyacın korkusuna mukavemet
eden insan, hayali ve sun’i bir ihtiyacın esiri olan insandan çok daha mükemmel ve bahtiyardır.
Bunun içindir ki, günlük ekmeği olmayan birçok yoksul, otuz-kırk yıllık yiyeceği hazır olan birçok
zenginden daha mutlu yaşayabilmektedir. Dünyaperestler buna <<fakirin vurdumduymazlığı>> der-
lerse de, tam tersine, bu bir vicdan ve yaratılış asaletidir. Kırk yıl sonraki çorbası daha şimdiden
hazırlanmış olan bir insanın ihtiyaç sancıları, geçim korkuları içinde kıvranması, herkes kabul etmek
zorundadır ki, bir yaradılış bozukluğu, bir kudurmuşluk, bir ruh sefaletidir.

İnsan nefsi fedakarlıktan kaçmak için en inandırıcı bahaneleri uydurmakta çok ustadır.
İnsan bazen otuz yıl sonra yiyeceği lüks bir tatlının yatırımını şimdiden yapar da, akşama yiyecek
ekmek bulamayan çaresizleri görmez. Sebebini sorarsanız cevab şudur:<<Ben de geçim sıkıntısı
içindeyim. Evde lazım olan mescidde haramdır.>> Geçim sıkıntısı…Herkese göre ayrı bir anlamı
var bunun. Hasta yavrusuna ilaç alamıyan babanın derdi de geçim sıkıntısıdır. Oğluna yeni model
araba alması için para arayan babanın derdi de <<geçim sıkıntısıdır.>> Bu ikisini ayırmak için zalim
nefsi devreden çıkararak düşünmek lazımdır. Nefis bu iki sıkıntı arasında hiçbir fark görmez. Nefsin
hakimiyeti altına giren insan başkasına vermemek için akıl almaz bahaneler bulur. İhtiyaçlar icad
eder. Hiçbir bahane bulamazsa o zaman istikbalde çıkabilecek aksaklıklar, muhtemel krizler, birer
bela gibi gönlüne musallat olur, korkutur onu. Ve öyle korkutur ki yıllarca rahat bir hayat yaşatacak
imkanlara sahip olan insan ertesi gün aç kalacak, dilenecekmiş gibi bir duygunun, bir fobinin esiri
olur. Eline cebine sokup bir kuruş çıkaramaz. Kur’an-ı Kerim insanın bu en aptal–belki de en zalim-
tarafına şu ifadeyle temas etmektedir. <<Deki:<<Rabbim’in rahmet hazinelerine siz malik olsaydınız
o zaman da tükenir korkusuyla harcamaz, cimrilik ederdiniz. Çok cimridir insan.>> (İsra- 21)
Gönül erlerinin, imkanları ellerinde tutan dünyaperestlerle amansız bir mücadele içinde olduk-

larını görürüz. Bu dünyaperest zümre devlet adamları, servet babaları, şımarık ve müreffeh eblehlerdir.
Ruhları kadar zekaları da geri, hazır yeyici, müsibet kitlesini insanlığın sırtına musallat bir ur gibi
görmüşlerdir. Bu zümrelere değil yaklaşma, onlara küçük bir sempatiyi bile zillet ve iflas olarak
değerlendirmişlerdir.
Yapılacak en önemli şey iç dünyalarında saltanat kurmuş olan zulüm ve şımarıklık putunu devirmektir.

Komünizm, sosyalizm, kapitalizm bir kemik savaşının adıdır.Komünizm, halka:”Kemiği yala-
yın ve idare edin” der. Kemiği yemeğe kalkarsanız barış bozulur ve ülke batar. Der…
Sosyalizm, Kemiği beraber yiyelim ki, barış bozulmasın, der.
Kapitalizm, kemik benim malımdır. Önce biz yiyelim, eğer artarsa siz de yersiniz. Der.
Neticede her üç sistemin gayesi bir kemik savaşı, bir köpek boğuşmasıdır. İnsani boyuttan,insani
değerlerden soyutlanmış bir altyapı, bir hayvansal güdü ile hayatı algılamaktır. Dünyayı bir hayvanat
bahçesine çevirmektir. Zavallı insanlık bir kemik için hırlaşmak senin kaderin olamaz.

İlahi cilve, topyekün Garbı, bilmeksizin Kur’an emrini tatbik eden ruhsuz bir ülke, Şarkı da,
gördüğü halde anlamayan akılsız bir diyar olarak meydana çıkardı. İkisinin de hasreti öbüründe.

Bir milletin ahlak ve din ideali güçsüz düştüğü anda, insanlar pusulayı şaşırır. Ondan sonra da,
yalnız rızıklarını kurtarmak için bir araya gelmeye başlarlar. Bundan böyle siyasi bir birliğin (devletin)
başka bir gayesi kalmamıştır, insanları bir araya getiren idealler içinde en sonda geleni, en kısırı bu
rızık kurtarma idealidir. Sonun başlangıcıdır bu; kıyamet gününün habercisidir.(Fyodor Dostoyeveski)

Demokrasi islami bir vak’a değil, sosyal ve siyasi bir vakiadır. Yönetim şekilleri en kaba hatla-
rıyla ikiye ayrılır. Toplumun(fertlerin) tercihinin etkili olduğu yönetimler ve toplumun (fertlerin) tercihinin
sözkonusu olmadığı yönetimler. Birinci grup demokratik, ikinci grup totaliter yönetimler diye adlandı-
rılır.
İleride meydana gelecek en büyük hedefler ruhi yönden olacaktır. İnsanlar birgün maddi şey-
lerin saadete vesile olamıyacağını anlayacaklardır. İşte o zaman dünyada ilim adamlarının laboratu-
arları Allah’a yönelecek ve ruhi gerçekler araştırılmaya başlanacaktır. O gün geldiği zaman alem
geçmiş asırlarda görmediği ilerlemelerin en hızlısına şahit olacaktır. (Charles Stamimities.)

Artık anlamanın, idrakin, şuurun, hükmün ve soylu davranışların zamanıdır ki: Türkiye’nin bu
ilkel, bu sömürülen, bu beceriksiz, güçsüz, plansız, programsız, bu geri manzarası, Frak-smokinli,
papyon kravatlı, elinde içki kadehi, gönlünde “Batı uşaklığı” olan, fikirsiz, çilesiz, taklitçi, menfaatçi,
zalim, sefil ve rezil kadroların eseridir. Bu “çifte standart” çılar bertaraf edilmedikçe, ülkeye ve millete
istiklal, istikbal, istikrar gelmesi mümkün değildir.

Sermaye hakimiyeti, yani kapital güç, demek sadece mali durumu yüksek olanların, elinde
sermaye bulunmayanların üzerindeki baskısı veya zeginlerin fakirlere üstünlüğü demek değildir.
Kapitalizmin önde gelen özelliği daha çok kazanmanın erdem sayılması ve buna bağlı olarak ka:ri azamiye çıkaran işleyişin insan ilişkilerinde merkezi yeri işgal etmesidir.Kapitalizmin sözünü
geçirdiği toplumda milliyet, din, ahlak birer güçlü tayin edici olarak yoktur.Veya sadece paranın
milliyeti, paranın dini,ve paranın ahlakı asıl tayin edici olarak geçerlidir.

Demokrasi bir hayat tarzı değil, farklı hayat tarzlarının birarada var olmasını mümkün kılan
bir metoddur. Bu bakımdan hangi fikrin doğru, hangi fikrin yanlış belirtmek için bir vasıta olarak kulla-
nılamaz. Seçmen çoğunluğunun belli bir zaman diliminde belli bir fikri destekliyor olması, o fikrin
doğru, diğerlerinin yanlış olduğunu değil, sadece o zaman diliminde, çoğunluğun tercihinin hangi
istikamette olduğunu gösterir.
Çoğunluk tarafından belli bir dönemde tercih edilen fikrin kendisini en doğru fikirmiş gibi tak-
dim ederek başka fikirler üzerinde baskı uygulaması gelişmeyi ve değişmeyi köstekler.
Hala demokrasi demekte ısrar ettiğimiz bu sistemde politikacılar artık kamu menfaatinin tem-
silcileri değil, birer iş idarecisidirler. Siyasi partiler kamuoyu piyasasında menfaat dağıtarak en fazla
oyu elde etmeye çalışmaktadırlar. Savundukları prensiplerle değil, daha ziyade vadettikleri özel avan-
tajlarla tarif edilirler.
Demokrasi bu bakımdan gayri ahlaki, gayri adil ve hatta bir ölçüde totaliterdir.

Fertler farkında olmadan”özerk”liklerini kaybeder ve devletin iyi niyetine bağlı olarak uyuştu-
rulmuş birer robot haline gelirler.
İnsanları robotlaştırmaya, robotları insanlaştırmaya çalışan teknoloji, insanın eseri. Fakat
insanları esir almış, insan teknolojiye hakim değil, mahkum.

Bütün manevi dayanaklarını birer ikişer kaybeden toplumlar, iktisadi hayat içinde yolsuzluk-
larla baş edemezler. “Ahlak ve maneviyat” denince dudak bükenler, temelsiz bir seküler ahlakın
sonuçlarını eleştirme hakkına da sahip değildirler. Ne ekersen, onu biçersin.

Zenginlik deyince akılcı düşünenler parayı, malları ve rezervleri potansiyel güçler gibi ölçüle-
bilir değerleri anlayacaklardır. Sayıya, hesaba gelmeyen zenginlikleri anlamak akıllı adamın işidir.
Sevginin, merhametin, ahlak bütünlüğünün, vefanın, adalet duygusunun, cesaret ve erdemli olmanın
verdiği zenginlik biri diğeri ile karşılaştırılabilir büyüklüklere sahip değildir.

Şeytanlaşmanın büyük avantajları vardır. İnsan şeytanlaştıkça daha hür, daha başarılı, daha
çok imkanı elinde tutan bir duruma gelebilir.
Kendine gazab ulaşıncaya kadar, hayvanlaşmanın da büyük avantajları vardır. Böylece insan
daha sorumsuz, dünyadaki tatmin vasıtalarından daha çok lezzet alan, izzetsiz olmayı bir kayıp
saymadığı için benzerleri arasında en çok rahat edebilen duruma gelir.
Pavlus, sünnet olmadan ve domuz eti yiyerek de Hıristiyan olabilme yolunu açtı. İnsanlar
böylece daha hür kalarak Hıristiyan olabildiler, ama özgürlüklerinden çok şey kaybettiler.

Akılcı insanlar acılara son vermek istiyorlar veya kendi haklılıklarını ancak bu yolla savunabili-
yorlar. Diyorlar ki insanoğlu yoksulluğun, hastalıkların, mahrumiyetin kıskacında kaldıkça kendisin-
den beklenen gelişmeyi gösteremez. Bununla zımmen şunu söylemiş oluyorlar: İnsanlar maddi refah
içinde olmakla, vücut sağlığını korumakla ve elinin erdiği, gözünün gördüğü, özlemini çektiği nesne-
leri hizmetine sokmakla kurtuluşa ererler. Yani kurtulmuş olanlar bir bakıma zengin, sağlıklı ve tat-
mine ulaşmış bulunanlardır. Örneklerini şimdiden gördüğümüz bu tip insanların pek de kurtulmamış
olduklarını bildikleri için de refahın, sihhatin, tatmin vasıtalarının bütün insanlara teşmil edildiği zaman-
ları gerçek hedef olarak gösteriyorlar.
İnsanlar hele yoksulluğu, hastalığı, mahrumiyetleri geride bıraksınlar, sonra akılları başlarına
gelir, demek bütün bilgi kaynaklarını yok etmekle alim olunabileceğini iddia etmek gibidir.

Normal gelişimini tamamlamamış, ruhsal olgunluğa ulaşamayan toplumlar kendilerini iyi his-
setmek, yalancı bir mutluluğa erişmek için bir çaba içine girerler. Böyle bir toplum akılcı olmayan
tutkularını, yalnızlık, beyhudelik duygularını tatmin için kendilerini nevrotik çabalara mahkum ediyor.
Oysa akıl sağlığı yerinde bir toplum tamahkarlık, sömürgenlik, ben-sevicilik, daha fazla servet
edinmek, ya da itibar kazanmak gibi nitelikler edinmek için çaba sarfetmemelidir. Kişinin vicdani
doğrultuda hareket etmesi temel ve olmazsa olmaz bir nitelik olmalı, oportunizm ve ilkesizlik toplum
dışı kabul edilmelidir.

Demokrasilerde…Ahlaksız veya açgözlü bir hükümet için ihanet, namussuzluk, iç savaş,
halkın refahından çok daha karlıdır. Kralların gözdeleri varmış, demokrasilerin yok mu? Hem de çok
daha kalabalık, çok daha pahalı.

Hakkında az bilgi edindiğimiz bir şey için yiğitçe dövüşmemiz ihtimali yoktur.Az bildiğimiz
şeyi az severiz. Az sevdiğimiz nesneye özvermeyiz, veremeyiz. Onun yolunda gönülsüz,isteksiz
çalışırız. Onun için isteksiz dövüşürüz. Belki de hiç dövüşmez, dövüşmemek için bahaneler uydururuz.

Burjuvazinin hakimiyeti, Tanrı’ya ve mukaddes’e açılan savaş. Tek mabed: Banka,Tek mabud:
Altın buzağı. Hürriyetin ve gururun sarhoşluğu. Fetihler, fetihler.
Çağdaş Avrupalı, ya ümitsizlik, ya iman, diyor. Başka yol yok. Zavallı büyücü çırağı,uyanışın
biraz geç olmadı mı?

İnsan zihni tabiatüstü unsurlardan tecrit edilmelidir. Bunun için zora lüzum yok.Hıristiyan ve
İslam aydınları din bahsinde anlayışlı bir kayıtsızlık göstersinler, yani din zararsız hale gelsin yeter.
Bu Hıristiyan ülkelerde gerçekleşti.Müslüman ülkelerde de gerçekleşirse, memnun oluruz.(Renan)

Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün Camileri yıksak, Avrupa’lının gözünde Osmanlıyız. Osmanlı,
yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın.

Her tarafta şikayet, her tarafta şüphe ve itimatsızlık. Hiç kimse, kime veya neye dayanacağını,
hiç kimse kime veya neye hürmet edeceğini bilmiyor.
Herkes herşeyi bildiğine kaani, hiçbir başarı sağlamayan bir laf kalabalığı bu bilgi.
Tam bir iktidarsızlık ve görülmemiş bir ıslahatçı bolluğu.Batı medeniyetinden tek kar ve istifade bu.

Bir yanda nağme nağme göklere yükselen ruh, ötede kaygıları, acıları, sefaletleriyle gündelik
hayat.
<<Herkesin dileği başka, töresi başka. Ah araba bozulsa, der tamirci. Hekim hastaların çoğalması-
nı bekler, ister. Ben türkü söylerim- babam hastaya bakar- Annem değirmen çevirir.
Bir değil düşüncelerimiz- ama kaygılarımız tek: Yaşamak. İneklerin ardından koşar gibi para peşinde
koşuyoruz. Koşum atı hafif araba ister, çapkın tebessüm delisi, kurbağa su delisi.

Kimi kızılı görür yalnız, kimi yeşili. Yobazlık manevi bir Daltonizmdir.
Bilge, düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle seven adam.
Bilge, pencerelerini her ışığa açan, hakikati bölmeyen, gerçeği tezatları ile kabul eden.
Anlamadığımızı inkar etmek kolay. Bunu yüzyıllardan beri yapıyoruz.

Bilgi amelden üstün. Ama atalet amelden üstün değil.
Arzularımızı nasıl susturabiliriz? Kendimizi bir ideale bağlayarak.
Dünyada kemal yok.Kişi madde kalıbından kurtulup ruhlaşmadıkça pirü pak olamaz.
Neyi seversen Tanrı odur.

Her sersem ömründe birkaç defa kahraman olabilir. Her gün kahraman olabiliyor musun?
İnsanların en yüceleri tanınmadan göçmüşler. Onlardan yüzlercesi yaşamış her ülkede.
Sessiz çalışmış, sessiz yaşamış, sesiz ölmüşler. Sonra düşünceleri bir İsa’da,bir Buda’da
dile gelmiş. Biz tercümanları tanımışız.

Düşünmemek küfürdür. Her bilgi Dinin bir parçasıdır. Din bilgilerimizin bütünü. Gezegenleri
tanımak zekanın parlak bir zaferi. Ama asıl zafer iç dünyamızı tanımak. Tutkuları dizginlemek,
ruhun hoyrat güçlerini ahenkleştirmek.

Siz iddianıza delil olarak pek çok şey gösterebilirsiniz. Ama bu, sizin haklı olduğunuz anlamı-
na gelmez. Burada mes’ele muhatabınızın o konuda aksi delilleri bilmemesidir, sizi haklı gibi göste-
ren. Başkalarının bilgisizliği sizi yanıltmasın. Muhatabınız o konuda gerekli dökümanları temin eder-
se sizi pekala mat edebilir. Ayetlerden ve hadislerden herkes kendini haklı gösterecek deliller göste-
rebilir. Burada önemli olan temel tercihtir. Kim hangi anlayışı, hangi hayat biçimini seçmişse o artık
yolundan zor döner. Bu, bir kişilik ve kimlik meselesidir.

Bu cansız heykellerde otağ kuracak Tanrı. Adamı şaşırtıyor, gafletin bu kadarı. Bir çekiçle
yontulan bu kör, bu sağır taşlar, sorarım size sonsuzluğu nasıl kucaklar? Toprağı yoğurdun mu put
oldu, dik mabede. Sonra karşısına geç, dualar et, Tanrım de. Kendi yaptığı puta, secde eder mi
insan? İçindeki Tanrıyı takdis et. Akıllıysan.

İktidarı ele geçirmek isteyen kimse insanları vasıta olarak kullanacaktır. Başka türlüsü olamaz.
Şeytanla bir anlaşma imzalamaktır politikaya girmek. Her muhalefet, haksız ve yalan delillere baş-
vurur. Hiçbir hükümetin kazanamıyacağı başarıları elde edemediği, hiçbir hükümetin reddedemiyece-
ği tavizler verdiği için çatar hükümete. Politikacılık, her zaman hakikatın söylenmesine izin vermez.
İlerlemek için insan parlamentoda değil, partide kendini kabul ettirmek zorundadır.

Güneş ile rüzgar hangisinin daha kudretli olduğuna dair bahse girmişler.
Rüzgar, Güneşe:<<sırtı ceketli olan şu ihtiyar adamı görüyor musun? Ben onun sırtındaki ceketi
senden daha sür’atle çıkarmaya mecbur edebilirim.>>
Bunun üzerine Güneş bir bulutun altına girerek beklemiş, rüzgar da esmiş, bir fırtına yapmış,
fakat o ne kadar sür’atle ve şiddetle esmişse adamcağız ceketine daha fazla sarılmış, nihayet rüzgar
dinmiş ve bahsi kazanamıyacağını anlamış. Bunun üzerine güneş bulutun altından çıkarak adamca-
ğızın yüzüne gülmüş o da derin bir oh çekerek ceketini sırtından çıkarıp atmış. Bahsi kazanan Gün-
eş, Rüzgara dönerek <<Nezaket ve dostluk, kabalık ve sertlikten daha kuvvetlidir.>>demiş.

Bütün düşünce ve dinler tarihini meşgul eden soru şudur: İnsanın mutluluğunu, huzurunu
sağlayan faktörler insanın ruhundan mı neş’et eder yoksa insan hayatının nesnel şartlarından mı?
Yani çevrenin etkisinden mi kaynaklanır? Düşünce tarihinde bu soruya verilen cevaplar üzerine iki
temel kamp belirmiştir.
İdealizm kampına göre iyilik ve kötülük, tümüyle insanın içindedir. İnsan ruhu, iyilik ve kötülük
arasındaki savaşın alanıdır. Eğer insan egosuna ve bundan türeyen arzularına gem vurabilirse,kötü-
lüğe karşı savaşı kazanabilir.
Materyalist kamp, insanı dış şartların ürünü, plastik bir varlık olarak kabul eder. Bu nedenle
kötülüğü onun içinde değil, dışında arar. İnsanın içinde yaşadığı toplumsal ve nesnel şartlar iyileştiri-
lirse, bütün kötülükler ortadan kalkar, der. İdealizm, insanın iç dünyasına bir düzen vermek isterken,
materyalizm dış dünyasına bir düzen vermek amacındadır. Bütün idealist programlar kuvvete karşıdır.
Her şeyi sevgi, dua ve ahlaki öğütlerle çözmeye çalışırlar. Adaleti alarak değil, vererek sağlamak
isterler. Materyalizm ise dış dünyaya ait toplumsal şartları gerekirse kuvvet ve şiddet yoluyla değişti-
rip insanlar arasında zenginlik kaynaklarını dağıtarak dünyevi barış ve huzuru sağlamak isterler.

Bir insanın içinde doğduğu topluma ait değerleri benimsemesi ve o topluma ait özelliklere
sahip olması onun övüneceği bir şey değildir. Çünkü kendisinin böyle olmasında hiçbir emeği yoktur.

İnsan kendini terbiye etmezse en mükemmel bir hayat yaşasa bile, şikayet konusu bulur.
Dolmabahçe sarayına bir insanı koyun ve her türlü ihtiyacını temin edin, yine şikayet edecektir.
İnsanoğlu dünyada cenneti bulsa ondan da şikayet eder. Rüzgardan şikayet ederken bilmez ki
o rüzgar havayı temizler.

Modern devlet felsefi ruhuyla modern yani seküler ve profandır. Amacı yeryüzünde cennet var-
etmektir. Bütün kurum ve organları bu hedefe yönelmek üzere dizayn edilmişlerdir. Refah toplumu
yaratmanın göstergesi olarak, devletin başarı ve becerisi kalkınma, teknolojik gelişme, ekonomik
büyüme, rasyonal organizasyon, planlama, kaynak bulma, ulusal geliri arttırma, vb.dünyevi kıstas-
lardır.
Adalet zayıfları koruma, ruhsal ve ahlaki tekamül, ahde vefa, sözleşmelere bağlılık vb. erdeme
ait değer ve idealler bu devletin referansları arasında yer almaz. Hatta bunlar rasyonel gelişme ve
güç elde etmek gibi dominantlara zarar verir. Modern devleti sorgulamaksızın, aktif politik mücadele-
yi geçerli tek çözüm yolu olarak görenler ve gösterenler siyasi iktidarı ele geçirseler bile, bu modern
sisteme islami form ve sembollerle katılmaktan başka bir şey yapabilecekleri ümidine kapılmamalı-
dır. Sorun evrensel düzeyde ve oldukça derinlerde yatıyor. Müslümanlar modern kültürü taklit edip
tüketen parazitler olmamalılar.

Fazla üretim zenginlik, zenginlik ise güç ve iktidardır. Bu durumda üretilen mallara Pazar bul-
mak,Pazar yaratmakla mümkündür.
Bunun için ahlaki dejenerasyondan siyasi ve hukuki suiistimallere, savaş kışkırtıcılığından,
ülkelerin iktisadi ve tabii kaynaklarına el koymaya kadar her yola başvurulabilir.

Tanrı’nın ve tüm kutsal değerlerin inkar edildiği bir çağda kirlenmemiş bir şey yoktur. Özellikle
de insanların yaşamalarının eşyaya endekslendiği günümüzde kirli mülkiyet insan onuru önünde
yıkılması gereken bir duvardır,adeta. Dünya görüşlerine baktığımızda mülkiyet tek kutsal değer olarak
insanla Tanrısal değerler arasına bir set çekmiştir. Müslümanlar kendilerini bir çeşit koruma güdüsüy-
le sahip olma arzularını artırmışlar.
Sahip oldukça da adeta onların üzerine kapaklanıp korumaya çalışmışlardır. Bu sahip olduğu-
nuz kirli mülkiyet sizin onurunuzun önüne yığılmış bir curufattır. Bunu Tanrı için yakın harcayın.
Ancak o zaman insan onuruna yaraşır bir yaşama ulaşabilirsiniz.
Eşya bu çağda artık insanın özgürlüğünü elinden alan bir curufattır.
İnsan gerçek anlamda inanıyorsa özgürdür. İnsan kendi kutsalını, dinini,imanını, Tanrısını kay-
bettikten sonra ya da şöyle diyelim yaşam tüm evreleriyle Tanrı buyruğunun dışında seyrediyorsa
hangi sahip olunan değer insan özgürlüğünü sağlayabilir ki. Bu anlamda alınan yol,sarfedilen çaba
boştur.
İnsanların adeta taşlaştığı, tek değerin eşya haline geldiği günümüzde san’at, edebiyat gibi
insana yumuşak dokunuşlar, yumuşak uyarılar yapan bir yöntemin bir anlamı kalmadı.
Tanrıya giden yolları tıkayan bütün engelleri kaldırmak gerek.

Allah, insanoğlunu yarattıktan sonra, onun belli bir düzen içerisinde, mutlu ve huzurlu yaşa-
ması için kurallar koymuştur. İnsanlar arası ilişkilerini düzenleyen hukuk kaideleri va’zetmiştir.
Ve bu kuralları peygamberler vasıtasıyla insan toplumlarına bildirmiştir. Her peygamberin gelişinden
bir zaman sonra bu emirler insanlar tarafından terkedilmiş veya bazıları bu hükümleri ve emirleri hiç-
bir zaman kabul etmemiştir. Kendi heva ve hevesine göre yaşamış, kendi koydukları kurallara göre,
kendi işlerine gelecek şekilde hayatlarını düzenlemişlerdir. Bu ise her zaman yanlışlığa, mutsuzluğa,
kavgaya, bunalıma sebep olmuştur. Ve böylece insanlık din kuralları öncesine, yani ilkel yaşam
ortamına dönmüştür.İslam buna “Cahiliyye” dönemi, der. Bir başka peygamber tekrar gelmiş insan-
oğluna gerçek yaşam formülünü hatırlatmış, dinin, insan tarafından bozulan taraflarını yeniden vahye
uygun hale getirip, insanın bu hükümlere uyması halinde ideal bir hayat yaşayabileceklerini ikaz et-
miştir.Yine bir kısım insanlar bu ikazlara kulak tıkamış, diğer bir kısım insanlar da önce kabul etmek-
le beraber bir zaman sonra yine kendi nefsi dürtülerine uyarak ilahi hükümleri terk etmişlerdir.
Böylece kendi koydukları ilkel ve keyfi kurallarla hayvanlar gibi başıboş,seviyesiz ve vahşi bir
hayat yaşamaya başlamışlardır.
Bir hukuk düzeninin getirdiği insani ve medeni hayat, insana hep zor gelmiş, hep geri, ilkel ve
hayvani bir hayatı tercih etmiştir. İnsanoğlunun hayat macerası bu şekilde devam edip gitmektedir.

Hayvanlar sürüsü haline gelmiş bir toplum.İnsanların hayvani güdülerle yaşamaktan başka
yaptığı hiçbir şey yok. Yeyip-içen, dolup-boşalan, mutfakla-tuvalet arasında ömür tüketen, çenesi
düşük kadınlar gibi dır dır konuşan, anlamsız gülen, sebepsiz gururlanan, bir heyula insan.Tamamiy-
le sevki tabiiyle hareket eden bu insan, kendi gayretiyle ortaya bir şey koyamıyor. İnsan acıkıyorsa,
kakası geliyorsa, gülüyor ve ağlıyorsa, çalışıyorsa bunlar o kadar övünülecek şeyler değildir.Çünkü
bu hareketlerin en alasını hayvanlar çok daha ustaca yapıyorlar. İnsanın bu gibi hareketlerde kendi
iradi gayreti sözkonusu değildir. İnsan olan hayvandan farklı bir şey koymalıdır ortaya. Ne garip!
İnsanlar daha güzel giymekle, çiftleşmekle, çalışmakla, övünüyor ve gururlanıyorlar. Oysa bu işlerin
hepsini hayvanlar çok daha iyi yapıyor.
Diğer bir taraftan kadın, güzel olmasıyla, erkek, yakışıklı olmakla övünüyor veya kasılıyor.
Sesi güzel olan, herhangi bir Allah vergisi özellikten dolayı insan kendini kafdağında görüyor. Sanki
bütün bu olanlarda kendisinin bir katkısı, bir emeği varmış gibi. İnsanın kendi yapmadığı, kendi eme-
ğinin mahsülü olmayan bir şeyle övünmesi kadar aptalca bir şey yoktur. Bir milletten olmakla övünen
kimseye sormalı: Bu sizin tercihiniz veya çabanızın bir sonucu mu? Tabii ki hayır. O halde övünen
neden siz oluyorsunuz? Bunlar aynı zamanda hayvanlara ait özelliklerdir. İnsanın farkı hayata bir
anlam vermek, düşünmek ve tekamül etmektir. Yüce gayeler edinip yaratıcısına ulaşmaktır.

Evet 20. asırda insanoğlu mutlu değil. 20. asırda insanoğlu sonu gelmeyen ızdıraplar, elemler,
üzüntüler, hüsranlar ve korkunç boşluklar içinde çırpınıp kıvranıyor.
Halbuki 20. asır, insanların füzelerle yarıştığı fezalarda dolaştığı ve nihayet ay’a kadar ulaştığı
en ileri ve en mütekamil bir asır. Bu asırda maddi-ilim-teknik-san’at-fen-tıp-sanayi-konfor-vs. bakımın-
dan en ileri bir çağ. Böyle bir dünyada insanoğlunun daha rahat ve daha müreffeh bir hayat yaşaması
iktiza etmez mi?
Peki her türlü imkana sahip olan insanoğlu, hala niçin mes’ud, mutlu değil.
En konforlu hayat içinde yaşıyor, her istediğini elde edebilen, zenginlik, lüks, debdebe,içinde
bulunanlar daha niçin böylesine küskün, elemli, ızdıraplı ve yeisli. Çılgınca yaşayış ve eğlencelerine,
dilediklerince hareket etme serbestisine, her türlü sefahat ve alemlerine rağmen, gençliğimiz niçin
ruhi buhranlar, elemler ve ızdıraplar içinde bulunmakta? Hastahaneler niçin bu kadar hastalarla dolu,
hapishaneler neden mahkumları istiab etmiyor? Mezarlıklarda niçin hayatına kıyan, intihar edenlerin
sayısı böylesine kabarık? Her türlü imkana malik bulunan insanoğlunun aradığı nedir? Neden kavuş-
tuğu hiçbir şeyle iktifa etmiyor? Niçin daima huzursuz?
Evet…..Neden….Niçin…Bütün bu neden ve niçinlerin cevabını merhum Mehmed Akif bize şu
tek mısrai ile ne güzel veriyor.<<Bir millet göster ölmüş maneviyatıyla sağ kalmış.>>

Kemalizm bir ideoloji midir? Diye bir soruyla başlarsak bu yazıya vereceğimiz cevap sanırım
hayır kemalizm bir ideoloji değildir, olacaktır. Neden? Çünkü kemalizmin bir ideoloji olabilmesi için
kendine has, orijinal bir fikri olması ve bu ideolojinin fikri temeller üzerine oturması gerekir.
Oysa kemalizm, batılı kurumları Türkiye’ye taşımaktan ibaret bir harekettir. Ama şunu söyeleyebiliriz
kemalizm bir ideoloji haline getirilmiştir. Rejimin rantlarını ele geçirenler ve bu düzenden nemalanan-
lar kendi saltanatlarını korumak amacıyla böyle bir çaba içine girmişlerdir. Hiçbir düzen bu insanlara
böyle şahane bir imkanı sağlayamazdı. Bu kadar kolay yağmalama fırsatı vermezdi.
Şimdi meseleye böyle bakınca şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Evet bu adamların kemalist
ideolojiyi savunmaları çok akıllıca, çok yerinde bir harekettir.
Hayatları boyunca hayal edemiyecekleri makam, mevki, şöhret ve servet sahibi olan bu adam-
ların başka bir ideolojiyi savunmalarını beklemek zaten abes bir şeydir.
Bir Vehbi Koç’un, Kenan Evren’in, İnönünün, Tarkan’ın, Matild Manukyan’ın, Yekta Güngörün,
Nusret Demiral’in, Emin Çölaşan’ın, Vural Savaş’ın, yani bu düzen sayesinde adamdan sayılan ve
düzenin kaymağını yiyen bir sürü yeteneksizin kemalist ideolojiyi savunmaktan başka bir tercihi
olamazdı zaten. Çünkü kemalizm olmasaydı bu sürüngenler de, bu fosiller de olmayacaktı.
Bunlar “Kimin arabasına binerse onun düdüğünü çalan” çıkarcı bir anlayışın temsilcileri.
Bunlar ekmeğini yediği kapıya sadık kalan, nankörlük etmeyen uyanıklar zümresi. Bunların kemalist
olmasından veya öyle görünmesinden daha tabii bir şey olamaz.Ama garip olan girdiği kapılardan,
başvurduğu kurumlardan kovulan, hiçbir devlet kurumunda adam muamelesi görmeyen, kendisinden
daima bir şeyler alınan fakat kendisine devlet tarafından hiçbir şey verilmeyen, kendisine vatandaş
denilen ama vatanın hiçbir gelirinden pay alamayan, kısaca vatandaş Rıza’nın kemalist olması, bu
adamların kemalizmi savunmasıdır. İşte asıl trajikomik olan durum budur.Ah zavallı gerçekte acınacak
durumda olan sensin. Sana ne zavallı biçare kemalizmden,kemalist olmak senin neyine?
M. Kemal vatanı kurtardı diye öğrencisinin beynini yıkayan ve aldığı üç-beş kuruş maaşla
daha kendini kurtaramayan ve pazarlarda limon satan öğretmen, vatan senin için mi kurtuldu sahi.
Vatan, oğlu-kızı Avrupa’da, Amerika’da yüksek okullarda okuyan, senin ömrün boyunca harcadığın
parayı bir gecede harcayan şiş göbekler için kurtuldu. Dün Çanakkale’de senin dedeni katleden
katillerin torunlarıyla kadeh tokuşturan soysuzlar için vatan kurtuldu, gerçekten. Asiye’yi kurtardılar
ama kendileri düzmek için. Bırak sen şimdi vatanı kurtaranları da, sen kendini kurtarmaya bak.
Vatanı, bu düzenin kaymağını yiyenler kurtarsın. Kemalizmi onlar savunsun, senin neyine kemalizm.
Neyine senin vatanı kurtarmak. Vatan kurtuldu ise sen neden hala sığınaklarda yaşıyorsun?Vatan
kurtuldu ise sen neden hala lağım suyu içiyor, neden hala açlığa talim ediyorsun? Vatan kurtuldu
ise sen neden hala devlet dairelerinden kovuluyor, adam yerine konulmuyorsun? Sen köylü Hasan
amca, sen bakkal Ahmet efendi, sen öğretmen Ali bey, sen esnaf İbrahim efendi, sen tamirci Kadir
usta, sen balıkçı Temel reis gerçekten kurtuldun mu düşmandan. Kemalizm, sizleri sahiden mutlu
etti mi? Mutlu azınlığın sahip olduğu imkanların binde birine siz de sahip misiniz? Sahiden böye mi?
Ülkemiz kemalistleri, ileri sürdükleri –demokrasi ve bilime ters düşse bile–tüm kurtarıcı işlevi
M. Kemale yükleyerek kendi elleriyle bir ilah yaratmışlar. Fakat şayet bir bağımsızlık azmi ve gereği
varsa bu azmin kendi içinden bir dizi lider çıkarmaya muktedir olduğunu, aksi halde nice M.kemaller’
in, bir kez bağımsızlık veya istikbara karşı direniş azmini yitiren toplumlar için hiçbir olumlu sonuç
üretimeyeceğinin açık sosyolojik mantığını bilmez görünürler.
M.kemal demokrasi getirdi, diyen safdirikler şunu söylüyorlar: altıok’ta ne kadar da demokrasi
yoksa da M. Kemal özgürlük ve demokrasiyi getiren kişiydi. Oysa aradan yetmiş yıl geçmesine
rağmen, bugün bile kemalistler demokrat değil, demokrat olduklarını söyleseler de. Bir insanın ne
söylediği değil, ne yaptığıdır önemli olan. Hitler ben demokratım deseydi demokrat mı olacaktı.
Kemalistleter demokrat değil ki, M.kemal demokrat olsun.

Sokrat’ın Diyalektik merodu: iki aşamada uygulanır:
I- İronie (alay aşaması)
II- Maiteique (fikir doğurtma) aşaması.
Birinci aşamada Sokrat, muhatabına bir takım tertipli sorular sorarak”bilirim” iddiasında bulunan kim-
senin aslında hiçbir şey bilmediğini ortya koyar.
Ve senin gibi ben de bir şey bilmiyorum, fakat senden farkım, kendimin bir şey bilmediğini bilmiş
olmaktadır.
Var olan her şey mutlak bir varlığın olduğunu ortaya koyar. Mutlak bir varlık olmalı ki, var olan şeyler
de ondan pay alıp varlıklarını kazanabilsinler. Şu halde, Tanrı vardır. Var olarak kabul ettiğimiz herşey
bundan bir paya sahiptir. Tanrı en gerçek varlık olarak tanımlanıyorsa, Tanrı’nın varolması zorunlu olur.
Bunun tersini düşünmek çelişmeye götürür. Çünkü, Tanrı var olmasaydı gerçekliğinden bir şey kayb-
ederdi, gerçekliğinden bir şey kaybedince de “en gerçek varlık” olamazdı.
Anselmus’un kullandığı metod, Bir şeyin varlığını sırf kavramdan çıkarmak yoludur.
Tanrı, kavramına göre en yetkin varlıktır, varolmasaydı en yetkin varlık olmazdı, çünkü, “Varolma”
niteliği eksik kalırdı. Bundan ötürü, en yetkin varlık Tanrı’nın varolması da gerekir. Eriugena, extas
(vecd) yoluyla Tanrı kavranabilir, der. Anselmus ise, Tanrı’yı anlamak için inanmanın gereğini ileri
sürer: Credo ut intelligan(anlayayım diye inanıyorum). Evrenin yedi günde yaradılışı ve kıyamet günü-
nün olacağına felsefece cevap verilemez. Sadece inanılır.Şu, evet, içimi acıyla dolduran şu ki, ne çıplakken katlanabiliyorum size, ne de giyinmişken, 

ey bugünün insanları. Siz inancın gezgin inkarcılarısınız. Her düşüncenin kolunu kanadını kırarsınız,
inanılmaz kişiler. Ve bütün çağların rüyalarıyla, dedikoduları bile sizin uyanıklığınızdan daha gerçekti.
Kısırsınız siz: onun için inancınız yok. Önünde mezar kazıcılarının bekledikleri, aralık kapılarsınız siz.
Ve sizin gerçeğiniz şu: Her şey haketmiştir yokolmayı. Evet, gülünçsünüz siz bence, ey bugünün
insanları. Ve ben sizin şaşmanıza gülemeseydim ve çanaklarınızdaki iğrençlikleri yutmaya mecbur
kalsaydım, vay benim halime o zaman. Öyle ki ama sizleri ben hafife alacağım. Çünkü ağır yüküm
var, ve yükümün üstüne böceklerle kanatlı kurtlar konsa da ne çıkar. Elbette yüküm bu yüzden daha
fazla ağırlaşmayacak ya. Ve sizin yüzünüzden olmayacak, ey bugünün insanları, benim büyük yor-
guluğum. Baba yurdundan, ana yurdundan sürülmüşüm ben. Onun için çocuklarımın ülkesini sevi-
yorum ben yalnız, henüz bulunmamış hani, en uzak denizdeki ülkeyi, orayı aratıyor, aratıyorum
yelkenlerime. Çocuklarıma ödemek isterim babalarımın çocuğu oluşumu.

Mele, Mütref ve Rahib, bu üç tarihi şahsiyetle bütün gelmiş geçmiş peygamberler mücadele
etmiştir. Bunlar, her peygamber’in getirdiği hak dini bozan, dejenere eden, karşı koyan üç simadır:
Firavun, Karun ve Bel’am b. Baura. Firavun, insanlık tarihine egemen güç kudretinin temsilcisidir.
Karun, insanlığa egemen ekonomik ve mali kudretinin temsilcisidir. Bel’am Baura ise insanlar arasın-
da bulunan din kudretinin temsilcisidir. Bu din hep onun aracılığıyla her üçü için sömürü aracı olur.
İnsanları devamlı olarak, adı dini ibadet, biçimi ise dünyevi ibadet olan ibadet bağı içinde tutabilme-
için özgürleştirici dinden bir ip oluşturur.
Bu üçü, kendilerine özgü üç işe sahiptirler. Biri güçle, insanların başını tutar ve belini büker.
Biri cebini boşaltır. Diğeri de kulağının dibinde fısıldar: “sabret, değmez; bunlar dünyanın süsüdür,
değeri yok.” Bu üçü dünya tarihi boyunca elbirliği halindedirler.
Tarih boyunca gördüğümüz, Mabet-Saray- ve Dükkanın bir süper market (her üçü) oluşturduğu-
dur. İnsanlık, insan, halk, bütün hak dinler ve hak hareketler bu üç boyutlu ve üç şubeli Karun’un
kurbanı olmuşlardır. Bu teslistir.(üçleme)
Evrende üç Tanrı yoktur, ama yeryüzünde üç Tanrı vardır.

Ruhunu satmışların dünyasında kazanmak çok kolaydır.
Evet, genç işadamı “şişmanım, kısa boyluyum, kültürsüzüm, sadece param var, herşeyi yüzeysel
biliyorum” diye komplekslere kapılma. Günümüzün kahramanı sensin.
Ticaretin teorik ahlakı olmaz. Herşey konuşulan paranın (veya imajın veya şöhretin) büyüklü-
ğüne, yapılabilirlik hesaplarına, risklere ve daha iyi bir teklifin olup olmadığına bağlıdır.
Sınıflar arası geçişi sağlayan, pratik bir ahlaksızlıktır. Vicdanınızı ne kadar çok boşaltırsanız
cüzdanınız o kadar çok dolmaya başlar.
Mülkiyet hakkı: Allah’ın bir karış toprağına “benim” diyebilme hakkı. O topraktan kurdu,kuşu,
çalısı-çırpısıyla tüm tabiatı ve insanları söküp atabilme hakkı, mülkiyet hakkı. Bir takım zorbalar bir
mukavele yaparak bu toprakları ele geçirmiş. Ve buna da mülkiyet hakkı demişler. O kanunlar dedi-
ğin anlı-şanlı kavramlar, çok güçlü hırsızların arasındaki mukaveleden başka bir şey değildir.
Kanunlar, kanunlara uyarak çalan hırsızlar tarafından, gelecekteki hırsızların haklarını korumak
için yazılmışlardır.
Rüşvet, insanlığın mal-mülk edinmeye başlamasıyla doğmuştur. En az, çiftçilik ve hayvaancı-
lık kadar eski bir meslektir. Kadim zanaattır.Erkeğin orospuluğudur. Yalnız “ben rüşveti verenim,alan
başkası” diye şark gulamparası tarzı “erkeklik” havalarına girme.

Meşru servet üç şekilde yapılır:
1) Kanunlara uygun hırsızlık.
2) İyi satınalmalar (sürekli enayi satıcılar bulabilme becerileri.)
3) “Deal making” yani kumpas kurma becerileri (başkasının taşı ile başkasının kuşunu vurma)
üşten al beşe sat, erken topla geç öde.
Moruk kadın balıkçıya inmiş. Balığın gözünü çıkarıp sormuş:”Bu kör balığa ne istersin” demiş.
önce için işin. Sonra satın al (veya sat).
Borçluya borcunu ödeten ne namusu, ne şerefi ne de karşılaşacağı yaptırımlardır- çıkarıdır.
Dünyada kudret ve servet zirvelerinin neresinde olursan ol, hep önünde kıçını yalayacağın
birileri olacak. Sen patronunun, patronun bir bakanın, bakan bey bir gazete patronunun, gazete pat-
ronu iktidarın, iktidar ise bir başka gazete patronunun, modern dünyanın gerçekleştirdiği tek demok-
rasi budur. Kıç yalama durumları.
Bir adam ki: hinoğluhinliğini, anadan doğma puştluğunu, Amerikan diplomasisi ve Batılı bir
kültürle birleştirmiştir. İşte ben bu adamdan çok korkarım.
Büyüme yolunda her işadamının üç gerçek dosta ihtiyacı vardır.
İyi bir hukukçu, iyi bir muhasebeci ve iyi bir terapist.
Yap, yap,yap kazanırsın. Ol,ol,ol kaybedersin.
Kimi para, kimi şöhret, kimi şeref, kimi ölümsüzlük, kimi kadın, kimi macera, yapar.
Sen kudret için yap. Çünkü kudretin içinde nasıl olsa hepsi var.
Para nedir ki? Elinin kiri: köpeğe atsan yemez.
“Keşke zenginler fakirlerin hayal ettiği gibi zengin olsalar.”
Evet, çok paraları vardır. Hatta fakirlerin hayal ettiğinden daha çok ama eşşek gibi de çalışırlar.
Bu da para için çekilecek bir hayat tarzı değildir. Sanıldığının tersine en zenginler, bir alt zengin
sınıftan daha kötü yaşarlar. Çünkü gündelik işlerinin üzerine bir de harcayamadıkları ve çokluğundan
da hiçbir zaman tüketemiyecekleri bir serveti yönetme ve koruma dertleri eklenmiştir.
Ne garip, eskiden insanları zorla köle yapardık.Şimdi seve seve geliyorlar. Kapitalizmin en göz
kamaştıran başarısı budur.
İşte gaddar, evde müşfik. İşte duyarsız, evde duyarlı.Evde sevgili karınla sımsıcak bir yuva,
otelde orospuyla seks.
Hem Allah’a, hem şeytan’a tapılır mı? Böyle şey olur mu?
Bu adamlar sonunda “kısa devre” yaparlar.

Günümüzün geçerli formülü şu: Çalacaksan ya çok büyük çal ya da küçük çal ama çok iyi
saklan. Eğer çok büyük çalmayı becerebilirsen saklanmana hiç gerek kalmaz. Tam tersi en büyük
hırsızlar sonradan en muteber işadamları olarak ortaya çıkarlar.
Şöhret sahtelerin yegane marifeti, marifet ise sahicilerin yegane şöhretidir.
Sosyal hayatta herkes senin “ne yaptığınla” ilgilenir. “ne olduğunla” değil.
….Naber ya, ne yapıyorsun? Aslında “ne yapıyor göründüğün” “ne yaptığından” daha önemlidir.
Genç işadamı; hayatını böylesine rahatsız bir hale sokabilmek için çok ama çok zengin olman
gerekiyor.
İki milyon dolar. Akıllı, elektronik, post-modern evler. Hasstir.
Bir gün havuzun pompası, yarın elektronik güven sistemleri….Ömür boyu ya hep bir şeyler
bozulacak ya da bakımlarının yapılması gerekecek.
İnsanlara zaman ve konfor vaad eden her alet, insanların en güzel zamanlarını ve gerçek
konforlarını çalmak için pazarlanır. Bütün bu hırdavattan kurtulabilirsek belki yaşamaya başklayaca-
ğız.
Aklın varsa ne ev al ne de bahçe. Bırak mülkiyet dertleri ve riskleriyle başka aptallar uğraşsın.
Sen canının istediği yerde otur. Sıkılınca da topla eşyalarını kalk git. Ama tacir kılıklı adam, senin
için maalesef bu geçerli değildir. Çünkü sen bu şansını ve özgürlüğünü kaybedeli çok oluyor.
Büyüme yolunda bir işadamının evi rahat edilecek bir mekan değil, bir gösteriş ve meydan
okuma yeridir.
Bütün insanlığı “akıllı üret- aptalca tüket” dolduruşu ile bağladığınız zaruret zincirleri gittikçe
kalınlaşıyor.”Futursuzca, çılgınca harcayın, tüketin, her şey sizler için” masalıyla müşterilerini
“aman, deli gibi harcayın, bu aptallara mal yetiştirelim, verimli olalım” masalıyla ucube dünyana bir
güzel kapattın ve insanlığı mahv ettin. Tek bir hedefin vardır senin o da: ihtiyacı olsun olmasın herkes
her şeyi tüketebilmeli.
Hayat, müşterilerimize ve işçilerimize anlamsız ve boş mu geliyor? Hemen yeni yeni ihtiyaçlar,
hobiler, sporlar, rengarenk oyuncaklar, modalar ve türlü türlü yeni tüketilecek şeyler icad edelim.
Boşluğu her gördüğümüz yerde tıkayalım.
İnsanların keyif alarak, ailece, güle oynaya yaptıkları ne varsa ellerinden alın ve yerine bir
makine satın. Nehirde çamaşır yıkamak mı? Derhal onlara merdaneli mekanik bir çamaşır makinesi
satalım. Böylelikle boşalan zamanlarını da bir yerlerde daha çok çalışarak değerlendirsinler.Bu saye-
de mekanik çamaşır makinelerini verip yerine elektroniğini alabilirler.
İnsanları bu kısır döngüye bir kere ittiniz mi artık isterseniz de çıkartamazsınız.
Çamaşır tahtasını bırakıp merdaneli bir makineye geçen o masum aileyi yirmi sene sonra büyük bir
şehrin kasvetli bir işçi mahallesinde sabah yedi akşam yedi çalışarak başka hırdavatların parasını
ödemek için çabalarken buluruz.
“Nehirde konu komşu çoluk çocuk çamaşır yıkarken ki neşelerini, kahkahalarını mı kaybetmiş-
ler? Hemen onlara bir renkli televizyon satalım. Biraz daha çok çalışmaları gerekecek ama artık nasıl
olsa taksit sistemimiz var.”
Boş bir aygıtın sağlayacağı boş bir konfor için boşuboşuna çalışarak boş bir ömrü tüketsinler.
“Artık her şeyleri mi var? Olmaz öyle şey. Kapitalizmde dolduruşun ve satışın sonu gelmez.
Egzotik yerlere pahalı uçak biletleri pazarlayalım. Onlara nehirde çamaşır yıkadıkları günleri hatırlata-
cak “muhteşem kır evleri” satalım.
Tüketicilerin gerçekten tükettikleri kendi yaşamları ve kısacık zamanlarıdır. İhtiyaçları sandık-
ları hırdavatlar ve hizmetler değil.
İnsanların “akıllı üretim-aptalca tüketim” alışkanlıkları değişmedikçe işadamları bu dünyanın efendi-
leri olmaya devam edecek.
Peki hiç olmazsa bu dünyanın efendileri Olimpus Dağı’nın Tanrıları gibi yaşasalar! Ne gezer.
Onlar da efendisi oldukları iş köleleri gibi sabah sekiz akşam sekiz çalışıyorlar. Zaruret mabedine
her gün top top kumaşlar, kutu kutu bilgisayarlar, boy boy villalar taşıyorlar. Ve böylelikle güzelim
dünyanın içine boşuna edilmiş oluyor.
Bu gün üretim-tüketim-teknoloji kısır dögüsüne kim karşı çıkıyor? Solcular mı? Hayır.
Tamam, o zaman onları da çantada keklik say. Hiç merak etme. Çünkü onlar da zaruretin memur-
larıdır. O zaman kim kaldı düşman? Nostaljik devrimciler, entel anarşistler, romantikler, ateş hırsız-
ları, küçük, tatlı, hisli konuştuklarında insanın içini açan çocuklar…Kızlar,oğlanlar…Özleri güzel ve
dürüst insanlar…Masum, sıcak. Ferah.Onurlu. Azizliğe yakın tertemiz ruhlar. Bunlar senin gerçek
düşmanlarındır, genç işadamı.
Nasıl yönetmelisin?
Herkesi kendi dünyasına tıka. Bunun için ideal mekan içinde her türlü konfor ve rahatın oldu-
ğu sitelerdir.
Müşterilerini ve işçilerini evlerinde rahat ettir. Havuzları, tenis kortları, hobileri,bilgisayarlarıyla
kendi içlerine dönsünler. Küçük evlerinde küçük keyiflerin tadını çıkarsınlar.
Herkes kendi işine baksın. Kendi mutluluklarını kendileri gerçekleştirsinler. İpleri ellerine alsın-
lar ve “birey” olup ayaklarının üstünde durmayı öğrensinler. Başkalarının mutluluğunu boşvererek
kendi mutluluklarının gerçekleşmesi dışında hiçbir fazladan yükümlülük altına girmesinler. Kariyerle-
rini ve şahsi mutluluklarını herşeyin üstünde tutsunlar. ” Başkaları” kavramının hayal edilebilecek en
geniş anlamı bireyin kendi çekirdek ailesinin dışına taşmasın. Ben, karım ve çocuklarım. Bir de
güzel evimiz. O kadar.
Sokaklarda, meydanlarda gezinmesinler. Boş oturmasınlar. Dükkanlardan alacaklarını alsınlar. Ufak
bir lokantada bir şeyler yesinler ve küçük evlerine dönsünler.
Ne kadar kendi “acınası” rahatlarının ve “özel” mutluluklarının peşine düşerlerse, biz yöneten-
leri o kadar rahat bırakırlar. Böylelikle içlerinden sivrilen tek tük dik kafalıları tepelememiz daha kolay-
laşır.
İyi yaşam nedir? Hayatı hayat yapan değerler nedir? Gerçekten, ne için yaşıyoruz? Soruları-
nı cevapsız bırakalım. Tarafsız olalım. Eski Yunanlılar bu soruları “felsefi ve dolayısıyla siyasi” gün-
demlerinin başına almakla büyük bir enayilik etmişlerdir. Bizim ise gündemimiz öncelikle “ekonomik
ve dolayısıyla siyasi” dir. Onun için bırakalım herkes iyi yaşamı bulmak için kafasına göre taklısın.
Bulsalar bile bu bireysel keyiflerini sürdürebilecekleri tek yer nasıl olsa bizim hergün içine ettiğimiz
dünya olacak. Ama ille de bir hayat felsefemiz olması gerekliyse bencillik, narsizm ve hazperestliği
fişekleyelim. Bencilliği “bireycilik” olaraki Narsizm ve hazperestliği (hedonizm) de “kendini gerçek-
leştirmek” olarak satalım ki kimse “toplumu gerçekleştirmek” gibi enayiliklerin peşinden koşmasın.
Bizim için insan aklı ancak bir işe yararsa, bir meyve verirse değerlidir. Üretim,tüketim veya
teknolojiye hizmet etmeyen akıl–yani aylakların,gerçek sanatçıların ve sahici bilim adamlarının aklı–
tehlikelidir. Tehlike tarafını nasıl olsa kontrol edebiliriz artık, ama yine de ne olur ne olmaz diye bu
tip akıllara fazla yatırım yapmayalım.
Kudretlilerin bilinçaltlarında, insanlara hükmetme, onları kontrol etme ve yönetme hırsı yatar.
Bu hırslarının birazcık farkına varanlar, bu sefer farklı maskeler takarak bu utanılacak yönlerini gizle-
meye çalışırlar. Ilımlı, cana yakın ve babacan gözükürler. Egoistlerin en büyük hilesi nezakettir.
Maskeleri yüzlerine iyice sinmiş, hırslarının dış kenarları yontulmuş, cilalanmış,kontrol altına alınmış.
Zerafet. Nezaket. Tevazu. Genç, pırıl pırıl, hoş bir çift. Birbirlerine yakışan. Hep gülümseyen.
Aydınlık. Modern. Batılı. Ama biraz kazıyın bu cilayı, yangın gibi bir şehvet.Hırs.En tepeye çöreklen-
me hırsı. Kandırmak. Bütün mesele burada. “Vatan- millet- hizmet” palavra.
Ortalık hinoğlu hinlerle, puştlarla, işadamlarıyla dolu. Her köşe çoktan kapılmış.
Herkes hırslı. Herkes uyanık. Herkes diplomalı.
50 lili 60 lı yıllarda devlet rantını ik grup yiyordu:
İstanbullu sanayiciler, sübvanse girdiler ve sübvanse alım fiyatlarıyla Egeli köylüler. 70 lerde durum
karışmaya başladı. 80 lerde ise alt üst oldu. Pisliğe üşüşen sinekler gibi, Anadolu’nun her bir yanın-
dan kopup gelen “kıro açıkgöz” ler yağmadan paylarını talep etmeye başladılar.Rüşvet maliyeti çok
arttı.
Burası cahillerin düşünce ürettiği, budalaların oy attığı, hinoğluhinlerin de yönettiği bir ülkedir.
Gururlanma, kibirlenme genç efendi. Çünkü her şeyi yönetecek olan sen bile, yarattığın zaru-
ret karşısında acizsin.
Yeri her an doldurulabilecek bir adamsın. Sistem ve otorite karşısında bir hiçsin.
Artık zaruret var. Teknoloji var. Verimli üretim, aptalca tüketim var. Başarmak mecburiyeti ve
şöhret saplantılarımız var.
Bir gün gelir de “kahrolsun üretim” “kahrolsun çalışma mecburiyeti” “kahrolsun tüketim” ve
“olmaz olsun teknoloji” diye saldıranlar olursa o zaman korkmaya başla.
Hayırsever işadamıymış. Sen insan haklarına saygılı, çağdaş, demokrat, nazik, centilmen ve
kültürlü bir “işadamısın” Bundan çok değil belki üç yüz sene sonra bir küfür gibi kullanılacak ismin
bu, genç adam “işadamı”
Eşeğin derdi biraz ot biraz arpa. Efendinin niyetinden artık ona ne.
Yabandan getirilen vahşi eşekler de işte böyle ehlileştirilirler. Eşek ‘niyete’ isyanı bırakıp arpaya
baktığında, terbiyecinin işi bitmiştir.
Ama insanoğlu % 90 eşşek ise % 10 da insandır. Hem tarih bilincimiz var hem de burnumuz
koku alıyor. En büyük burun köpeklerde diyorlar, hayır aslında insanoğlunda.
İslamcıların dükkanı süper bir dükkan, hele Batı Oryantalizmi için cıvıl cıvıl bir şark pazarı ama
gelgelelim Vitrini berbat. Şimdiye kadar Batıyı karşılarına almak yerine yanlarına çekebilselerdi bu iş
çoktan bitmişti.
İslamın bu kadar renkli ve nostaljik bir vitrini olabilecekken, ona hiç de hak etmediği semitik
bir kara imaj yapıştırmak, işin sözcülüğünü bırakmak, islamcı aydınların budalalığıdır. Kemalistler de
bu aptallığı körükleyip duruyorlar.
Şimdi Batı’ya karşı basbas bağıran bu islamcılar da aslında Batı’dan gelen paranın ve teknoloji-
nin tüm nimetlerinden yararlanıp palazlanıyorlar. Batı’nın medyasını, tartışma üslubunu, insan hakla-
rı ve demokrasi demagojisini Batı’ya karşı kullanıyorlar. İslam’da talk show var mı?
İslam para va’detse- yalnız karın doyurmak için değil ama Eskimolar, Pigmeler de beceriyor
o işi- paradan bahsediyorum. Gerçek paradan yani bir Japon arabası, bir yazlık hatta belki bir tekne,
senede bir İtalya’ya, İspanya’ya turlarla da olsa seyahat, çocukların yurt dışında tahsilleri.
İslam bütün bunları va’d edebilse işi bitirirdi. Vaat etmiyor mu? Ediyor, ama Batı’ya karşı çıkarak
bunların mümkün olamıyacağını bilen toplumun orta ve üst sınıflarını tavlayamıyor. Çok enayice bir
siyasi bir stratejiyle kendi geleceğini en alt grupların ezilmişliklerine ipotek ediyor. Ezilmeyen üst
sınıflar ise, bütün bu vaatlerin ancak ve ancak Batılı kapitalist bir dünya ile bütünleşildiği zaman elde
edilebileceğini biliyorlar, ikna olmalarına imkan yok.
Halbuki Batı’yı karşılarına alan Türk-İslam sentezleri yerine Batı-İslam sentezi gibi ideolojiler
üretseler işi bitirebilirlerdi.
İslamcılarda, bilim yok, teknoloji üretimi yok, Nobelli beyinler yok, ülser mikrobunu laboratuvar-
da üretebilen araştırmacılar yok. İslamcı da çok iyi bilir ki, vaat ettiğini ancak Batı verebilir.
Kimsenin derdi İslam falan değil aslında, pastadan pay istiyorlar sadece.
Sen liberal demokrasi havariliğinde ne kadar samimiysen, onlar da İslamcılıkta o kadar sami-
miler.
İslam taze para vaat etmiyor ama Batı sayesinde şimdiye kadar oluşturulan paranın da hepsi-
ni İstanbullu laik, liberal ve züppe genç işadamlarına kaptırmamakta kararlı.
Ne kadar müslüman olsalar da Taklide, özentiye, cep telefonları ve internette sekse bayılıyor-
lar. İslam’mış ! Hadi canım sen de !
Güçlülerin,egemenlerin, insan kalabilme yetenekleri zamanla zayıflamaya mecburdur.
Bu dünya senin işadamı. Hem de tapusuyla senin, yatırım teşvikleriyle, endüstri ve kalkınma
ya tapan ideolojileriyle, daha çok araba, daha çok yol, daha çok otel, daha çok bulaşık makinesi
isteyen halklarıyla senin.
Daha çok üretim, daha çok tüketim, daha çok kalkınma ve ekonomik kalkınmanın hızı.
Sağcısı-solcusu, kürtçüsü-türkçüsü, islamcısı-laikçisi, faşisti-komünisti,kemalisti hepsi, kişi
başına düşen arabayı, elektriği, deterjanı ve çimentoyu artırmak istiyorlar. Ama aralarında bütün bun-
ları başarıyla gerçekleştirebilecek olan en büyük puşt sensin. Doğa böylesi bir muazzam ittifakın
önünde dayanabilir mi?
Herkesin şeytan’a taptığı bir yerde Allah ne yapsın yahu !


“Gelecek kuşaklar için yapıyoruz”. Yalanın en büyüğü. Gelecek için hiçbir şey yapma.
Çünkü o senin için hiçbir şey yapmıyor.
Etrafınıza bir bakın, lütfen, mirasçısı olduğumuz cehenneme bakın. Bu dünyayı bu hale kim
getirdi yahu. Babalarımız, büyükbabalarımız ve onların babaları. En az senin kadar cahil, egoist ve
hedonist bir yığın bunak.
Şimdi de kalkmışlar,ancak bir ayağı çukurda olan bunaklara has bir bencillikle bize torunları-
nı emanet etmeye çalışıyorlar. Nah geliriz bu oyunlara. Armut dibine düşer.
Hem Allah’a hem şeytan’a tapmamızı istiyorlar. Doğayı koruyacaklarmış.Sizi kim koruyacak
aptallar.
Sonuna kadar git bu işin. Altı milyar olan dünya nüfusu elli sene sonra on iki milyar olacak.
Hepsi televizyon, hepsi araba, hepsi bulaşık makinesine aç. Doldur gırtlaklarını. Tık tıkıştır.
Libaral kapitalizm ve teknoloji elele verirlerse üstesinden gelemiyecekleri iş yoktur.
Sosyal patlamalar olurmuş. Son ikiyüz senedir hep böyle diyorlar. Boşver.Demorasiyle ona
da bir çare bulunur.
İşçiler, müşteriler,bilim adamları ve hepsinin efendisi olan biz işadamları, bu dünyanın içine
hep birlikte ettik ve daha çok edeceğiz. Çünkü ne biz doyduk, ne de bu toprak tükendi. Servet ve
kudret uğruna ruhunu sattın zavallı adam.
Artık yorucu bir günün arkasından çayırlarda hep beraber şarkı söylemiyoruz, bütün aile bir
ateşin etrafında toplanmıyoruz. Komşularımızın çocuklarına göz kulak olmuyoruz, hatta onları tanımı-
yoruz bile. Hasretle sarıldığımız dostlarımız artık yok. Peki ne kaldı geriye. Para, münasip bir yerine
sok onu.
Bir orospunun, bir inşaat işçisi, bir avukat veya köşe yazarından ne farkı var. Hepimiz vücudu-
muzun bir kısmını satarak geçiniyoruz. Kimimiz kollarımızı, kimimiz beynimizi,kimimiz bedenimizi.
İş dünyasında kandırmak ve yalan herşeydir ve şarttır. Yalan söylemen gereken adama yalan
söylerken yüzün kızarmamalı, çünkü karşındaki de ya yalancı bir işadamıdır ya da sana muhtaç bir
ezilen. Herkes oyunun kurallarını bilir. İş dünyasının besmelesi yalandır.
Özel hayatında sevdiklerine, eşine, sevgiline, çocuklarına yalan söylememelisin, derler.
Olur mu böyle şey? Asla olmaz.
İş yerinde durmaksızın yalan söyleyen- işçisini,ortağını, müşterisini kandıran- muhakkak evin-
de de yalan söyler. Eşini ve çocuklarını da sonunda kandırması kaçınılmazdır. Hem işadamı hem
insan olunamaz.

Mutlu olup olmamak önemli değildir. Mutluluğa layık olmak önemlidir. Mutlu olmak istiyorum
diyen adama önce bir sormak lazım. Sen mutluluğu hak ettin mi? Bakalım. Hak edebilmenin şartı
ise erdemli olabilmektir. Erdemsiz insanın serveti, sihhati veya kudreti onu hiçbir zaman mutlu yap-
maya yetmez. Oysa erdemli insanlar zindanlarda bile mutludurlar. İşte bunun için atalarımız, hangi
ekonomik ve siyasi sistemin en zengin ve en mutlu toplumu doğurabileceği sorusu ile hiç ilgilenme-
diler. Onlar, hangi ekonomik ve siyasi sistem, en erdemli insanı yaratır diye sordular.Çünkü ancak
erdemli insanların çoğunluğu oluşturacağı ve ancak erdemlilerin yöneteceği bir toplum en mutlu ve
en zengin toplum olabilir.
Servet, aptalların yegane erdemi, erdem ise akıllıların yegane servetidir.
“Vita non est vivere sed valere” Hayat sadece yaşamak, yaşayabilmek değildir, enayiler.
Bunu zaten örümcekler, karasinekler ve kertenkeleler bizlerden daha iyi başarıyorlar.
Hayat, yaşamaya layık olmaktır.
Mutluluk kötü bir maldır. Depolanamaz. Mutluluğun bir kısmını mutsuz olduğun zamanlarda
kullanmak üzere biriktiremezsin. Mutluluk anlık yaratılan ve hemen tüketilen bir şeydir. Oysa başarı,
servet gibi iyi bir maldır. Birbirinin üstüne eklenebilir, stoklanabilir.
Bütün varoluşun, erdemsizliğin çeşitleri ile dolu olsa da genç işadamı, henüz kimse erdemsiz-
likten ölmedi. Üstelik bugün erdeme senden çok daha yakın duranların- Salı pazarındaki teyzelerin,
emekli edebiyat öğretmenlerinin, yayladaki çobanların, senfoni orkestralarındaki üçüncü kemancıların-
modernliğin bütün kışkırtmalarına rağmen halim-selim kalma erdeminde ısrar edenlerin- fikrini kimse
sormuyor. Hırssız, iddiasız ve size göre başarısızların sesi yok.

İlerlemeliymişiz. Kalkınmalıymışız. Uygar bir sanayi ülkesi olmak için çok ama çok çalışma-
lıymışız…Sabah yedi akşam yedi haftanın beş günü…Ve trafikte geçen zamanımız için hiçbir ücret
talep edemezmişiz.
Terbiyeli, uslu, efendilerimize karşı saygılı yurttaşlar olursak bir kat, bir araba ve arada sırada
Güney’de onbeş gün bir tatil ile ödüllendirilecekmişiz.
Keza bir gün, biz de efendi olursak yaşantımızın emrimizde çalışacak iş kölelerinin yaşantı-
sından hiçbir farkı olmayacakmış.
Ne yaparsak yapalım, ne kadar güçlü olursak olalım, kıçımızı yine Allah’ın her günü ofisten
arabaya, arabadan gürültülü lokantalara veya bir başka efendinin iğrenç sofrasına taşımalıymışız.
Yirmi defa gördüğümüz Paris ve Londra’yı yirmi kez daha görmeliymişiz.
Bir milyon dolarımızı on, on milyon dolarımızı da yüz yapmak için kıçımızı yırtmalıymışız.
Yüz milyon naktimiz olduğu zaman da kimsenin bizi iplemediğini görüp hiddetten kudurmalı ve o
hırsla gözümüzü milyarlara dikmeliymişiz.
Kişi başına şu kadar elektrik şu kadar bilgisayar, bu kadar cep telefonuymuş.
Dünyanın içine ettiniz. Ulan siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Pezevenk herifler.

Demokrasi, laiklik, kemalizm sadece mutlu bir azınlığın faydalandığı maskelerdir.
Bizim hayatımızda herhangi bir iyileştirme sağlamıyor bu kavramlar.
Düşüncesi, kendini aşamıyan, cemaatini, toplumunu, veya yaşadığı coğrafyayı aşamıyan
insanlık.

Meydanlara asılan bir pankartta: “70 yıldır Cumhuriyetle mutluyuz” yazıyor. Şimdi bu sloganı
biraz irdeleyelim. Eğer gerçekten Cumhuriyetle mutluysak bunu meydanlara asmaya ne gerek var?
Yoksa cumhuriyetle mutlu olmayanlar mı var aramızda? Veya mutluluğa karşı olanlar mı var?
Nedir cumhuriyet? Halkın kendi kendisini yönetmesi, halkın iradesinin yönetimi belirlemesi
değil mi? O halde halk kendi kendisini yönetmeye mi karşı? Eğer öyleyse bu pankartlar ne işe yara-
yacak? Bu nasıl bir halktır ki, kendisinin söz sahibi olduğu ve kendisini mutlu ettiği bir yönetimi
benimsemiyor. Bunda bir bit yeniği var. İkinci bir ihtimal daha var. O da bu yönetimin gerçekten cum-
huriyet olmadığı. Dolayısıyla birileri bize bu yönetimi cumhuriyet diye yutturuyor. Ve bunun için de
bu tür telkinlerle bizim onlara inanmamızı sağlamaya çalışıyorlar.Eğer cumhuriyet bizi gerçekten
mutlu etmişse, birileri çıkıp bunu ispat etmeye gerek duymaz. Zaten kimsenin de böyle bir görevi
olamaz. Mutlu olup olmadığımıza birileri karar veremez. Buna hakkı da yoktur.Mutluysak o zaman
zaten bizi mutlu eden faktörler ne ise onlara karşı saygı besleriz. Ve korumak için çaba sarfederiz.
Yok eğer mutlu değilsek birileri bize bir şeyleri mutluluğun kaynağı diye dayatamaz.Çünkü burada
geçerli olan iddia değil, realitedir. Realite olarak mutsuz olduğumuzdur.
Günlerce yiyecek bir şey bulamayan bir insana, hayır sen aç değilsin ve sağlıklısın demek
gibidir bu.
Burada asıl mesele cumhuriyetle ilgili değildir. Tartışılan cumhuriyet değildir. Hiç kimse kendi-
sinin söz sahibi olduğu ve kendisini mutlu kılacak bir yönetime karşı olamaz.Ama o yönetimin cum-
huriyet olup olmadığıdır tartışılan. Bu açıdan bakınca Türkiye’de halkın söz sahibi olduğu bir yönetim-
den kesinlikle bahsedilemez. Seçimlerin olması o ülkenin cumhuriyetle yönetildiğinin hiçbir zaman
göstergesi değildir. Bu tür ülkelerde halk sadece bir piyon olarak kullanılır. Bütün partiler aynı resmi
ideolojiye iman etmek, evet demek zorundadırlar. Aralarındaki fark parti isimlerinin değişik olması
ve ülkeyi daha iyi yöneteceklerine dair olan iddialarıdır.
Bizim cumhuriyetle bir problemimiz yok. Bizim sıkıntımız, birilerinin diktatörlüğü bize cumhu-
riyet diye empoze etmesinden, despot ve dayatmacı rejimlerini bize cumhuriyet diye yutturmak
istemesinden kaynaklanıyor. Öte yandan diktatörlük sadece bir kişinin ülkeyi tek başına yönetmesi
değil, aynı zamanda tek bir görüşü, tek bir ideolojiyi bütün topluma devlet güçleri vasıtasıyla dayat-
masıdır. Devletin tek tip insan yetiştirmek istemesidir. Bu bir devlet anlayışı değil, bir aşiret anlayışıdır.
Devlet, vatandaşının neye inanıp neye inanmayacağına, nasıl yaşayıp nasıl yaşamıyacağına,
neyi düşünüp neyi düşünmeyeceğine karar veremez. Devlet sadece vatandaşına hizmet için vardır.
Asli görevi budur. Bu görevini yapamayan devlet, üstüne vazife olmayan işlere karışıyor.
Amaç insandır. Devlet ise araçtır. Araçlar amaçlar içindir, amaçlar araçlar için değildir.
Devlet, benim için vardır, ben devlet için var değilim.
İşte vatandaş devlete boyun eğiyorsa, devlet vatandaşa zorla bir şeyler dayatıyorsa, orası
diktatörlüktür. Yönetimin bir kişinin veya bin kişinin elinde olması bu durumu değiştirmez.
Devlet, vatandaşının siyasi, sosyal, ekonomik, ahlaki ve hukuki taleplerine cevap veriyorsa,
onun temelden, yani insan olmaktan doğan haklarına saygı gösteriyorsa ki, Bunlar: Din özgürlüğü,
can güvenliği, mal emniyeti, nesil emniyeti, akıl,düşünce özgürlüğüdür. Orada gerçek anlamda bir
cumhuriyet ve demokrasi yönetiminin varlığından bahsedilebilir. Aksi halde benim inancımı, düşünce-
mi, yaşam tarzımı devlet belirliyorsa o yönetim şekli despot bir yönetimdir. Ve o devlet despot,dikta-
tör, totaliter, ceberut bir aşiret devletidir.
Demokrasi, en kısa tarifi ile: Halkın devlete değil de, devletin halka tabi olduğu yönetim şekli.
Demokrasi kesin doğru diye bir şey kabul etmez. Her görüşe karşı olabilir de olmayabilir de gözüyle
bakar. Bu yüzden her türlü görüşe serbestlik tanır. Kendisi taraf olmaz. Demokrasi görüşlerin, düşün-
celerin tartışıldığı bir arenadır. Demokrasiyi uygulayan yönetimler bu görüşlere müdahele etmediği
gibi taraf ta olmazlar. Dini inançlara yönelik kısmı laiklik, ekonomiye dönük kısmı liberalizmdir.

M. Kemal, Erzurum’dan buralara (İzmir) kadar düşmanı yurdumuzdan kovmak için geldik, ve
işte artık, onları denize döktük. Ama bu sefer de buradan geriye, ta Erzurum’a kadar yeni bir cephe
açıyoruz. Çünkü şimdi temizlenmesi gereken asıl düşmanlar gericiler,şeriatçılar.demiştir.(Falih Rıfkı)
İnönü, II. İnönü savaşı’ndan dönüşte komutası altındaki subayları toplayıp onlara düşmanlarını
bir bir sayar. Bizzat kendi ağzından aktarılan anılarında bu düşmanların en büyüğü olarak da müslü-
man halk gösterilir.”Bana bakın dedim, kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” (Ulus gazetesi,17

Kültürel bağımsızlık- Ekonomik bağımsızlık- Siyasi bağımsızlık gibi temel politikalardaki
tercih mes’elesi o ülkenin değişim politikasını belirler.

Siyasi hizipleşmelerde halkın menfaati,parti menfaatlerini gözetmeye döner. Parti menfaati de
parti liderlerinin şahsi menfaati haline gelir. Toplumun davaları, ticaret,tüketim ve pazarlık borsasında
kar sağlayan bankonotlar haline gelir. Dünün düşmanları bugünün dostları, bugünün dostları yarının
düşmanları haline dönerler. Böylece bu siyasi grupların düşünce ve inançlarından bazı isimler ve
yalancı sahte sembollerden başka hiçbir şey kalmaz.

Asyalı sosyolog Renault fabrikasının müdürü mösyö, biz bu insanları huzursuzluğa ve bizim
gibi sorunlara mahkum ettik. Oysa Afrikalının arabaya ihtiyacı yoktu ki, deyince: Müdürün verdiği
cevap şu olmuştur: “Biz at üretmiyoruz, araba üretiyoruz. Arabamıza Pazar bulmak için bu kabilenin,
Afrika’nın ve bütün dünyanın kültürünü, alışkanlıklarını, zevklerini değiştirmek zorundayız. Temelde
bizim uğraşımız ve gayemiz budur.

Türkiye’nin “Solcu”ları gericidir. Üretim güçlerinin gelişmesinden yana değilllerdir,tek merkez-
li, yukarıdan aşağı otoriter bir örgütlenmenin savunucusudurlar.Halkı yönetilecek sürü olarak görürler.
Türkiye’nin ilericileri “Sağ” cenahta görülen geniş islamcı halk kitleleridir. Onlara bu niteliği
kazandıran, onların değişmeye ve gelişmeye, dönüşmeye açık olan sosyal, ekonomik istekleridir.
Bu istekler üretim güçlerini geliştiricidir. Toplumdaki monolitik iktidar yapısını çatlatıcı ve çoğulcudur.

Devlet esasen bir hükmetme aracı olmayıp, hizmet görme aracıdır. Ortak üretimi ve savunma-
yı sağlamaktadır.

Parti kavramı metropolden ithal edilen bir kavramdır. Modern mücadelenin aracı olan partiler,
köleliğin, uşaklığın, değiş tokuşun, zanaatçılığın ve borsa işlemlerinin birbirine karıştığı kaypak ve
dengesiz bir ortam ve belirsizlik üzerine kurulmuşlardır.

İnsanların beyinlerine seslenen şeyler yapınca aç kaldık, kıçlarına seslenen sandalyeler
yapınca karnımız doymaya başladı.(sandalye üretimine başlayan bir san’atçının hocası tarafından
eleştirilmesi üzerine bu sözü söylüyor.)

Türkiye’nin mes’elesi şu veya bu şahıslarla ilgili bir hal değildir. Mes’ele iki asırdan beri gelişti-
rilen ve memleketin bünyesine musallat edilen bürokratik zihniyetle ilgilidir.

Milyonlarca lira yarım yüzyıllık geçmişin kutlanması için, harcandı. Birkaç bin katmerli ense,
birkaç bin değirmen göbek, birkaç bin patlak dudak ellerinde Champagne, wisky, votka,martini,
cin,rom, cognac,armagnac, punch….kadehleri<<Yaşasın cumhuriyet>> diye haykırışıyorlar,neşeyle.
Yalnız birkaç bin kişi mi, yalnız bu ense, göbek ve dudak sahipleri mi, milyonlar aynı hitabı tekrarlı-
yor. Yaşasın cumhuriyet.
Faizci, tefeci elinde inim inim inleyen, daha mahsülü yeşermeden, aracıya ucuz bir bedelle
kaptıran yokluk içindeki üretici köylüler.
Sosyal güvenliğin <<S>> sinden, asgari ücretin <<a>> sından haberi olmayan dudakları çatlak,
tabanları yarık tarım işçileri.
Köylerinden birkaç dilim kuru ekmek için ayrılıp büyük şehirlerin kıyılarına gece karanlığında
kondurdukları evlerde yaşayanlar, yani büyük şehir paryaları.
Bütün nutuklara, vaadlere rağmen, hala cehaletle koyun koyuna, yol, su, mektepten yoksun,
yurt dışına beyinlerini göçüren hekimlerimizin peşinden gidemediği için sağlıksız<<köylü efendimiz>>
Enerjilerini Türkiye’nin imarı için sarfetmeleri gerektiği halde her ne hikmetse Almanya,Belçika,
ve hatta Avustralyalarda beynelmilel kapitalizmin kanlanması, göbek bağlaması için ölümcül bir gay-
retle çalışan işçilerimiz.
Kafaları hiçbir şekilde insan olmak haysiyetini duyurmayacak şekilde üst üste istif edilmiş
malumatlarla meşgul edilip, çağını kavramasına yarayacak milli tarih bilgisini alması bile menedilen
milyonlarca öğrenci.
Üniversite kapılarında, kendileri adına oynanan kumarın sonuçlarını, bir istikbal ümidi olarak
bekleyen, yurdun dört bucağından kopup gelmiş gençler.
Ve daha nice ezilmiş, maddi ve manevi sefalet içine gömülmüş milyonlarca halk.
Hançerelerini yırtarcasına, göğüslerinde tek milimetre küplük hava bırakmazcasına, yeni
günlerin şafak pembeliğinde….Yaşasın cumhuriyet, diye bağırıyorlar. Yaşasın cumhuriyet.

<<Halkçıyız>> denirdi. Afişler, pankartlar, gazete, dergi, kitap,radyo…Halkçıyız, derdi.
Halkımız bu <<Halkçılık>>tan kahrolurdu. Halkevlerinde,<<palas>> larda bu beylerin düzenlediği
baloları halkımız kapı aralığından bile göremez, esasen bu rezaletleri görmek de istemezdi.
Bürokrasi lüks tüketimdeyken, sefalet sokaklarda kol geziyordu. Ekmek derdindeydi halkımız.
<<Milliyetçiyiz>> denirdi. Hemen bütün haberleşme araçları, bütün resmi ağızlar tekrarlardı.Milliyet-
çiyiz. Sonra <<Latin alfabesi>>, <<Fransız metrik sistemi>>, <<Frenk şapkası>>,<<İsviçre medeni
kanunu>>, <<Gregoryen takvimi>>, <<Kilise müziği>>, <<Amerikan cazbantı>>, <<Batı klasikleri>>.
vs.vs. Vekhasıl kültürün her sahasından günlük hayata ait her türlü davranışın taklide, Batı taklidine
dayandığı bir vasat özlenir ve istenir, aksine her davranış mahkum edilir, tahkir edilirdi.
<<Layikiz>> denir denmez bütün gırtlaklar çatlarcasına gerilir, matbaalarda en büyük putonun
da büyüğü hurufat baskıya geçer, radyoda en gür sesler haykırırdı. Halkımız kendisine gerici,mürteci,
yobaz, çöl kanununa uyan cahiller diyen bu kendinden olmayanlara tebessümle mukabele ederdi,
Şimdi boğazı yabancı lokmasına, sırtı Amerikan hırzmasına, gönlü Frenk yosmasına, beyni
yabancı kusmasına alışmış komprador bürokrasinin dilinden düşürmediği bir söz var.
Şimdi yabancı sermaye beslemesi gayri milli basının rotatiflere, saatte binlerce devir yapıp,
on binlerce renkli renksiz, sayfa basan baskı makinelerine aktardığı bir tabir var.
Radyolarda program sinyali, televizyonlarda program arası diası yerine kullanılan bir slogan var.
Çağdışı, hitabı. Birgün halkımızın işe talimli bileklerinden, aydınlık kafasından, imanlı göğsünden,
tecvidli ve tevhidli ağzından yankılanarak tekrar sahiplerine dönecektir.
Halkımız, müslüman halkımız, iman dolu sinesinden kopan narasıyla, bileklerinden taşan
güçle beyninden yankılanan kıvılcımla <<çağdışı>> hitabını bürokrasinin ikiyüz yıldır utanmayı unut-
muş suratına çarparak, bütün hayvanat, ins ve cin ne idiğü belirsiz bir hilkat garibesine dönüşecek
bu mahluku ibretle seyredecektir.
Gerçekte çağdışı bürokrasidir. Halkımız batılılaşma süreci boyunca artan, bir şekilde maddi
ve manevi sefalete mahkum edilirken, belli bir bürokrat kesimle bürokrat yaratığı burjuvazi lüks tüketi-
me yönetilecek gelire sahip olmuştur. Halkımız kendini sefalete mahkum edenlere karşı öz benliğiyle,
karşı çıkınca bunun adı irtica, gericilik, çağdışılık olmuştur. Oysa gerçek irtica, gericilik, gerçek çağ-
dışılık halkı sefalete mahkum etmek, onu yabancı kültürlerin ve iktisatların oyuncağı yapmaktır.

İlim, bilim, terakki, ilerleme, teceddüt, yenileşme. Bunlarla varılan nokta her bakımdan
<<yamalı bohça>> bir toplum sergiliyor. İkiyüz yılın en orijinal eserleri hangileridir? Hangi sanat dalın-
da zirvelere tırmanıldı? Hukukta, iktisatta, fende….durum daha mı başka? Tıpta olanlar nedir?
Hala insanlar aynı acılarla ve aynı hastalıklardan ölüyorlar.
Ya da insanımız daha mı şahsiyetli geçmiş asırlara göre? Daha mı fazla iç huzura sahip?
Yoksa daha mı müreffeh? Daha mı öndeyiz başka toplumlardan? Daha adil bir toplumda mı yaşıyor-
uz? Aydınlarımız hala şikayetçi…Ama bu tablo onların eseri değil mi?
Herkes birilerini suçluyor: Bir banker okulları suçlu buluyor. Bir öğretmen ise politikacıları
suçluyor.<<Hükümet mevkiinde böylesine ehliyetsizlik olduktan sonra, yurttaşlardan ne bekleye-
biliriz? Üstelik, eğitim için yeterli tahsisat ayrılması konusundaki meşru taleplerimize de karşı çıkı-
yorlar. Her okul için bir kompüter cihazı alabilsek>>
Bir zındık ise kiliselere kabahat buluyor: Halkın kafasını daha iyi bir dünya masallarıyla doldu-
ruyor, onları gerçeklerden koparıyorlar.
Bir din adamı ise radyo, televizyon ve sinemayı suçluyor. Modern hayatın birçok eğlence
vasıtası halkı kilisenin ahlaki telkinlerinden uzaklaştırıyor.
Bir sendikacı yönetimi suçlu buluyor.
Geçimi sağlayacak bir ücreti ödemiyecek kadar aç gözlü- insan bu ücretle açlıktan kıvranırken
işiyle hiçbir surette ilgilenemez.
Bir yönetici de sendikaları suçluyor:
İşçi hiçbir şeye aldırmıyor. Artık ücret artışından, tatilden ve emekli aylıklarından başka bir şey düşün-
müyor. Bir ferdiyetçi ise refah-devletçiliğinin genel bir ilgisizlik, umursamazlık ortamı yarattığını
söylüyor.
Sosyal yardım işleriyle uğraşan birisi de ev hayatındaki ahlaki gevşekliğin ve ailenin dağılma-
sının işde sorumsuzluk yarattığını söylüyor.
Bir psikolog, erken yaşta cinsi içgüdülerin baskı altına alınmasının, suçluluk duygularının bir
karşılığı olarak, şuuraltında gelişen bir başarısızlık arzusuna yol açtığını söylüyor.
Bir filozof ise: İnsanlar beşeri yaratıklardır. Kazalar önlenemez, diyor.
Değişik birçok izahın mevcudiyeti hiçbir izah olmaması kadar kötüdür.
Ehliyetsizliği hiçbir zaman anlıyamıyacağımı hissetmeğe başlamıştım. Bir anda, göz kamaştı-
rıcı bir aydınlanmayla, okulların niçin irfan bahşetmediğini, hükümetlerin neden düzeni sağlayamadı-
ğını, mahkemelerin niçin adalet dağıtamadığını, refahın neden saadet getirmediğini, ütopik tasarıların
neden asla ütopyalar yaratmadığını öğrenmeyi göze alabilir misiniz? Okumaya devam etmekle ilgili
kararınızı sonradan geri alamazsınız.
Eğer okuyacak olursanız, şimdi içinde bulunduğunuz mutlu cehaleti bir daha elde edemez-
siniz. Bir daha üstlerinizi asla düşüncesizce yüceltmez veya astlarınızı aşağılayamazsınız, asla.
Okumaya devam etmekle ne kazanacaksınız? Kendi ehliyetsizliğinizi yenerek ve diğer insan-
ların ehliyetsizliğini anlayarak işinizi daha kolaylıkla yapabilir, fahiş hatalar yapmaktan kaçınabilirsiniz.
Boş vakitletrinizi hoşça geçirebilirsiniz. Dostlarınızı hoşnut eder, düşmanlarınızı alt edebilir,
çocuklarınızı etkileyebilir, ve evlilik hayatınızı güçlendirip canlandırabilirsiniz.

Her yerde ehliyetsizlik vardır. Tembel ve küstah devlet memurları, ürkek davranışları kahraman-
lık nutuklarına ters düşen komutanlar. Ruhen köle oluşları gerçek bir yönetici olmalarını engelleyen
amirler, saygısızdır. Ahlaksız din adamı, tefessüh etmiş hakim, bir sözü diğerini tutmayan avukat,
yazamayan muharrir, ve imla bilmeyen öğretmen, sandığınızdan çoktur.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” mi? Hayır.Çünkü bilim bir sürü yöntemden sadece biridir.

Eğer nereye gittiğinizi bilmezseniz, muhtemelen bir başka yere varırsınız.
Biz hepimiz kendi zekamız ve kendimizi yükseltmeye vakfetmemiz yüzünden mahvolmuşuz.
Yirmi otuz yıl kadar önce kristal berraklığındaki göller, serin, duru akarsularla süslüydü, ülkemiz.
Toprak sağlığa faydalı yiyecekler üretiyordu. Yurttaşlar kırların sakin güzelliğine kolayca girebiliyordu.
Artık göller ve akarsular lağım çukuru olmuştur. Hava duman, kurum ve sisle zehirlenmiştir.Toprak
ve su, bulaşıcı hastalıklara karşı yapılan ilaçlamalarla zehirlenmiştir. Bu yüzden kuşlar, arılar,balıklar
ve sığırlar ölmektedir. Kırlar, çöpler ve eski otomobillerin atıldığı bir mezbelelik halini almıştır.
Terakki bu mudur? Öylesine terakki ettik ki, artık insanın hayatta kalma imkanından bile emin bir
şekilde bahsedemiyoruz. Bu asrın ümitlerini yıktık. Ve ilmin mucizelerini, nükleer bir yangının bütün
insan soyu için bir ölüm tuzağı olabileceği bir korku hücresi haline getirdik. Eğer bu terakki için
hararetle planlamaya, icat etmeye, inşa ve yeniden inşaa devam edecek olursak Topyekün Hayat
ehliyetsizliği seviyesine ulaşacağız.

İnsan en kolay mülkiyet yoluyla esir olur. Para ne kadar çok birikirse, vazgeçmesi o kadar
zor olur. Sen parayı değil, para seni kullanmaya başlar. 1929’u hatırlayanlar bilir.İntihar edenler
milyonerlerdi, yoksullar değil.

Türk’e uyacak rejim yoktur, kendisini “komünist” olarak tanımlarken,yönetime kızkınlığının
nedeninin kapitalistlik emellerini gerçekleştirememek olduğunu görürsünüz.”eşitsizlik” e kızdığına
inanır ama karşı çıktığı eşitsizlik, kendisine fazladan çıkar sağlamayan eşitsizliktir.Türk sadece
kendisine yapılan haksızlıkları düzeltecek bir hükümet değil, ona herkese verdiğinden daha çok bir
şeyler verecek hükümet ister.>>

M. Kemal Ankarası, pozitivistti. Müslümanları tasfiye etmek için pozitivizmi ileri sürdü.
Ve başardı. Ancak, pozitivizme gelen toplum, burada kalamaz. Mutlaka maddeciliğe geçecektir.

Bizim, hiçbir şeyin hakkını vermeyen bir toplum olduğumuz-sür-git-miş gibi yapan,bir toplum-
rasyonel-miş gibi yapan, dindar-mış gibi yapan, namusluy-muş gibi yapan, bilgiliy-miş gibi yapan,
bir toplum. Hep miş gibi, rencide olmuş gibi, bıçak kemiğe dayanmış gibi, isyan eder miş gibi,
inanır mış gibi, hatta eğlenir miş gibi yapıyoruz. Kim daha iyi…miş gibi,yaparsa, o kazanıyor.

Türk toplumunun % 28’ini “dinci muhafazakarlar”, % 45’ini “gelenekçi muhafazakarlar”,
% 27’sini ise liberaller, oluşturuyor.
Dinci muhafazakar: Kendisine müslüman diyen kişinin, dinin gerektirdiği ibadetleri eksiksiz
yapması gerektiği düşüncesindedir.
Gazete, dergi okuma alışkanlığı yoktur. En prestijli meslek doktorluk ve öğretmenliktir.
Tatil kavramı aile ziyaretleriyle sınırlıdır. Hediye verme alışkanlıkları gelenekseldir. Doğum günü
kutlaması yok. En önemli sorunu ekonomik.İyi bir iş bulamamaktan yakınmaktadırlar. Hayattaki
öncelikli amaçları zengin olmaktır. Ancak bu amaç eğitimi arttırmak şartıyla özdeşleştirilemez.
Öte yandan, zegin olmak gayretleri ailelerinin şartlarını iyileştirmek istemelerine sıkı sıkıya bağlıdır.
Gelecekleri hakkında iyimser değildirler. Dinci muhafazakarlar, oy vermeyi düşündükleri partilerden
her şeyden önce hayat pahalılığına çözüm bulmasını, daha iyi iş imkanı sağlamasını beklerler.
Bazı ahlaki değerleri gözetmesini isterler. Piyasa ekonomisine henüz entegre olmuş değillerdir.
Altın ve döviz tercih ettikleri yatırım araçlarıdır. Banka kullanımı çok düşük düzeyde kalmaktadır.
Dinci muhafazakarlar, Türk adalet sistemine ve teröre karşı daha duyarlıdır.
İlginç olan diğer bir bulgu da, bu kümenin değer yargılarına göre devlet memurlarına bahşiş
vermek onaylanır bir adettir.
Toplumun % 45′ ini teşkil eden gelenekçi muhafazakarlar’ların yarısından fazlası kadınlardır.
Bu kümede, erkek, tedarik edici / koruyucu / baba niteliğini kaybetmektedir.”Devlet” kavramı önemi-
ni sürdürmektedir. Merkes partileri çizgisindedirler. Gelenekçi muhafazakarlar, kendisine müslüman
diyen birisinin islamın gerektirdiği ibadetleri eksiksiz yerine getirmesi gerekliliği hususunda, bir önce-
ki küme kadar katı değildirler. Kendileri de kurallara dinci muhafazakarlar kadar uymazlar.
Türkiye’nin Avrupa topluluğuna girmesini islam ülkeleri ile, kurulacak ittifaka tercih ederler.
Dinci muhafazakarlara kıyasla, ekonomik nosyonları daha gelişmiştir. Altın ve döviz fiyatlarını daha
iyi bilirler. Banka kullanımı yaygındır.
“Liberaller” modernizme en açık kümedir. Ağırlıklı olarak lise ve üniversite mezunudurlar.
Erkeğin evin kayıtsız şartsız reisi olduğunu düşünmedikleri gibi, babaya geleneksel görevleri de
yüklemezler. İslamı pek önemsemezler. Dini ibadetlerde lakayttırlar. Avrupa topluluğuna katılmayı
şiddetle benimserler. Düzenli gazete, dergi okuma oranının en yüksek olduğu küme bu kümedir.
Liberaller kentsoyludurlar. Tatil yapma alışkanlıkları yaygındır. Doğum günü, yılbaşı gibi Batılı adet-
leri benimsemişlerdir. Batı kökenli müzik tercih ederler. Geleneklere karşıdırlar. Altın fiyatlarını değil,
döviz fiyatlarını izlerler. Diğer iki tipolojiden daha fazla banka kullanırlar.

Dünyanın şu durumunda ‘sanat’ akılalmaz bir lükstür. Söyler misin, ne işe yarar San’at.
Hangi görevi üstlenir? Sorumluluğu nedir? Hiç. Oysa, bir görevi olmalı, bir misyon yüklenmeli.
Değise, sanat lükstür. Birkaç gün önce ufacık bir bebeğin karaciğerini değiştirdiler.
Milyonda bir ihtimal için, milyonlarca dolar harcama, binlerce insan, bir o kadar iş gücü.
Sonra yine aynı hastahanede, hemşireler ve doktorlar greve gitti. Düşün, bir doktor iyileşeceği kesin
bir hastaya bakmak, beş on çocuğa aşı yapmak dururken, neden karaciğer transplantasyonu gibi
afaki bir işe zaman ayırsın? Neden bu işe o kadar para ayrılsın da, hemşireler parasızlıktan greve
gitsin? Neden? Çünkü moda, çünkü işlevsel olsun olmasın, ün kazandırır. Sanat gibi.
Başlarını sokacak dam bulamayanlara, yoksullara, ne yararı var benim sanatımın? Hayır,en mükem-
mel sanat eseri, bir kadının tek bir gözyaşına değmez. Sanatçı da pekala herkes gibi gidip toprak
kazabilir, duvar örebilir. Sanat insanlara üstünlük taslamak demek değildir. Sanat, ibadet gibi, dua
gibi, doğruya biat etmek olmalıdır. Ama günümüz sanatı insanoğlunun masumiyetini sömürür.
Günümüz sanatçıları istismarcıdırlar, spekülasyon yaparlar. Kütle üretimi başladığında, üreticiler
robotlaşırlar.Bu otomobil üretiminde de böyledir. Resim üretiminde de. Ressamlar, müzisyenler,
hatta romancılar, kendi kavramlarını üretmek yerine, üretilen kavramların illüstratörleri olur.
başkalarının ürettikleri kavramları resimlerler. Topluma yararı olmayacaksa, sanat varsın olmasın.
Topluma yararı olmayacaksa, hiçbir şey yapmamak daha iyi.

Malumatı, bilgiden ayırmak gerek! ‘Bilgi’ esasa, öze dönük, hayatın bütünüyle çakışan, hayata
asılan, hayatı açıklayan, yorumlayan, aydınlatan “ışık”. Malumat ise öğretilmiş, belleğe stok edilmiş,
ama hayata iğreti duran kazanımlar bütünüdür. “malumat” sahibi olmak erdem değildir. Tersine,amaç-
sız “malumat” insanların zihni ve ahlaki masumiyetlerini kaybetmelerine neden olur.”malumat”çılar
asla kullanılmayan eşyalarla tıklım, tıklım dolu bir odada, her an bir şeye çarpıp devirmek korkusuyla
hareket edemiyen, iğdiş edilmiş istifçilerdir. Malumat istifçilerinin haşir neşir oldukları dışkı, yaşanan
gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan, yaşayan insanın gerçeği ile çakışmayan, ona hizmet etmeyen
bilgi kırıntılarıdır.

Bir milyondan fazla yüksek okul öğrencimiz var, eğitimimiz yalan, yüzbinlerce camimiz var,
müslüman olduğumuz yalan. Milyonlarca liralık matbaalarımız var, gazeteciliğimiz yalan, hükümeti-
miz var, iktidar olduğu yalan, Türkçe konuşuruz, birbirimizi anladığımız yalan, metrelik cetvelimiz var,
yüz santim olduğu yalan, kilogram kullanırız, bin gramı doğru tarttığımız yalan. Dünyanın en eski
milletlerindeniz, tarihimiz yalan. Nato’nun en büyüğü ordumuz var, ülkemizi savunabileceğimiz yalan.
Cumhuriyetiz, demokrat olduğumuz yalan. Konukseverliğimiz ünlüdür, birbirimizi sevdiğimiz yalan.

Sana “Ayşe ahlaksız bir kadındır” desem, ilk akla gelen Ayşe’nin kocasını aldattığı olur. Oysa,
ben, “Ayşe ahlaksızdır, çünkü muhasebeciliğin M’sinden anlamadığı halde, muhasebeci geçinir”
demek istiyor olabilirim. Aynı şekilde falan profesör ahlaksızdır dediğim zaman, illa da o adam yolsuz-
luk yapıyor demiyorum. Son on yıldır bir tek kitap okumadığı halde, hala ameliyat yapma cür’etini
kendisinde buluyor, tembelliğinin masada bıraktığı canlara kayıtsız kalabiliyor, diyorum.
Bu yetersiz insanlar zamanla öyle bir şebeke, bir mafya oluştururlar ki, iktisattaki kötü paranın
iyi parayı kaçırması ilkesi gibi, “sahici” profesörlere, hatta “sahici” profesör olma yolundakilere geçit
vermezler. Zabıta, rüşvet almayanı barındırmaz. Politika, yalan söylemeyeni, piyasa, sözüne sadık
tüccarı. Ayakta kalan, ayakta kalmaya en layık olan değil, tam tersine, en zayıf, en yetersiz olandır.
Batılıların negative selection: Makus seçim dedikleri şey. Türkiye’de ahlaklı insanların”yaşam sahan-
lığı” nın tehdit altında olduğu bir vaka. Namussuzlar, namusluları,ayaklarına dolaşamayacakları bir
yerlere sürmüşlerdi.

Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala,
hem de alçaktır. Bir adamın “Benden başka herkes aldanıyor demesi zor şüphesiz, ama sahiden
herkes aldanıyorsa, o ne yapsın? Sonuçları ne olursa olsun, insanın doğru bildiğini söylemek ve
yapmakla yükümlü olduğuna inanmak lazım.

Eşitlik ilkel bir paylaşım biçimidir. Eşitlik fiilen mümkün olmayan bir kandırmacadır.
İnsanlar kardeştirler ama eşit değil. Küçük kardeşiyle boks yapmaya kalkan bir ağabey düşünsene.
Eşitlik denen şey güçlülerin güçlü olma sorumluluklarını sırtlarından atmak için sığındıkları bir kavram.
İnsanın optimam pay alması başka şey, eşit pay alması başka şeydir.Eşitlik olsun diye, bir bebekle
bir delikanlının önüne aynı cins ve miktarda ki yemeği mi koyacaksın? Paylaşmak, azami doyumu
sağlayacak bölüşümü becerebilmektir. Biri aç kalırken ötekinin önüne yiyemiyeceği miktarı koymak
değil.

Su geçirmez ahlaki kurumlarla desteklenmeyen demokrasinin demopediye, ayak takımının
idaresine dönüşeceğini unutuyorsun, dedi. İlkel kovboylar gibi, salt sayılarla, düşünüyorsun. Burun
sayıyorsun. Delegelerin burnunu.
Clint Eastwood, çirkin Joe ile teke tek vuruşacak. Kasabadan kimse karışmayacak.Kim güç-
lüyse o kazanacak. Sonuçlarına katlanılacak, kader. Sayı bire bir olmalı. Birebirlik kutsal bir kuraldır.
Kasabalılar Clint Eastwood’a yardım etmedikleri için, çirkin Joe kazanır. Kızlar tecavüze uğrar,
kasaba tarumar olurmuş, ne gam. İki heybetlinin erkeklik ritüeline kendimizi kaptırır, huşuya durur,
kötülüğe razı olursak vay bizim halimize.
Davul, kötünün elinde, tokmak iyinin- olmaz. Ne birebir, ne ikiye iki, olmaz. Ölüseviciliğinin
iktidara ‘demokrasi’ ile gelmiş olması hiçbir şeyi değiştirmez.

İnsanoğlunun yaradılışı biyofiliyaya müsaittir. Ancak psikolojisi nekrofiliyaya yönelebilir.
İnsanoğlunun çamur ve Allah’ın nefesi gibi birbirine zıt iki unsurdan oluşmuş olması, yaradılışındaki
çamura, yani, kıyıcı nekrofiliyaya, doğru alçalmakda, Allah’a, rahman, rahim ve gaffar olan Allah’a
yani biyofiliyaya doğru yükselmek de onun bileceği iştir, çünkü özgür iradesi vardır. İslamiyetin
insanın özgür olduğunu, bağımsız olduğunu teslim etmiş olması çok önemli bir anlayış. İnsana duyu-
lan güven onu tensel ve ruhhsal-maddi ve manevi- dayatmalara, Büyük makine’ya karşı durmak üzere
yüreklendirir. Dünyanın ve kendisinin sahibi olduğunu, dünya’dan, diğer yaratıklardan ve kendisinden
sorumlu kılar ki, bırak bir papaza günah çıkartıp kurtulmayı, peygamber’in arkasına bile gizlenemez.
Hadis’te “Ancak, bir insanım ben. Davanızda bana başvurursanız, bazılarınızın dili kuvvetli olabilir,
bazınızın sözü öbüründen daha kandırıcıdır. Ben de işittiğime göre hüküm veririm. Bir müslümanın
hakkına tecavüz ettiyseniz, bana yanlış hüküm verdirerek birinin hakkını aldıysanız, bilin ki o hak,
bir ateş parçasıdır. İsteyen alsın, isteyen bıraksın. Nasıl bir sorumluluktan bahsettiğimi anlıyor musun?
İnsanı kendisine yargılatan, bir sorumluluk seni, senden başka kınayacak kimse olmasa da, yaptığın
kötülüğün hiçbir tanığı olmasa da, sürdürmen gereken hayırhah tutumdur. Bu inancın ima ettiği dün-
yevi tavır çok önemlidir. Çünkü Sadizm ve onu izleyen nekrofilya Büyük Makine’nin insanın elini
kolunu bağladığı, kendi adına düşünemez hale getirdiği ortamlarda yeşerir. Mega Makine,”üreten”le
“üretilen”i ayrıştırdığı için insanoğlu günlük mesaisinin sonucunu kavrayamadığı bir kördöğüşünün
içine itilir. Çocuk mamasını da, kimyasal silahı da, aynı tavırla üretir. Napalm üretmeyi reddeden bir
işçi hiçbir yerde olmamıştır. Hiroşima’ya atom bombası fırlatan uçağın pilotu, yaptığı işin sonuçlarını
algılayamaz. Elleriyle icat ettiği felaketi bilimsel kaderidir diye kabullenir.

İnsan bir cisim gibi yaşayamaz. İnsanoğlu, amaçsız dünyaya atılmış bir nesne gibi yaşaya-
mıyor. Ne kadar güvenlik içinde olursa olsun, sadece beslenen ve üreyen bir makine konumuna
indirgendiği zaman acı çekiyor. Tek düze bir yaşam değil, etkili olmak istiyor.
Bu etkinliği toplum içinde yakalayamazsa, kendi icat ediyor. Yokediciliğin heyecanını yaşıyor.
İnsanlar aşk, itibar, intikam gibi tutkuları için kendilerini öldürüyorlar. Ama aç kaldıkları için
intihar eden hemen hiç yoktur. Üstelik, dünyada en çok intihar vakasının olduğu toplumlar, fiziki
ihtiyaçları en çok karşılanmış, en güvenli toplumlardır.

Zeka, cesaret ve iyi niyetin birleştiği noktaya erişmek istiyorum. Bir şeyden korkacaksam
parasızlıktan değil, kendi gerçeğimi bulamamaktan korkmak istiyorum. Parça başı doğrularla avun-
mak yerine, bütünü kucaklamak istiyorum. Ağzımdan çıkan her sözün, her kelimenin doğru olmasını
istiyorum. Ayağı yere basmayan bir malumat istifçisi, bir akademisyen olmak istemiyorum. Kişiliği-
min temelini içtenlik oluştursun istiyorum. Gevezelik etmektense yapmayı, yaptığımla söylediğimin
bir olmasını istiyorum. Kusuru başkasında aramaktansa, kendimde aramak istiyorum. Eğer bir şey-
den sıkılacaksam, ünlü olmamaktan değil, yeteneksiz olmaktan sıkılmak istiyorum. Ölümümden
sonra adımın anılmayacağını bilmek hoşuma gitmiyor. Alçak gönüllü, ama yapıcı olmak istiyorum.
Az ve öz konuşmak istiyorum. Bana yapılmasını istemediğimi başkalarına yapmak istemiyorum.
İyiliği iyilik, kötülüğü adalet karşılasın istiyorum. Bayağılığı değil, yüceliği ululamak istiyorum.

Bu kötü kokulu, kemik, deri, kas, ilik, et, meni, kan, sümük, gözyaşı, dışkı, sidik, safra, ve
balgamdan oluşan, tutku, öfke, tamah, vehim, korku, kıskançlık, yeis, açlık, bunaklık, ölüm,hastalık,
ve acı çeken bu naçiz beden, haz alsa ne, almasa ne?
Baksanıza, şu tatarcıklar, sinekler, çimenler, ağaçlar gibi çürüyor dünya: okyanuslar kurur,
kutup yıldızı kayar, uçurumlar açılırken haz alsa ne, almasa ne?

Savaş kazanılınca, marjinal yerliler üzerinde kurulması gereken egemenlik-sömürgeci mantığı
doğrultusunda– yerlilelere özgeçmişlerini unutturmayı, onları sömürgecilerin çıkarları doğrultusunda
yeniden biçimlendirmeyi gerektirir. Unutturma faaliyeti hemen her zaman “karalama” faaliyeti ile
başlar. Yerlilerin özgeçmişlerini (Osmanlı’yı, İslamiyet’i, Bozkır İmparatorluklarını ) adeta yüz kızartıcı
bir suçmuş gibi karalama aşamasından sonraki aşama, onları takdim, temsil ve yeniden biçimlendir-
me aşamasıdır. İç sömürgeciliğin Türkiye versiyonunda takdim,”Türk köylüsü” denilen muhayyel bir
yaratığın icat edilmesiyle başlar. Kimmiş efendim bu yaratık? Bir kere milletin efendisidir.”Köylü sen
milletin temelisin.” sonra, “köylü sen toptaktan öğrenip kitapsız bilirsin.”

Türkiyede bireyin devlet denilen kibirli küçük burjuva oligarşisine bağımlılığının arttığını, ancak
bu bağımlılığın koruyucu bir şemsiye olmaktan çıkıp, kişinin fıtri haklarını hatta ekonomik, siyasi ve
insani varlığını tehdit eder hale geldiğini görmeliyiz.

Türkler düşünmezler. Bizim başımıza en büyük belalar düşünmemekten, bir adım ötesini
görememekten, Batı çöplüğüne düşkünlüğümüzden gelir.
En az iki asırdır, işe yarar bir şeyler bulmak umuduyla Batı’nın çöplüğünü karıştırıp duruyoruz.
Gün geçmiyor ki, damperli kamyonlar yaklaşıp tepemize taze çöpler boşaltmasın. O zaman bir telaş
yeni dökülenlere koşuyor, onları eşeliyoruz. Ertesi gün olup, başka kamyonlar gelinceye kadar.
Öyle de güzel çöpler ki, neler neler yok içlerinde. Bilgisayarlardan, elektrikli tirbüşonlara, felsefe
kırıntılarından, ulvi çevreciliğe, feminizmden Madonna yamalarına kadar.
Koca milleti, incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerle gün geçiştiren, ağzı açık ayran budala-
larına çeviren, ülkeyi gerzekler gettosuna dönüştüren, iğdiş edilmiş elleri kelepçeli bir esir haline
getiren hainler kahraman olarak tanıtıldı, bize.

Öyle oportunist bir toplum olduk ki, insanları başkalarına yaptıkları ile değil, bize karşı olan
muameleleri ile ölçmeyi bir marifet sanıyoruz. Oysa, bize karşı iyi ama bir başkasına kazık atan bir
adamla selamı sabahı kesmemiz lazım.
Alemin karısının kolundan bileziğini çalıp, kendi karısına veren bir adamı “kocacığım”,diye
karşılayan kadın da suç ortağı değil midir?

İnsanoğlu yaradılışı itibariyle, sonsuz istekleri olan, açgözlü ve çıkarcı bir yaratıktır.
Böyle olduğu için, doyumsuz arzuları ile cimri bir doğanın arasında kalır ve uyanık geçirdiği saatlerin
çoğunu istekleriyle karşılaştırdığında kısıtlı olan kaynakları nasıl kullanması gerektiğine karar verme-
ye ayırır.
Ekonomi bilimi, insanoğlunun maddi çıkarına nasıl uygun geliyorsa öyle hareket ediyor olması-
nı bir veri olarak kabul eder. Bu çıkarcı ve açgözlü yaratığa, yani homo economicusa, tüketim kavga-
sında nasıl başarılı olabileceğini göstermeyi hedefler, bu tanım gereği hiç doymayacağından,ekonmik
sıkıntı hep devam edecektir.

Elinde çelimsiz bir ok ve yaydan başka bir şeyi olmayan bir Avustralya yerlisine baktığımızda,
onun çaresizliği karşısında belirli bir üstünlük duygusuna kapılır, onu aşağılar ve hatta kınarız.Peki
neden? Çünkü, çıplak vahşiye bir takım burjuva istemleri yakıştırır, bu istemlerini elindeki okla karşı-
lamıyacağını bildiğimiz için küçümseriz. Oysa, kaynakların ya da teknik araçların yetersizliği eşyala-
ra özgü bir nitelik değil, amaçlarla araçlar arasındaki bağlantıdır. Yani, ok ve yay, adamın isteklerini
karşılıyorsa ortada acınacak hele de kınanacak bir durum yok demektir. Ama, bizler,”refah toplumu”
denilen aşamaya endüstri uygarlığı ile gelinebileceği düşüncesine şartlanmış insanlar olarak,o yerliyi
onun değil, kendi ilkelerimiz doğrultusunda değerlendiririz. Oysa, bizim,”yoksulluk” diye adlandardı-
ğımız durum, bir seçimdir. Kendi seçimimiz. Başkalarının da bunu seçmesi gerekmez.

Homo economicus’luk öğretilmiş bir şey. Fıtri değil, yaratılıştan değil, ama öğretilmiş bir şey.
İnsanlar üstünlüğün endüstri uygarlığının sunduğu ürünlerin miktarı ile doğru orantıda arttığına ikna
edilir. Toplumlar piyasa ekonomisi aşamasına girdiklerinde, sergilenen ürünlerin bir kol boyu uzaklık-
ta ama avuçlarının içinde olmadığını görürler. Çünkü, kimsenin her şeyi almaya yetecek parası yoktur.
Böyle olduğu için, piyasa ekonomisinde yaşamak yetersizlikle başlayan mahrumiyetle sonuçlanan
bir çifte faciayı yaşamaktır.
Bunlar uygarlığı tüketimle eşanlamlı kullanan bir medeniyetin, Batı medeniyetinin insanları.
Eğer medeniyet seviyesi eşittir tüketim mıktarı diye bellemişseniz, homo economicus olmadan
medeni olamıyacaksınız, demektir. Bu günkü anlayış budur. Bu nedenledir ki, toplumların geri ya da
ileri olduklarına, fert başına düşen milli gelirlerine göre karar verirler.

İslamiyet’te mal sahibi sorumlu bir yöneticiden ibarettir. Mülkiyet bir kişinin hakkı olmadığı gibi,
bir grubun ya da sultanın hakkı da değildir. Ancak mülkiyetin toplumsal bir görevi vardır.
Bir malın sahibi, ister tek kişi, ister bir ortaklık, veya hatta devlet olsun, sahibi olduğu malın
aynı zamanda toplumun malı olduğunu hatırdan çıkaramaz.
Hırsızlık, insanın ihtiyacı olan bir şeyi alması değil, ihtiyacı olmayan şeyi lüzumsuz yere
biriktirmesidir.
19.yy.’ın istifçiliği yirminci yüzyılda dipsiz kuyuya döndü. Amaç habire gelsin. Ağzımız sürek-
li açık sanki, doymuyoruz. Ne şeylere ne de şeyleştirilmiş kadın-erkek insan tüketimine.

Putperestlik ile tek Tanrılı dinler arasındaki fark, putperestlikte birden fazla tanrı olması değil,
kişinin yabancılaşması yani elleriyle inşa ettiği bir puta, kendi eyleminin sonucuna tapıyor olmasıdır.
İnsanın kendi eylemi, putu, kendisine yabancı, ona tepeden bakan ve karşı bir güç haline gelir.
Sınırsız yeteneklerini kullanabileceği onca şey varken, kalkar bir put yapar, varolma nedeni
diye o putu beller, onun önünde eğilir, ona tapar. Artık eylemlerini”put”u belirler, özgür iradesi değil.
Put bir kere inşa edilmeye görülsün, insan, hem kendisini, hem de başkalarını “nesneleri” algıladığı
gibi algılamaya başlar. Kendisi, kendisinden bağımsız olan bir şeydir, sanki. Ortalıkta serseri mayın
gibi dolaşır durur artık, yüzbinlerce, milyonlarca yağmacı. Bastıkları yerde ot bitmez. Para,şöhret,
güç, sevgi, saygı, inanç, ideoloji, özen, rikkat, bilgi, hoşgörü, ne varsa yağmalar. İnsan, bu karakteri
kendi elleriyle yaratır. Boyun eğer ve tapar. Sonra paranoyaklaşır ve düşmanlarla sarılmış olduğunu
düşünür, ve onlara karşı durabilmek için, kendini güvencede hissedebilmek için, daha çok itaata
ya da daha çok hükmetmeye yönelir. Ne ki, sonuç her zaman yenilgidir. Kişi dünya ile bağdaşacağım
derken, bütünlüğünü kaybeder. Mesela alkışlanmak istediği için alkışlayıcılara gitgide ve daha çok
bağımlı olur. Mesela hükmettiği ailesi, aşireti, klanı olmadan yapamaz. Mazoşistik kişilik ile sadistik
kişilik sonunda aynı kapıda buluşurlar. Biri kendisinden üstün bulduğuna sığınır, öteki de alçak buldu-
ğuna. Her iki durumda da bağdaşma yoktur. Bağdaşma ‘ben’ bilinci gerektirir. Kişinin ayrı bir benliği
olduğunun bilincine erişmesini gerektirir. Üyesi olduğu “klan” dan boşvermesini gerektirir.
Yabancılaşmamış insan, ailesinin, aşiretinin,klanının, kliğinin hatta çağının kölesi olmayan,
tam tersine, onlardan biri olduğunun bilinci içinde, onlara hayat veren, onları oluşturan insandır.
Tanrıyı terkettiler ama yeni bir ‘put’ yapıp, buna boyun eğdiler. Bu put 19.yüzyılda iş, üretim
ve pazardı. 20.yy. ‘Büyük Makine’ oldu. 19.yy. dan itibaren insanın toplumsal karakteri değişikliğe
uğradı.”insan” her şeyin ölçüsü olmaktan çıktı, onun yerine iş, üretim ve Pazar yerleşti. Yeni “put”
önce dinden kurtulmayı gerektiriyordu. Bu da çok zordu ama bir yolu bulundu. İnsanları tümüyle din
dışı bir sistemde iyi bir müslüman veya dindar kişi olarak yaşadıklarına inandırmaktır. Bu anlamda
afyonluk görevini gerçekten iyi yürütürler. İnsanlar Büyük Makine’nin yani çağdaş putperestliğin
farkına varamazlar. Bunun farkına varamadıkları için de, en dindar hallerindeyken küfre girdiklerinin
farkında değillerdir.
Tanrı’nın ölümü, en çok kapitalizmin işine yaramıştır.
Tanrıya inandığını söyeleyen çoğunluk Tanrı’nın varlığını çantada keklik misali kabullenir.
İnanmayanlar için de yokluğu çantada kekliktir. Yani, ne varlığı ne de yokluğu umursanır. Bu umursa-
mazlık hali dini ya da psikolojik sorunlar filan da yaratmaz. Tanrı uzak bir kainat A.Ş nin, yönetim
kurulu başkanına indirgenir, oradadır. Büyük orkestrayı o yönetir, ama, müzisyenlerin o olmasa da
müzik yapabilecekleri farzedilir.

Yüzbinlerce insan işsiz ve açlık noktasındaysalar, bu onların şansızlığı, yeteneksizliği ya da
düpedüz tabiat kanunu şeklinde açıklandı. Hz.İsa’nın “mazlumları” artık kutsanmış değillerdi.
Dünyanın da onlara kalacağı yoktu. 19.yy. Kapitalizminin tanımlayıcı niteliği işçinin zalim bir biçimde
sömürülüyor olmasıdır.
Hak, haksızlık gibi kavramlar adamakıllı köhnemişti, izlenen orman kanununa göre.
Güçlünün ayakta kalması, zayıfın telef olması, doğanın temel kanunuydu. Oysa insanoğlunun binler-
ce yıllık çabası orman kanununu yenmek, insan olmaktı.
Bu unutulmuştu. 17.yy. da henüz ortaçağ kültürü etkiliydi. Örnek: ‘kar’ yapmanın bir haddi
olduğu düşünülürdü. Bir Tacirin başka bir tacirin müşterisini çalmak için fiyat düşürmesinin dindarlığa
uygun düşmediğine inanılırdı. Toplumun ve ekonominin sadece “insan” için olduğu düşüncesi henüz
kaybolmamıştı. İnsan’ın ekonomi ve toplum için var olması sözkonusu değildir. Toplum içinde bir
grubu inciten ekonomik kalkınma sağlıksız sayılırdı. Sosyal dengelerin bozulmaması gerekliliği şek-
lindeki düşünce etkisini sürdürüyordu.
“Büyük Makine” bir amacı, kendisini aşan bir hedefi olmayan bir düzenlemedir.Büyük Makine-
nin insanları daha mutlu, dünyayı daha temiz daha yaşanılır bir yer kılmak, açları doyurmak,yoksul-
ları kollamak filan gibi hedefleri yoktur. Teknoloji insanın emrinde değil, insanlar teknolojinin hizmeti-
ne verilmiş, makine’nin her an ikame edilebilir bir parçasına indirgenmiştir.
Birlikte çalışan, fabrikalara, ofislere, otomobillere, metrolara, otobüslere birlikte akan milyon-
larca insan, Ehramlara taş taşıyan yüzmilyonlarca köleler gib. Aynı gazeteleri okuyan, aynı TV yi
seyreden, aynı radyoyu dinleyen, aynı filmi gören, birlikte üreten, tüketen ve gidişatı sorgulamayan
yığın, insanı bu defa da Büyük Makine yoketti. Birkaç yüzyıl öncesinin feodal otoritesi gitti, yerine
kamuoyu ve Pazar denilen isimsiz otorite konuldu. İlkel klanların, “ben” “biziz” i tekrar ortaya çıktı.
O kadar ki, kişilik farklılıkları neredeyse toptan kayboldu. “Farklı” olmak demek, toplum düşmanı
olmak demek oldu. Kimse kimseye derdini anlatamaz, kimse kimsenin dilinden anlamaz oldu.
Bundan böyle birey sadece ve sadece kendi gerçekliğini görecek, sadece kişisel gerçekliği ile
temas kuracak, sadece kendi doğruları ile bütünleşecek, kendi durumu ile halleşecektir. Böyle olun-
ca da insan yabancılaştı- yabancılaştıkça da muhakeme kabiliyeti azaldı, olayların arkasında yatan
gelişmelerin nedenini kavrayamaz oldu. Daha da kötüsü, bireysel vicdan yerini topluma uyma ve
dışlanmama kaygısına bıraktı. İnsanoğlu, parmağının izi gibi eşsiz, yegane bir varlık olduğunu unuttu,
herhangi bir şey oldu- Şeyleşti.
“Benim düşüncem”, “Benim kararım”, “Benim yargım”, “Benim eylemim” diyebileceği bir şey
kalmadı. Şeylerin benliği yok çünkü, şeyleşmiş insanların benliği yok. Ne yazık ki,aşağıdakiler de,
yukarıdakiler de, ahmaklar da, akıllılar da “şeyleşti”.
Kendisini bağımsız ve özgür sanan, hiçbir otorite, ilke ve vicdana, kul olmadığına bütün kalbiy-
le inanan, ama emredilmeye teşne, ama kendisinden beklenileni yerine getirmeye teşne,toplumsal
makinede sürtünme yapmamaya teşne, bir karakter gelişti. Zavallı özgür köle.

Peygamberler toplum hayatından çıkarıldı. Mürşidler yok oldu. Filozofları, ideologları da Pazar
ahlakı yok etti. İnsan ilişkilerini Pazar yönlendirdiği sürece, neyin doğru neyin yanlış, neyin iyi neyin
kötü olduğu hususunda düşünmeğe gerek yoktur. Kimsenin kimseden daha üstün, daha yüce,daha
iyi olmadığına dair bir söylem geliştirilince, Pazar ahlakı gereği kurunun yanında yaş da yanınca,
birey, insan onuruna, vakarına, yeteneklerine, iyiliğine duyduğu güveni kaybeder.İnsanın “şey”e
dönüştüğü bir durumda, “onur”, “vakar” gibi kavramlar saçma olur artık. “onurlu” ya da “iyi” ya da
“hoşgörü” sahibi bir “sandalye” düşünülebilir mi? Bu kavramlar saçmalıklara indirgenip, insanın
üstün vasıfları alkışlanamaz olunca, birey giderek artan güçsüzlük duygusuna kapılır. Bu yüzyılda
önemli olan tek şey kabul görmektir. Hal böyle olunca, birey kimliğini, insanca kazanımlarını unutur,
kendisini satışa çıkarır. En çok beğeniyi hangi rolü ile toplayacaksa, hangi rolü en çok alkış getire-
cekse, o role soyunur.
20.yy. İnsanının toplumsal karakteri, kalabalıklara uyum sağlayan, daha çok tüketmek isteyen,
zevkleri standardize edilmiş, kolayca etkilenebilen ve güdülen biridir, bir “robot” tur.
Birey olarak somut bir otoriteye boyun eğmiyoruz, kimse ile boğuşmuyoruz. Ama kendimize
özgü inançlarımız yok, kendimiz yokuz. Nedeni çağın toplumsal karakterini numune kabul edip ona
uyarlanmak gerektiği şeklinde ortaya çıkan mutabakattır. Robotlaşmanın cazibesi.

Para varsa, müzikle uzak yakın ilişkisi olmayan birisi, milyonlarca liralık bir set alabilir.Gazete
olsun okumayan birisi, Britanica’ya sırf toplumsal bilançosunun aktifine girsin diye talip olabilir.
Satın alınan şeyin niteliği, alanın gayreti ile artık niteliksel olarak orantılı değildir. Ondokuz yaşında
bir çocuk, mercedes’den aşağı inmez olur. İnsanca tüketim ortadan kalkar. Bu, milyonlarca liralık
bilgisayarların, kapasitelerinin çok altında, adeta tuzluk gibi kullanılmaları demektir. Bu, sosyetenin
düz yolda jip kullanma merakı demektir. Bu, her türlü rüküşlük demektir. Bu, İstanbul festivalini kon-
servatuvar öğrencilerinin değil, obuayı tagot’tan ayıramıyanların tüketmesi demektir. Para, bir yandan
insanın sahici, doğal güçlerini sözde güçlere dünüştürdüğü için etkisizleştirirken, aslı olmayan,haya-
li güçlerini gerçek güçlere dönüştürür.
Para, sadakatı ayıba, ayıbı erdeme, köleyi efendiye, efendiyi köleye, ahmaklığı akıla, bigeyi
cahile, dönüştürür. Oysa, sevgiyi ancak sevgiyle, inancı ancak inançla, takas edebilirsiniz.

İnsanlar “yeni putlar” edindiler. Bir yandan, yanlışa, kötüye göz yumduran tapınma, özgürlük-
ten kaçış, yeni putlara sığınma, muhakeme yeteneğinin, gerçeklik duygusunun kaybı, öte yandan,
kardeşlerine, karısına, “altındakilere” nefes aldırmayan tahakküm. Bu patolojiye yakalanmış insanla-
rın sevdikleri değil, kullandıkları vardır.
Kendi beklentilerine uygun bir oğula,oğullara, maddi manevi mirasına, dünyevi işlerine layık
oldukları sürece “sevgi” besler. Oğlanlar büyüyecek,sorumluluk üstlenecek, babaya, anaya itaat
edecek, hizmet verecek, kendileriyle gurur duyulacak nesnelerdir.

Yirminci yüzyıl önce insanın vicdan azabını iptal etti. İnsani referans sistemimiz kökten taru-
mar oldu. Bilim bize evrenin merkezi, yaradılışın amacı, dünyanın patronu, Allah’ın halifesi,zübde-i
alem filan değil, uzayda yuvarlanan bir toz tanesi olduğumuzu haykırdı. Hiçbir şeye bağlı olmayan,
amaçsız bir toz tanesi.

İnsan, bir müslümanın Allah’tan gayri bir güce kategorik olarak destek olamıyacağını bilmeye-
cek kadar yabancılaşmıştır. Vazettiği dine yabancıdır. Çağdaş dünyanın putperestliği ile ehli kitap
tek tanrıcılığının uzlaşmazlığının bilincinde bile değildir.
İslamiyet belki de ilk kez bu yüzyılda gerçekte din dışı bir tolumu, müslüman olduğuna inan-
dıran bir uyuşturucu, “afyon” olmaya indirgeniyor. Afyon olmalı ki, ölüsevicilerin zaferleri garantilensin.
Afyon olmalı ki, insanlar insanlarla olan ilişkilerinde Pazar kurallarını uyguladıkları zaman hakça ol-
dukları inancı içinde, kimseye verecekleri hiçbir hesapları olmadığı inancı içinde huzurlu olsunlar.
Pazar ahlakını en iyi Mişonaçi hikayesi anlatır: Mişonaçi ile Salamon ortaktırlar. Sirkeci’de,kötü bir
otel işletirlerken, birden işleri büyür, demeye kalmadan beş yıldızlı bir otel yaparlar, sonra bir tane
daha, bir tane daha.
Zaman içinde çocukları da büyür. Onlar da çocuklarını evlendirmeye, parayı aile içinde tutma-
ya karar verirler. Düğün günü gelir çatar, iki baba nikahtan önce çocuklarını çağırırlar, onlara nasihat
ederler. “Hayatta” der, Mişonaçi, “en önemli mürşid” dürüstlüktür. Birbirinize karşı her zaman dürüst
olacaksınız ki, Allah’da size verecek. “Evet” diye onaylar, Salamon. “Biz, bu günümüzü,önce Allah’a,
sonra da dürüstlüğümüze borçluyuz. Biz iki ortak, birbirimizi bir kez olsun aldatmadık, hayır,hiç aldat-
madık, der. Mişonaçi, Salamon anlatır. “Biz, Sirkeci’deki otelde, bir gün- ben yatakları düzeltiyorum,
Mişonaçi, yerleri süpürüyor. Bir çanta bulduk- müşteri unutmuş, gitmiş- içini açtık, bir de ne görelim,
silme altın. Hemen oturduk, bir altın bana, bir altın Mişonaçi’ye, bir altın bana, bir altın Mişonaçi’ye.
Ne bir altın fazla bana, ne bir altın fazla Mişonaçi’ye. İşte, gözüm,sozuklarım, dürüstlük budur.
Pazar ahlakında, “sevgi” yoktur. Pazar ahlakı müslümanlıkla uzlaşamaz. Müslümanlığı kimse-
lere bırakmayanların islamiyeti Pazar ahlakı doğrultusunda yorumlayabilmiş olmaları, bu ülkede ki
yabancılaşmanın boyutlarını anlatmak için yeterlidir. Yabancılaşma, Pazar ahlakını, Pazar ahlakı,
yabancılaşmayı körükler. Sonuçta, büyük makine, kendisine en iyi hizmet edecek toplumsal karak-
teri yaratır, ve besler. Toplumsal karakter, belirli bir kültüre mensup insanların çoğunun paylaştıkları
kişilik yapısının çekirdeğine diyorlar. Bir toplumun ya da o toplumdaki çeşitli sınıfların, statü grupları-
nın üyeleri, o toplumun düzeninin talep ettiği şekilde davranırlarsa işlev görebiliyorlar. Peki, bizdeki
numune’ Türk toplumunun öykündüğü karakter ne? Adam bir taraftan ‘ben’ ‘biziz’ diyecek, dinine,
imanına, ailesine, hemşehrisine, siyasi partisine, futbol takımına, ideolojisine, sapına kadar sadık,
yozlaşmamış, denilen türden Türk olacak, öte yandan, aynı adam, bir 19.yy. Kapitalisti gibi,rekabet
edecek, sermaye istifleyecek, başarılı olabilmek için gerektiğinde sevgiyi, gerektiğinde hoşgörüyü,
gerektiğinde de cehaleti, gereğinde dini inançları, gereğinde Atatürkü, sömürecek, burnundan kıl
aldırmayacak kadar otoriter olacak, konumunu muhafaza etmek için saldırganlaşacak, bütün bunları
yaparken vicdan azabına duçar olmasın diye de çevreyi gözü görmeyecek kadar ben merkezci olacak.
Birinci değerler kümesi, ikinci değerler kümesi ile çakışmayıp çatıştığından, zemine ve zamana
uygun olarak, bir bu kümenin, bir öteki kümenin değerlerini öne çıkaracak. Hiçbirisini tam olarak
benimsemeyecek, kendisine göre dejenere edecek, ama bu dejenerasyonu belli etmemek için sinsi-
leşecek ve şöyle diyecek: Benden nasıl hoşlanıyorsan, hangi değerleri savunduğumda başarılı olabi-
leceksem, onları savunurum.
Politikada bilmem kimin desteğini istediği zaman karısını koluna taktı, mazbut aile babası oldu.
Camide imamın arkasında durdu, dine saygılı, imanlı oldu. Kardeşlerini yanında gezdirdi, ağabey oldu.
Atalarım Anadolu’ya at sırtında geldiler, dedi, “yozlaşmamış” Türk oldu. Namusuyla para kazanan
iş adamlarını savundu,.. Namusuyla çalışan,imkanları iyi değerlendiren insanlara saygı duyarım.
Türkiye’de doğru dürüst iş adamları yok mu? Azıcık ekonomik durumu iyi olan herkes hırsız mı?
Herkes üç kağıtçı mı? Herkes devlet imkanlarını kullanarak mı zengin olmaktadır? Diyerek hür teşeb-
büsçü oldu. Giderek, benliğine ilişkin verileri öyle kaybetti ki, toptan delirmemek için olacak, yepyeni
bir kimlik geliştirdi. Başarılı, yararlı, kısaca Türklere pazarlanabilir bir şey olma kimliği. Çevresi artık
onu bir varlık olarak görüyordu.

Yabancılaşmanın bir başka tezahürü, kişinin insani varlığının temel sorunlarına cevap verilmesi
gerektiği bilincini köreltmektir. Sabahtan akşama konuşan,iş icat eden adam, dünya ve kendisi ile
temasını kaybedecek, durup düşünmeye vakti olmayacak şekilde bilerek ve isteyerek programlana-
caktır. Yabancılaşmış kişilerin, her zaman ‘işleri’ vardır, işleri, yani, kendileri ile çevreleri arasına koy-
dukları ‘bıraktıkları’ . Emeğin değil, manipülasyonun para getirdiği bir ülkede, gayret ve çalışma ulula-
namaz olur. Bizim gibi toplumlarda, uç lüksler ve uç yoksulluk oluşur. Ne ki, yoksulluğun,orantısızlı-
ğın, maddi sonuçlarından çok manevi sonuçları önemlidir. Kişi yaptığı işin, insani gayretinin,hünerinin
aşağılanması ile karşı karşıya kaldığı bir toplumda anneannelerinin ördüğü kazak da, dedelerinin
romatizmalı parmaklarının inşa ettiği kuş kafesi de, zavallı bir gayret olarak görülür.

Biz, daha ‘ne oluyoruz diyemeden’ Yirminci yy.’ın ‘Altın buzağı’sının emrine atladık. Türkiyeli
akılla kavranamıyan tutkularının kölesi oldu. Güce, paraya, şöhrete, duyduğu şehvet, ‘insanlığı’ ile
sonsuzluğu’ ile temasını koparttı. Arka planının, kültürünün kendisine sunduğu sayısız niteliklerini
bir yana bıraktı. Sadece bu yeni tutkuyu ilah edindi. Ama en azından son üçyüz yılda,”şunu da insan-
lığa ben hediye ettim” diyebileceği, övünebileceği hiçbir şey yoktur. Ne bir ideoloji, ne bir felsefe, ne
bir din, ne bir coğrafya keşfi, ne bir makine, ne bir enerji kaynağı.
Kendisine el, kendinden digayri bir şeydir, ağyardır.
Sağlıklı toplum, bireyin topluma “uyarlandığı” toplum değil, tersine, toplumun insanın ihtiyaç-
larına uyarlandığı, insanın merkez alındığı toplum. Yoksa, kişi bir topluma “köle” olarak da uyarlana-
bilir. Rakı, şarap mezesi olarak da uyarlanabilir.
Oysa, toplumların sağlığı, mensuplarının akıl sağlığını geliştirmek, insanın insanı sevme,yapıcı
güçlerinin bilincinde olma özelliği ile ölçülür. Sağlıksız toplum, karşılıklı düşmanlıkları körükleyen,
insanı başkalarının kullandığı ve sömürdüğü bir eşyaya, bir otomatona dönüştüren,inançsızlığı yara-
tan toplumdur.
Türkiyeli sistemin merkezine hiç oturmadı.20. yy. devleti, kendisiyle halkı dediği birileri arası-
na bir çizgi çektiğinden, onları, “ıslah edilecek yerliler” halinde takdim edecek kadar ecnebileştiğin-
den beri, oturmadı. M.Kemal, Radyolardan Türk musikisini yasakladığından beri, oturmadı. İsmet
İnönü üstübaşı yırtık diye köylüleri Atatürk Bulvarına sokmadığı günden beri, oturmadı. Adnan Mende-
res asıldığı günden beri, oturmadı. Said Nursi’nin naşının helikopterden atıldığı günden beri,oturmadı.
Türkiye insanının kendi kaderini kendi eline almaya kalkıştığı her anın, engellenmesinden sonra
oturmadı. Bireye toplumunu kurma özgürlüğü tanınmayınca, bu tipoloji egemen oluyor. Ve bunlar,
topluma iyi uyarlanmış, başarılı kişiler namı altında, yağmacıdırlar, bastıkları yerde ot bitmez.Sevgi,
saygı,inanç, bilgi, şefkat, hoşgörü, ne bulurlarsa, yağmalarlar.

Sürgit havadan sudan konuşma, insanoğlunun beynini dumura uğratıyor,sürgit havadan-sudan
yazma, çizme, sürgit herşey. Uygarlıkların böyle mahvolduklarına inanıyorum. İnsanlar, hele de
maddi refah içindeyseler, tembelleşmeye, kendilerini salmaya, incir çekirdeğini doldurmayan şeyler-
le uğraşmaya başlıyorlar. İki kuşak bunu yaparsa, üçüncü kuşak dedelerinden daha cahil olacaktır
çaresiz. Çünkü bilginin üzerine eklenmediği gibi, olan da unutuluyor.

Hz. Muhammed mülkiyetin bir kişinin hakkı olmadığı gibi, bir grubun, ya da bir sultanın hakkı
olmadığını, malın sahibi ister tek kişi, ister bir ortaklık, ister bir devlet olsun, sahip olunan mal toplu-
mun malı olduğunu söyledi.

“Ben” bilinci olmayan bir toplumda, seçmenlerin, kime ve hangi saiklerle oy verdikleri, muha-
keme edilmiş bir karar sonucu değildir.”Yabancılaşmış” toplumlarda insanların siyasi tercihlerini ifa-
de etmeleri ile çarşıda alışveriş etmeleri arasında pek fark yoktur. Parti liderlerinin “sattığı” fikirlerle
ilişkisi, Tatlıses’in reklamını yaptığı kamyon’la ilişkisinden fazla olmayabilir. Nitekim Sohtorik İsmet
paşa mirasının sahibi, birkaç triliyonluk Erdal İnönünün, 19.yy. reformistlerinin fikirlerine gerçekten
sahip olup olmadığı farketmeyecektir. Mesele Marlboro kovboyu kadar başarılı olup olmadığıdır.
Yabancılaşmış toplumlarda ambalaj önemlidir. Seçmen alışverişte olduğu gib, siyaset tüketi-
minde de “reklam” bombardımanı altındadır. Reklam cıngılları, sloganlar, o kadar albenilidirler,o kadar
bağırırlar ki, “gerçekler” sinek vızıltısına indirgenir, duyulmazlar. Duyulsalar da,insanlar umursamazlar.

Kredi kelimesi Latincede itimat etmek manasına gelen “creditum” dan gelmektedir. Kredi,
iktisadi hayatı ayakta tutan, canlandıran unsurlardan biridir.
Çağdaş iktisadi sistemlerde kredi ile faiz özdeşleşmiştir. Bu özdeşleşme birkaç iktisatçıyı
yanıltmış “Faizsiz iktisadi hayat olmaz” hükmünü vermelerine sebep olmuştur. Oysa, faizsiz iktisadi
hayat olur, ancak kredisiz olmaz. Kur’an’da faizsiz borç vermenin adı “Karz-ı hasen” (güzel borç)
olarak geçmektedir. İnsanlar genellikle asli ihtiyaçlarını temin etmek veya iş yapıp kazanmak için
krediye, yani borca ihtiyaç duyarlar. Ailesinin, çoluk çocuğunun geçimini te’min etmek için borçlanan
bir kişiden faiz almanın ne insani, ne de iktisadi açıdan bir izahı olamaz. İş yapıp kazanandan almak,
hiçbir riske girmeden, yorulmadan, çalışanın alınterine ortak olmaktır ki, bu da kötüdür. Hangi şartlar-
da olursa olsun, faizli borç verme kötü bir işlemdir. O halde güzel borç vermeyi yani karz-ı hasen’i
işler hale getirmek zorundadır müslümanlar.

“Laiklik” söylemi, Türkiye insanının elinden vahye dayalı ahlak anlayışını aldı. Bundan böyle,
rüşvet almayı, yalan söylemeyi, zulmü, “müslüman Allah’ı yasakladığı, ya da peygamber öyle söyle-
diği” için yapmamazlık etmiyecektik. ” Cehennem” bizi dizginleyen bir korku olmaktan çıktı.
Gökyüzünde bir yerlerde cayır cayır yanan ateşe inanmıyorduk artık. Vahye dayalı ahlak sistemi
gitti, ama, yeri boş kaldı. Onun yerine akla dayalı bir ahlak sistemi de konmadı.”Herkesin ahlakının
kendine göre” olduğu “relativistik” bir ahlak anlayışı hakim oldu. Haz veren şey “iyi” haz vermeyen
şey “kötü” dür. Böylece güçlü olanın onayladığı davranışların “iyi” onaylamadığı davranışların “kötü”
olduğu aşamada, “otoriteci” ahlak pazarlanır. Otoriter ahlak sistemi, yabancılaşmayı, yabancılaşma
otoriter ahlak sistemini güçlendirir.
Türkiye insanına dayatılan her şeyi kabule zorlayan patolojiyi bu sistemin yerleşmiş olmasın-
da aramak lazım. Türkiye insanını muhakeme etmekten, davranışlarının sahici sonuçları öngörmek-
ten alakoyan, direnme gücünü elinden alan, sindiren, aciz bırakan, ezen, akıl dışı otoritedir.Sonuçta
“devlet” denilen ceberruta zarar vermesin diye en galiz işkenceyi, “parti” ye zarar vermesin diye
Süleyman Demirelin “mason” olduğunu saklar. Ciğerinin beş para etmediğini bildiğimiz adamın kılık
kıyafetinden etkilenir, fedaileri ile dolaşan mafya liderinin dostunu, devlet sanatçısı ilan eder.
Dandik listelerle kazanılan seçimleri demokrasinin zaferi diye alkışlar oluruz. Çünkü akıl dışı otorite
kendi putlarını yaratmıştır. Ve bu düzenin değerler hiyerarşisinde “kazanmak” birinci yeri işgal eder.
İster kerhane maması olarak, ister kokain satarak, ister oy sandığı kaçırarak, ister yalan yazarak,
kazanmak. Çünkü “kazanmak” kişiye kendin değer yargılarını, ahlak sistemini dayatmak, korumak
imkanı sağlar. Çünkü, otoriter ahlakın egemen olduğu düzende günah, itaatsizlik, sevap itaattir.
Bağışlanamıyacak tek suç, düzene, yani devlete, yani ‘parti’ye, yani lidere, yani paraya,karşı gelmek-
tir. Vay, “bana haz veren herşeyi yaparım” diyen hedoniste. Komşu müslümana.
Vay, kitaplı dinlerin, eski Yunan’ın, hatta kadim Çin’in gerisine düşen memleketime.
Bugün, artık Kabe’de put yok. Put burada. Put para, put güç, put başarı, put yabancılaşma,
put büyük yalan.
Bugün, Türkiye’nin şartları, ister Atatürkçü, ister Marksist, ister Müslüman libas giysinler,
demogogları, hele de, yıkıcılığın albenisine kapılmış demogogları; sadece zekalarını kullanan, kalble-
ri katılaşmış siyasileri, onların öz-uzman aydınlarını dinlememize izin vermeyecek kadar ciddidir.

Yirmi yaşlarındaki bir genç, ithal malı arabasına atlamış, durmadan gaza basıyor. Herşey var.
Çeşit çeşit evler var, sevet, şöhret, kız arkadaş, tahsil, iş, her şey var. Fakat hayatı sevmiyor, içi
kaynıyor, macera arıyor. Bir yerde paramparça olmak istiyor. İntihar etmeye cesareti yok, bunun
için trafik kurallarına uymuyor, işi şansa bırakıyor, ah bir yok olabilse. Ekseri insanımızın sinirleri
bozulmuş, öylesine bozulmuş ki, neye kızacağını, neye sevineceğini kendi de bilmiyor. Etrafında
bulunan her şeyin kendisi için tuzak olduğunu zannedip, rahatsız oluyor. Efe vari davranışlarıyla
bunlara pabuç bırakmak istemediğini ima etmek istiyor. “Amma böyle de olmaz ki” diyerek,şaşkın-
lık içinde gaza basıyor. Bu, ruhta yatan isyanın belirtisidir, trafik kazaları bozulan insanımızın davra-
nışlarından başka bir şey değildir ve gazeteler “trafik canavarı” diye manşet atıyor.

Bizden öncekilerin, önemsemediği ve değer vermediği pek çok şey, bizler için vazgeçilmez
ihtiyaç oldu. Tüketim tutkusuyla kıvranan çağdaş insan, iç zenginliğiyle birlikte iç huzurunu da kay-
betti. İnsanlar ve toplumlar beton binalar gibi katılaştılar.
İnsanların bedensel ve zihinsel güçlerinin bir sınırı olmasına rağmen, arzu ve isteklerinin belirli
bir sınırı yoktur. İnsanların karınları doyurulabilir, ama gözlerini doyurmak mümkün değildir. Arzu ve
isteklerin bir üst sınırı olmadığı gibi, metafizik ölçü ve değerlerin dışında onları kontrol edecek bir
güç de yoktur. Daha çok kazanç sağlama yarışının önlenmesi mümkün olmayan sonucu, önce duy-
guların, ardından da bedenin yok olmasıdır.
Günümüzün can alıcı sorunu, bu açmazın bilincine vararak, ruh ve gönül zenginliğini dünyevi
zenginlikten daha hızlı büyütecek iç dünyanın güç ve kaynaklarını harekete geçirmektir.

Derin bir güvensizlik ve umutsuzluk duygusuna kapılmış insanların oluşturduğu kitleler,yapay
olarak büyütülen ihtiyaçları karşılamak için, sonu gelmez bir kazanma ve gösteriş yarışına itilmiş
durumdalar.
Dostluk, kardeşlik, başkalarına hiçbir karşılık beklemeden yardım etme anlamını yitirmiş.
Gösteriş ve daha çok kazanma yarışı içinde, insanlar özgürlüklerini ve kişiliklerini bir bir yitiriyorlar.
Kalabalıkların içinde kalabalıklarla birlikte, insanlar duygularını yitirerek adeta sürüleşiyorlar.
Arzularını sınırlamasını bilmeyen insan, önünde ya da sonunda eşyanın, başka bir deyişle dünyanın
tutsağı olur.
Ana ilkelere sahip olmadan, eşyanın bilgisini üstsel bir biçimde çoğaltanlar, birgün durmadan
daha fazlasını ve daha farklısını üretmeye çalıştıkları endüstriyel ürünlerin altında ezilip gideceklerdir.
Çünkü artık insanın denetiminden çıkmış ve şeytani bir güç ve ivme kazanmış makineleri, ancak
vahy’in ana ilkelerini açıkladığı bilgiyle baskı ve denetim altına alabiliriz.
İnsanlar rüyalarında bile göremiyecekleri bu tür şeyler ortada yokken, pekala bunlarsız yapa-
biliyorlardı. Şimdi ise işler tersine dönmüştür. Artık bu şeyleri<<zorunlu>> saydıkları için bunlarsız
yapamamakta, bunlardan yoksun oldukları zaman mutsuz olmaktadırlar.
Bu kadar lüzumsuz masraflara mazeret olarak, ihtiyaç, zaruret diyerek, kendi kendimizi
aldatmaktayız. Oysa huzur,mutluluk zengin olmakta, keyfimizce yaşamakta değil, Allah’ın rızasını
kazanmaktadır.
İnsanın canının istediği her şeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır.
Bir şeyi satın alırken, kullanırken, giyerken, yerken ve içerken kime ve ne için, nasıl hizmet
ettiğimizi bilmek zorundayız.

Herşeyin satıldığı alış-veriş merkezleri modern insanın tapınakları haline geldi. İnsanlar,kent-
lerin alış-veriş merkezlerinde dolaşarak, mutlu olmaktadırlar. Herkes sahip olduğu eşyalara göre
değer kazanıyor.
Günümüzün can alıcı sorunu, insanların daha çok kazanma ve daha çok gösteriş yapma
kaygısıyla dört elle sarıldıkları işlerden, onları kısa bir süre için de olsa alakoymanın yollarının bulun-
masıdır.
Dünyada bir uçtan diğerine, her yerde, herkesin daha çok gelir sağlama peşine düştüğü bir
ilişkiler düzeni yürürlükte, insanın her eylemi,üretim ve tüketim çevresinde yoğunlaşmaktadır. Çıkar
çevresinde biçimlenen bu ekonomik yapı içinde, alış-veriş yapma, odak noktayı oluşturmaktadır.
Ev bilgisayarları, televizyonlar, videolar,elektrikli mutfak aletleri, ısıtıcılar, soğutucular insanlı-
ğın çağdaş putları haline geldiler. Arabalar kişilerin, füzeler ve uzay gemileri de ülkelerin vazgeçilmez
gösteriş aracı oldular. Makineleşen ve yapay olarak hacmi büyütülen ekonomik faaliyetler içinde kiş-
ler, günlük ve temel ihtiyaçlarını giderebilmek için daha çok çalışmak zorunda kalıyorlar. Beklenenin
tersine bir gelişme oldu. Güya makineler bizim delicesine uğraşmamıza ve çaışmamıza gerek kalma-
dan, bizim yerimize çalışacaklardı. Makinaların bize boş vakit sağlaması şöyle dursun, bize dinlen-
mek için verilmiş gecelerimizi bile değişik biçimlerde elimizden aldılar. Makinalara bağlanan umut
boşuna çıktı. Çünkü anlamlı anlamsız daha çok tüketmek için, şalışmak, gece ve gündüz çılgıncası-
na çalışmak gerekiyor. Teknolojik düzey ilerledikçe beklenenin tersine çalışma saati genelde azalı-
yor gibi görünse de, daha çok tüketme baskısıyla, insanlar çok daha hızlı ve birden çok işlerde çalış-
mak zorunda kalıyorlar.
Hayatın akışı bir yandan hızlanırken, diğer yandan da günlük geçim zorlaşıyor. Çünkü, ekono-
minin büyümesi ve mekanizasyon yeni masraf kapıları açıyor. Büyük kentlerde şehir içi ulaşım,
başlıbaşına masraf kapısı. Küçük bir kasabada yok denecek kadar az bir masrafla karşılanan sebze,
meyva, yumurta benzeri gıda maddeleri, artık giderlerimiz arasında çok önemli bir yer tutuyorlar.
Teknolojik gelişmeye paralel olarak günlük hayat ile birlikte, herşey biraz daha zorlaşıyor.Sanayileş-
me hızlandıkça bir ailede yalnız babalar değil, onlarla birlikte anneler ve çocuklar da çalışmak zorun-
da kalıyorlar. Yine de, bütün insanlık büyük bir kıtlık içinde kıvranıyor. Çünkü kıtlığın kaynağı açgöz-
lülüktür. Bunun için kıtlıktan kurtulmanın yolu üretimi artırmak değil, doyumlu olmaktır. Doyumlu
olmayan için, ne kadar varlıklı olursa olsun zenginliğinin bir ölçüsü ve üst sınırı yoktur. Kişi izafi ola-
rak, kendisini kendisinden daha zengin olana göre yoksul hissedeceği için de, yoksulluk sorunu
hiçbir zaman çözümlenmiyecektir.
Aslında çok şeyi olan değil, vermesini bilen insanlar gerçek zenginlerdir.
Toplumu değiştirecek en önemli eylem, vermesini sevmektir. Çağımızda toplumları bir uçtan
diğerine sarsacak eylem, karşılıksız vermesimi öğrenmektir.
Eline geçirdiği ürünlerin sayısını artırmaya ve sahip olduğu endüstriyel ürünlerin modellerini
her yıl değiştirmeye çalışan birinden daha yoksul kim olabilir?
Günümüzde aileler binlerce yıl yaşasalar bile, tüketemiyecekleri kadar mal ve mülk biriktiriyor-
lar. Ekonomide üretilen mal ve hizmetler temel ihtiyaçları çoktan aştığından artık temel ihtiyaşlar
değil, sun’i ihtiyaçlar önem kazanmaya başlıyor. Bunun sonucu temel ve uygulamalı bilimler,ailelerin
ihtiyaçlarını karşılama yolunda yardımcı olmak yerine, sun’i ihtiyaçları çoğaltma yolunda kullanıyorlar.
Müslümanların tüketimlerinin büyük bölümünü kısa ömürlü ve bir kere kullanılıp atılan ürünler
oluşturuyor. Aslında, müslümanların tüketimlerinin artması, haksız kazanç sağlayanların üretimleri-
nin artması demektir.
Buna rağmen petrol zengini ülkeler başta olmak üzere tüm müslümanlar emperyalistlerin göz
boyayıcı ürünlerinin değişmez müşterileri oluyorlar.
Müslümanlar tüketim ekonomisinin tuzaklarını tesirsiz hale getirmenin yollarını bulamazlarsa,
tüketim ekonomisi müslüman ülkelerde yıkılmaz bir egemenlik kazanarak herkesi tutsak edecektir.
Gösteriş ve harcamanın mutluluk kabul edildiği bir ekonomik yapının çökertilmesinde ye denileni
yemeyen, iç denileni içmeyen, giy denileni giymeyen bir insandan daha güçlü ve daha etkili ne ola-
bilir? Böyle bir insana hiçbir gücün karşı koyması mümkün değildir. Ve bu insanı dize getirebilecek
bir silah da yoktur.
Sevgi va bağlanma ile bireyler, tüketim ekonomisince, başarıyla işletilen Pazar mekanizması-
nı şiddete, baskıya ve kaba kuvvete başvurmadan kolaylıkla işlemez hale getirebilirler.Sakalı olan
bir müslüman için jiletten, elektrikli traş makinasına kadar sayısız tüketim malının hiçbir anlamı ve
önemi yoktur.
İnsanın sahip olduğu otomobille değerlendirildiği, otomobillerin insanın kişiliğini belirlediği
bir dünyada, gerçek mutluluğun harcama ve tüketimle değil, sevgi ve özveriyle elde edilebileceğini
göstermekten daha güçlü ne olabilir?

İnsanlar, dünya üretim sisteminin bir parçası gibi hareket edecek biçimde yetiştirilmektedir.
Öyle bir sistem ki bu, ihtiyaç olmadığı halde ihtiyaçmış gibi gösterilerek insanların almaya zorlandık-
ları eşyayla takas edilmek istenmesi halinde beş para etmeyen şeyler üretmektedir.
İnsanlara hayali ihtiyaçlar edinmeyi ve bu ihtiyaçlar peşinde koşturmayı öğretmektedir.
İnsanlar muratlarına erdikçe, eskisinin yerini yeni bir kuruntu ihtiyaç alıvermektedir.
Maddi doyumsuzluğa neden olan zihinsel kuraklığın tedavisi bile gene bir başka maddeyi
aratmaktadır, teknik. İnsanlık işte böylece uyuşturulmuştur. Ve insanoğlu biyokimyasal bir güdüm
altındadır. Çağdaş üretim biçiminin tek derdi insanı insanlıktan çıkarmaktır. Teknokratik kişilik fetva-
sını vermiştir: insanın huzura kavuşmasının yolu, insanın maddi ihtiyaçlarının karşılanmasından geçer.
Onun içindir ki, erkeğiyle, kadınıyla tüm insanlık bütün bir ömür boyu, teknik zümreye bağımlı olarak
yaşamaktadır. Bu demektir ki, ipnotize etme ve robotlaştırma işleminden başka bir şey olmayan
asılsız bir takım işaretlere karşılık nesnelerin (para ve eşyanın) trampa edilmesini buyuran,sihirleyici
bir dinin boyunduruğuna koşulmaktadır, bütün bir insanlık.
İnsanın maddi ihtiyaçlarının sonu gelmez. Çünkü insan, hayali maddi arzularının modellerini
sürekli olarak değiştirmektedir. Bundan da öte, hayali maddi ihtiyaçların toptan temini beklenmeme-
lidir. İnsanın gerçek ihtiyacı bambaşkadır. İnsanın gerçek ihtiyacı teknokratik tezlerle temelli olarak
reddedilmektedir.
Erkeğiyle, kadınıyla tüm insanlığın gerçek ihtiyacı kendi kendine tatmin olmayı sağlayan bir
seziş ve kavrayış üslubundadır. Demek ki, tatmin olmak bizzat kavrayış üslubundan kaynaklanmak-
tadır. İnsan kendi kendine tatmin olmayı öğrenecek olgunluğa ermelidir. Eksiklik kişiliklerimizdedir.

Kimse, Pekin’den Washington’a değin varlığını sürdüren mevcut totaliter durumun–yaklaşmak
ve değiştirmek şöyle dursun, temel değerlerinin eleştirisini yapmaya bile muktedir değildir–Teknikle
birlikte baskıları daha da belirgenleşen statizm ve bankacılık, siyasa, eğitim, resmi din, gibi mit sis-
temler tarafından maskelenmişlerdir. Fethetmiş pozlarına giren endüstriyel deva, sosyal huzursuzlu-
ğu kanalize etmek için kurulmuş bulunan dünya spor sistemi olup bitenlerin yayılmasına engel olan
TV ve basının yön verdiği sapık ve basitlik olan dalavere ortamı içindeyiz.

Bir memleketin felaketi ne deprem, ne kuraklık, ne açlık, ne parasızlık ve ne de imkansızlıktır.
Milletlerin sebeb-i felaketi: Adaletsiz hakimler, maneviyatsız ,idareciler, şuursuz baskı grupları,
ruhsuz dalkavuklar, köksüz ve ahlaksız cemiyetler, idealsiz gençler ve bunlara benzer herşey.
Hekimin paraya, hakimin politikaya tapması kadar korkunç bir şey tasavvur edemiyorum. Ehliyetsiz,
inançsız, adaletsiz, politikacı,–hakim, milletlere felaket üfleyen baykuş gibidir. Zayıf, ehliyetsiz,
beceriksiz, maneviyatsız, hükümetler üstünde baskı yaparak dediklerini millet lehine değil de, kendi
menfaatlerinin devamı yolunda yaptıran baskı grupları bir memlekette hüküm sürüyorsa, hatta alnı
açık olmanın şerefinden mahrum yer altı mahlukları dediklerini gizli beyannamelerle tehditler şekline
sokuyorlarsa böyle memleketleri ben bahtsız ülkeler içinde sayarım. İşte ben bunlara felaket derim.

Mes’uliyetin vicdani ürpertisini duyan insanlarla konuşun. Fazilet, ahlak ve vicdani duygulardan
çok gırtlaktan (kanun) diye haykırıp, bunun yanında kanunsuzluğu moral prensip edinenlerden sakının.
Onlar sahtekardır, onlar insanlık hazinesine el uzatan hırsızlar, onlar insanlığın namusuna tecavüz
isteyen bedbahtlardır.
Bir zamanlar iftirayı, hakareti, haksızlığı, zulmü, istibdadı, suistimali, (varsa) vicdanlariyle
bağdaştırabilenlerin bir müddet sonra bir ahlak havarisi, bir fikir sembolü, bir fazilet mücahidi, bir
ideal kahramanı gibi ortaya çıkması, gerçek ahlakın sesini kıstıracak kadar şarlatanca demogoji
yapması ne kadar acı vericidir.
Bu ümitsiz tabloyu ışığa ve ümide garkedecek hakikat şudur ki, halk evvela kendi ahlaki
yapısını nizama soktuktan sonra üstün bir iradi gayretle aklı selimle, irfanla haklıyı haksızdan ayıra-
bilmelidir. Gerçekten inanarak ıstıtap çekerek mes’uliyet duygusunu ortaya koyabilmek, kanunlardan
evvel mes’uliyet, vicdanilik, ahlakilik müeyyidesini yerleştirmek isteyenlerle, attıkları her nutkun arka-
sından mideden gelen iğrenç kokuları çıkaran ahlaksızlar artık fark edilmelidir.

İçtimai haller içinde, bir insan için en yüksek ve mükemmel mevki krallıktır. Şimdi elinde bütün
arzularını tatmin etme vasıtaları bulunan bir kral tasavvur edelim. Eğer o da eğlencesiz kalır, kendi
hakiki varlığı üzerinde tefekkürlerde bulunmaya başlarsa, tefekkürlerde bulunmaya başlarsa, gittikçe cazibesini kaybeden bu refah,artık
onu avutmayacaktır. Nihayet birçok tehlikelerin ve isyanların kendisini gözetlediği zannına kapılaacak,
hastalık ve ölüm kuruntularıyla kıvranacaktır.
Sakın hakiki saadetin kumarda kazanılan parada veya ömür boyu peşinden koşulan dünya
malında, mevkisinde olduğu zannedilmesin. Bunlar insana huzur ve sükun getirmez.
Kralın etrafı, kralı eğlendirmekten başka düşüncesi olmayan onun kendi nefsi üzerinde tefekkürler
yapmasına fırsat bırakmıyan insanlarla doludur. Zira o da, muhteşem bir kral olmakla beraber bir nevi
tefekkürlere kapılınca bedbahtlığını hisseder. Her insan kendi hususi dünyasında küçük bir kral veya
sultan olduğundan, en büyük cihad sayılan nefsiyle mücadele ile mükelleftir.
İnsanların hatası, sırf eğlenmek gayesiyle kendilerine hareketli ve gürültülü bir hayat aramala-
rında değildir. Asıl fenalık, aradıklarını elde etmekle hakiki ve tam bir saadete kavuşacaklarını zannet-
melerindedir. Bu kadar heyecanla aradıkları şeyin kendilerini asla tatmin etmiyeceğini anlıyamamala-
rındadır.
İnsan kendilerinin hırs ve tama’ bakımından doymaz olduklarını bilmez. Şiddetle temenni ettik-
leri bir mevkiye yükselmekle artık haz ve memnuniyet içinde rahat rahat yaşayacaklarını sanırlar.
Bütün bir ömür eğlence ve meşgaleyle geçer. Herkes bir takım manilerlerle mücadele neticesi huzur
ve sükuna varmayı kurar, fakat bir kere o engel de aşıldı mı insan haldeki acizliğini yahut geleceği
tehdit eden tehlikeleri tekrar düşünmeye başlar, huzur ve sükun kendisi için yeniden tahammül edil-
mez bir şekil alır. Hatta bir kimse emniyet ve refah içinde bile olsa, birçok tabii hislerin köklendiği
kalbinin derinliklerinden, can sıkıntısı fışkıracak ve onun seçtiği zehir bütün ruhu kaplayacaktır.
Hülasa insan o kadar aciz bir mahluktur ki, mudil yaradılışının neticesi olarak, ortada hiçbir
sebep yokken bile türlü melal ve can sıkıntısı içindedir. İnsanlar gözden düşüp kendi yer ve yurtlarına
çekilince, evlerinde birçok mal ve servete sahip oldukları halde sefil, yalnız ve zavallı, olduklarını his-
sederler. Çünkü yanlarında artık kendi nefislerini düşünmekten alakoyacak kimseleri yoktur.
İşte kainatı anlamak, her şeyi tetkik etmek ve bütün bir devlet idare etmek gibi güzel vasıflar-
la doğmuş bir insan: şu anda bir tavşan yakalamak veya kendisine doğru fırlatılan topu arkadaşına
atmakla meşguldür. Bu kadar mühim işlerle meşgulken asıl kendi işlerini nasıl düşünebilir. İnsanın
tefekkür için yaratıldığı aşikardır, onun bütün şerefi ve liyakatı bundandır. Bütün vazifesi iyi ve müna-
sip bir tarzda düşünebilmektir. Bir insan için tefekkür sırası ise evvela kendi nefsinden, kendisini
yaratan kudretten, hangi gaye için yaratıldığından başlamaktır. Halbuki alemin düşüncesi nedir?
Kat’iyyen bu konular değil, herkes para kazanmak, servet yığmak, yemek,içmek, eğlenmek,mevki
sahibi olmak gibi hülyalarla vakit geçirmektedir. Hiçbiri Kral olmakla insan olmak arasındaki fark
nedir onu düşünmüyor. Önüne kendisini görmemize mani olacak bir perde gerdikten sonra gamsız
ve kasavetsiz var gücüyle uçuruma doğru koşuyor.

Dünyadan şikayetçi olanların mazeretlerine kulak verme. Dünyadan daha insaflı bir şey gör-
medim. Zira sen ona hizmet edersen, o da sana hizmet eder. Ama sen ona sırt çevirecek olursan,
o da senden vazgeçer ve böylece şerrinden emin olursun.

Gerçek ubudiyet, şahsi muradından sıyrılmak Hakk’ın muradında kaybolmaktır. Şahsi muradı
devam edenin ubudiyyet iddiası, koca bir yalandır. Zillet ve izzetin ölçüsü, maddeye karşı takınılan
tavra göre değişir. Zengine zenginliği sebebiyle yağcılık eden, tevazu gösteren fakir, insanların en
zelili olur. Fakire karşı mütevazi davranan ve ona olan hürmeti koruyan zengin ise, insanların en
izzetlisi sayılır. Kendisini dünyadan soyutlamış fakirler faziletli amellerle meşgul olmasalar da,
dünyalığa bulanmış gayretkeş abidlerden (ibadet edenlerden) daha üstündür.

Düştü. Düşmek? Ne tür bir düşüştü bu? Yüksekten düşen parçalanır, gözden düşen silinir.
elden düşen yiter, ayaktan düşen sürünür, tırmanırken düşen yuvarlanır en aşağılara,ne türden bir
düşüş? Toprağa düşüp çürümek mi, suya düşüp boğulmak mı, ateşe düşüp kül olmak mı, çukura
düşüp gömülmek mi, ise pasa düşüp kirlenmek mi, ağa düşüp yutulmak mı, korkuya düşüp ürper-
mek mi, dile düşüp söylenmek mi, kuşkuya düşüp kemirilmek mi, ümitsizliğe düşüp tükenmek mi,
ele eşiğe düşüp alçalmak mı, haince bir çembere düşüp kıskıvrak yakalanmak mı,
Yücelten bir düşüştü onun ki…

Türkiye’de hiç müslüman kalmasaydı, irtica olmayacaktı değil mi?
Türkiye’de bazı insanların yalnızca hakları vardır, diğer bazı insanların yalnızca vazifeleri vardır.
Eğer haklarını kullanan insanlara vazifeleri olduğunu hatırlatırsanız “irtica hortlar”. Yine vazifeleri
yerine getiren insanların da belli hakları olması gerektiğini öne sürerseniz olay “mürtecilerin baş
göstermesi” olarak yorumlanır. Bazılarının hakları olmaksızın vazifeleri yerine getirmesini temin etmek,
bazılarının da vazife sorumluluğu taşımadan haklarını kullanmasını sağlamak Türkiyeyi dikensiz gül
bahçesine çevirecektir.

Sen ölürsen, yitirmez ölüm güncelliğini….
Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye…
Yükselmek varken ölümsüzlüğe…
Kölelikler içinde en onulmaz kölelik,
Hayatın ölümcül yanına, takılıp kalmak değil mi?
Oruçlu doğar insan, ölümün iftar sofrasına.
Her an farkındayım, az az öldüğümün…
Bilincindeyim doğan ayın, eriyen karın,akan suyun…
Ve usul usul tükenen zamanın….
Toprak–ölüme aç, ölüme muhtaç Hayat….ölüm muhakkak..
Ve ölüm mutlak. Tek kapısıdır ölümsüzlüğün…
Ölümle tanıştıktan sonra anladım,
Sadece bir kimlik belgesi olduğunu…YAŞAMANIN…

Kişilik bakımından gelişmemiş insanın içinde, kendisinin de bilmediği doldurulamıyacak bir
boşluk vardır. Bu boşluğu dışarda bir “nesne” ,”olay” ya da “kişi” de bulur. Örneğin, mutsuz olan
kişi “bir arabam olsa” (nesne) “Uludağda kayak yapabilsem” (olay) ya da “Ayten beni sevse”(kişi)
“ne kadar mutlu olurum” diye düşünür. Ne var ki, imkanlar ve şartlar el verip arabayı alınca, Uludağda
kayak yapınca, ya da Ayten’le evlenince uzun süre mutlu kalamaz. Bu defa içindeki boşluğu daha
başka nesneler, olaylar ve kişilerle doldurmaya çalışır. Asıl boşluğun kişiliğinde olduğunu bilemiyen
insan içindeki boşluğu sürekli bir daldan diğerine atlayarak doldurmaya çabalar. İçindeki boşluğun
gerçek nedenini anlayamadığı müddetçe bu macera böyle devam eder,gider.
Kimileri kadınlara yönelerek, kimileri alkol, uyuşturucu gibi alışkanlıklar edinerek, kimileri
sürekli yemek yiyerek, kimileri süs eşyası ve giyecek satın alarak içlerindeki boşluğu doldurmaya
çalışırlar ve böylece mutlu olabileceklerini umarlar.
Bizim toplumuzda başarı, kişinin mesleğinin türü ve kazancının miktarı ile ölçülür.
Bu tür toplumsal ve kültürel değerler düzeni çocukların kendi özbenliklerinin değerini göremez ve
onları dışsal bazı ölçütlerle yargılar. Tanıdığınız birinin kızının evleneceğini duyduğunuz zaman aklını-
za ilk gelen soru “adam ne iş yapıyor” ise, siz de bu kültür değerlerinin etkisi altında davranıyorsunuz
demektir. “Nasıl bir kişi imiş?”, “nasıl bir karakteri varmış?” gibi sorular genellikle sorulmaz.

Ya en aptal, ya en akıllı insan inanır. Tam akıllılık kabil mi, tam aptallık mümkün olsun.
Aptal dediğimiz çok defa üstüne hiçbir yazı yazılmamış boş kağıda benzer. Mademki boştur, güzeli
bulamamıştır. Fakat mademki yine boştur, çirkinden kurtulmuştur. Aptalın şuuraltı veya şuurüstü
kavrayışıyle bulunmuş, kimbilir ne erişilmez hakikatler var. Hakiki aptal, o boş kağıdın üzerine hiçbir
şey yazmamış olan değil, saçma sapan, kör-topal, yalan-yanlış şey’ler karalamış ve onlara sımsıkı
sarılmış olandır. Yani, aptallıktan yola çıkıp akla varmamış ve yarı yolda kalmış idrak cücesi…
İşte bu korkunç örnek, gördüğünü gördüğünden ibaret bilen, her şeyi ve her hadiseyi beş duyu
sınırında başlıyor ve bitiyor sanan, hiçbir şeye ne kamil bir şüphe, ne de kamil bir imanla bakamayan,
bu ikisi ortası havsalacıktır ki, hakiki aptaldır. İnanmak, ya çok üstün, kendi kendini kül edecek kadar
üstün bir akıl davasıdır, yahut, yarı yolda bangır bangır iflas eden aklın her türlü desteğinden mahrum,
fakat gizli bir ruh feyziyle gayesini sezmiş ve fikir kargaşalığından kurtulmuş saf ve basit adam işi…
Belki de<<saf>> kadar güzel bir mefhumu, bilmeden, onun için basit insanlar hakkında kullanıyoruz.

Sosyalizm, tıpkı muhafazakarlık gibi, modern dünya sisteminin yedek ideolojisiydi.
Her iki ideoloji de kendilerini liberal merkeze yaklaştırdıkları ölçüde hayat sahası bulabildiler.
Sistemi ayakta tutan jeokültür, kimi yerde “aydın” muhafazakarlık, kimi yerde sosyal demokrasi
kisvesi altındaki liberal ideoloji idi. Komünizmlerin iflası, Liberal güçlerin hiç arzu etmedikleri bir
gelişmeydi, sistemi sigortasız bıraktı.

Bir şeyin özünü, zatını, mahiyetini bilmeyen kimsenin, o şeyin parçalarını anlaması,ona uygun
gelen ve lazım olan şeylerle, kendisine geçici olarak tabi bulunan şeyleri tayin, tesbit ve tertip etmesi
mümkün değildir. Bir şeyi tam olarak bilmek demek, o şeyin mahiyetine, güzellik ve çirkinliğine,iyilik
ve kötülüğüne vakıf olmak demektir.

İnsanların tüm sıkıntılarının, ıstıraplarının bir anlam ifade edebilmesi için öte inancının mutlaka
varolması gerekir. İnanç, insana kararlılık düşüncesini kazandırır. Tutarsızlığın yeri yoktur inançta.
Gerçeklerin kaybolması, kişiliğin dağıtılması ile birbirine bağlı şeylerdir. Bunların temelinde
insan yaratılışıyla ilgili tutarlı bir görüşün olmayışı yatmaktadır.
İnsan parçalanmıştır. Hem de birbirlerine bağlı olmayan yaşantı parçalarına indirgenmiştir.

İnsanın bilgisi, teoride kalan bilgilerle geliştirilemez. İnsan, sosyal bir varlıktır. Bu sosyal oluş
onların birbirlerini daha iyi tanımalarını ve anlamalarını amaçlar. Yoksa diğer varlıklar gibi bir arada
yaşamakla esas görev ifa edilmiş olmaz. Bir insan yiyor, içiyor ve gözlerini kapayıp işlerini yapıyor
diye insan yerine konulamaz.
Böyle basite indirgenmiş bir hayatın yaşanması ile yaşanmaması arasında ne fark vardır?

Bilgisizliğin hakim olduğu bir çağda bilmek suç sayılır. Ezilmiş ve hor görülmüş bir toplumda,
şahsiyetini yitirmiş, yozlaşmış bir toplumda, soylu bir ruha, yiğit bir yüreğe sahip olmak veya Budha’
nın dediği gibi”göller bölgesinde bir ada olmak.” bağışlanacak suçlardan değildir.

Herkes bu kalabalığın içinde yaşar- yalnız olarak. Ve zaman gelir bu hayat biter. Tanıdığımızı
sanırız iyileri ve kötüleri. Büyük bir olgunlukla bakarız geriye doğru. Ama yönümüzü ileriye çevirince
şeytan çarpmışa döneriz. Korku iliklerimize kadar işler. Aslında bu korku, hiçbir şey olamamanın
verdiği korkudur.

Akşamdan akşama eve gitmeyi, eve bir şeyler taşımayı yaşamak sanıyoruz.
Ama ne var ki, bugünkü hayat insana sadece eve ekmek taşıma görevi vermiştir. Herşeyden haber-
sizce bir kenarda yaşamak ve ömrümüzün ne zaman sona ereceğini düşünmekle geçen bir hayat.

Batıda uzun zaman hakim olan bir görüşe göre, insan madi ihtiyaçları olan bir yaratıktır.
Ve bu yaratık maddi ihtiyaçları edildiğinde mutluluğa ulaşacaktır. Maddi ihtiyaçlara öncelik veren ve
“önce mide sonra ahlak.” diyen bir felsefe, ne yazık ki, refah toplumundaki milyonlarca insanın mut-
suzluğunu açıklamakta çıkmaza düşmüştür. Öte yandan bu düşünce, Batılı olmayan toplumlarda
ekonomik büyüme ve gelişme adına her türlü insan hak ve özgürlüklerinin çiğnenmesine haklılık
kazandırmıştır. Gelişmenin salt teknik ve ekonomik bir olgu olmadığının anlaşılması üzerine bugün
gelişme ölçütleri daha da karmaşıklaştırılmıştır.
İlerlemeci hümanizm, insanın sonunda isteklerini tatmin edecek araçlara kavuştuğunu,böylece
dünyevi bir cennetin yaratıcısı olma imkanlarının önüne açıldığını, en azından kendi çevresine hakim
olduğunu ve bu hakimiyetin kendisini mutluluğa ulaştıracağını iddia etmektedir.İsteklerimizin doyurul-
dukça mutlu olacağımız savı, modern insanın temel yanılgısıdır. Modern tüketim toplumlarında istek-
ler karşılandıkça çoğalmakta ve doyuma ulaşma yolundaki çılgın yarış insanı tüketmektedir.Ekonomi
ve siyasetten tutun sanat ve spora kadar toplumsal yaşamın bütün alanlarında kendimizi kaptırdığımız
öldürücü rekabet ve tüketim, belli bir noktadan sonra sapmalara yol açmakta ve insan kendisini ken-
disi kılan tüm özelliklerini kaybetmektedir.

Bugünün insanının inandığı ve taptığı, madde olmuştur. Evren hakkında tüm düşünceler ezber-
letilmiş ve kalıplar halinde verilmiştir. Öte inancından habersizdir. Kendisini başka eller yönetir ve
yönlendirir. O eli hissettiği sürece ayakta kalabileceğini düşünmektedir. Her nereye olursa olsun,
onu o el götürür. Ortaya bir şeyler koyabildiği kadar değerlidir. Elinde imkanları varsa saygıdeğerdir.
Kendi hayatını sürdürebilmek için en modern silahları üretmek ve kendi dışında olan diğer insanlara
yaşama hakkı tanımamaktır. Verilen savaş bu düşünce üzerine kurulmuştur.

İnsanlara ne oldu? Çağdaş hayat birçok görünüşü itibariyle bir kabusa, kötü bir rüya’ya benzi-
yor. Niçin kendimizi içinde yaşadığımız cemiyete yabancı ve garip hissediyor, kalbimizde onulmaz
bir gurbet yarasının sızısını duyuyoruz? İnsanoğlunun yeryüzündeki pozisyonu, niçin böylesine bir
cinnet ve vahşet manzarasına dönüştü? Televizyonu her açışımızda yeryüzünün her tarafından nakl-
edilen ve beynimize üşüşen dehşet sahneleri ve çığlıklar…
Ekmek savaşı için kan ter içinde kalan insanlar görüyoruz. Bernard Shaw’ın tabiri ile “lekeli
para” kira, faiz ve karla elde ediliyor. Ve her kuruşu suça, içkiye, fahişeliğe, yoksulluğun bütün kötü
meyvalarına bulaşıyor. Dünyamıza vahşet ve terör hakim oldu, hayatımız kabus gibi…

Babil sürgününden sonra–ve binlerce yıl boyunca–yeryüzünde dağınık yaşayan Yahudi ırkı,
bütün yurtların en kutsalına sahipti; oların vatanı, Kitab-ı Mukaddes idi–Yeryüzünde vatanları yoktu–
amma, mukaddes kitaplarını yurt edinerek yaşadılar. Asırlarca “Tanrı tarafından va’dedilen bu vatan”
ın, “Mev’ud Vatan”ın hayaliyle yaşadıktan sonra, nihayet, çağımızda bir yeryüzü vatanına, İsrail’e
sahip oldular. Ne var ki, artık yurtları kutsal kitap değildir. Ve tarihin en acı zulümlerini sahneleyerek
kirlettikleri bir toprak parçasından ibaret olmuştur. Hala bugün bile, İsrail’de, siyasete düşman olan
ve Kitab-ı Mukaddes’in mesajının laik siyonist politikalara alet edilmesine karşı çıkan, bir takım
Musevi gruplar var, amma, İsrail’de hakim olan artık onların “Tevrat”ı yurt edinen zihniyet”i değil,
Rasyonalist ve Mayavelist politikacılar. Ve yalnızca Yahudiler değildir binlerce yıllık mukaddesatları-
nı yitirenler…Bugün bütün insanlık gariptir. Artık Mukddes Kitapların huzurlu dünyasında yaşamıyor
insanlık. Bugünkü, çağdaş medeniyet dinsizdir. Daha doğrusu, dinsizlik insan tabiatına pek uygun
düşmediği için, kendisine putlar edinmiştir.
Hıristiyanlığı tahtından indiren Paris komünü, nasıl insan aklının heykel’ini, daha doğrusu,
sevimsiz bir putunu, Paris’e dikerek, aklı ve terakkiyi putlaştırmışsa, artık akıl ve terakki putuna da
inanmayan çağdaşlarımız, yine kitab-ı mukaddes terimi ile söyleyecek olursak,insanın iktidar hırsını
putlaştıran kadim molok(mülk) putuna tapınmaya başlamış ve molokperest olmuştur.
Her ne kadar “Adalet mülkün temelidir” denilse de, mülk’ün (molok’un) gerçek temeli,yalnızca
iktidar hırsı olmuştur.”Belki” “mülk”e alternatif olarak “anarşi” yi gösteremeyiz, amma ve lakin,anarşi’
nin alternatifi olarak da, hala tegallub, ceberut ve zorbalık bu çağda bile tatbik edilen siyasi hüküm-
ranlık biçimi olmamalı. Eflatun’un, insanın değişmez ve değişmeyecek hastalıkları olarak zikrettiği,
devlet (iktidar), servet ve şehvet hırsları…Modern dünyanın yeni teslis’i (itikadi üçlemesi) “iktidar,para,
ve seks”ten ibarettir. Bunlara tapıyorlar. İktidar hırsının şeytani karakteri “lekeli para” ile ittifak ederek
ve insanın insani vasıflarına değil behimi, yani şehevi ve hayvani, yönlerine hitap ederek, çağdaş bir
teslis putu oluşturmuştur. İşte tarihin çağdaş insanlığa oynadığı kötü oyun budur. Realite’nin meyda-
na getirdiği rü’yet, berbat bir kabus, kötü bir rüya.
Batı ilmi dinsizdir. Daha doğrusu güce tapınmaktadır. Ve gücü elde etmek için bir vasıtadır.
Tabiata, çevreye, insanlara hükmetmenin bir aracı olmuştur. Hukuk bile netice itibariyle mülkü koru-
yan, siyasi hakimiyete temel vazifesi gören, ruhsuz, felsefesiz, aşırı formalist bir statüko muhafızlığı-
na dönüşmüştür. Modern teslis, çağdaş bilimselciliğin üçlü putu,”iktidar hırsı, para ve seks” ten
ibarettir. İktidar hırsı ile “lekeli para” nın işbirliği sayesinde, günümüzde enternasyonal şirketlerin
menfaatlerine hadim olan ve ne olduğu kim olduğu dahi anlaşılmayan bir takım uluslar arası şirketler
halkı soyabilsinler diye aracılık yapan devletler ve siyasiler meydana getirdi. Çok marifetli ve konforlu
teknolojiler, iletişim imkanları ve benzerleri ile beyni yıkanan, robotlaştırılan, uyuşturulan ve aptallaştı-
rılan bir insanlık, bir seyirciler güruhu meydana geldi.
Ne büyük terakki, ne muhteşem ilerlemedir ki bu, insanı cansız, robot seviyesine icra etmiştir.
Bir zamanlar dünyanın her tarafına dağılan Yahudilerin diasporası gibi, inançlı insanlar artık diaspora
halinde, inançsız kitleler arasında dağılmış küçük cemaatler halinde yaşamaya mahkum oldular.
İnanç ve vizyon sahipleri, vaktiyle Yahudilerin yaptığı gibi, kendi kutsal kitaplarına sığınarak,kutsal
kitaptan bir vatan meydana getirerek, varlıklarını sürdürebilirler. Nitekim birçok inançlı insan bugün
öyle yapıyor ve diaspora halinde yaşıyor.
Hz. İsa “İnsan yalnızca ekmekle, parayla yaşayamaz, fakat Tanrı’nın her kelimesi ile yaşar”
buyurur. Tolstoy, “İnsanları yaşatan ve öldüren Tanrı’dır.” der. Dinin, ahlakın, hukukun, sosyal adalet-
in ve sulhun olmadığı bir dünyada yaşıyoruz- ancak inançla ayakta kalabiliriz.

Geçmişle niçin ilgilenelim? Sırf hasbi merak saikiyle pul koleksiyonu yapar gibi,”geçmiş”
hadiselerin kataloğunu yaparak, geçmişle ilgilenmek elbette mümkündür. Esasen, tarih kelimesinin
asıl manası da budur. Hadiselerin kronolojik bir kataloğunu yapmak, hadiselerin oluş tarihini tesbit
etmek, onları tarihlendirmek. Ancak ben, tarihcilikle iktifa edemeyip, tarih felsefesi yapmaya başladı-
ğım ve uzun zamandan beri kendi tarih felsefemi inşa etme gayreti içinde olduğum için, geçmişte
olanlar ile “sırf tarih” olarak ilgilenmek beni tatmin etmiyor.

Mazi bazıları için, herşey gibi görünüyor. Haline aldırmaksızın herkes mazisiyle övünüyor.
Ne zaman sıkışacak olsalar maziye sığınırlar. Başları derde girmeye görsün, hemen maziyi çağırırlar
imdada. Mazisiyle bu kadar uğraşmak da işe yarasa bari. Bu garip mazicilik eğiliminin kimseye bir
yararı olmuyor. Mazisiz olunmaz şüphesiz. Fakat mazi acizlerin hızırıdır.

Eğer bir toplumun elitleri ve liderleri, toplumu total anlamda değilse de kısmi olarak modern-
leştirme ve Batılılaştırma niyetiyle modern Batı kültürünün bazı değerlerini ve ürünlerini kabul etmiş-
lerse, modernleşme kaçınılmazdır. Çünkü modern kültürün bir bölümünü alıp diğer bir bölümünü
reddetmek hemen hemen imkansızdır. Ayrıca halkın beklenti ve tüketim kalıplarının dış etkiler yoluy-
la değiştirilmesi de, modernleşmeye yol açabilir.
Batılı olmayan ülkeler için modernleşme hemen hemen kaçınılmaz bir süreç gibidir.Ancak bu,
modernleşmenin arzu edilir bir şey olduğu anlamına gelmez.
Batı toplumları modern hayat biçimlerini dünyaya ambalajsız sunmadıkları gibi, Batılı olmayan
toplumlar da Batı kültür değerlerini modernleşme olgusundan ayıklayabilecek bir durumda değiller.
Yani sorun iki yanlı bir çaresizliğin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Modern toplumun ortaya çıkması ve devamı, kültürel alanda da bazı değişmelere kaynaklık
etmektedir. Din ve inanç sistemleri, seküler bir yapıya bürünmekte veya daha başka bir deyimle top-
lumsal hayatın değişik alanları birbirinden özerkleşmektedir. Dinin toplumsal hayatın diğer alanların-
daki etkileri kaybolmaktadır.

Yenilikleri kabullenmede, ilgili kesimlerin oransal dağılımında ilginç bir yapılanma gözlenmek-
tedir. İlk önce, yenilik çok küçük bir grup (% 2.5) tarafından kabul edilir. Bu yenilikçi kesimdeki kişi-
lerin karakteristik özellikleri, yeni şeyleri denemede cesaretli oluşlarıdır. Mali durumları da yerinde
olan bu grup, çoğunlukla kendi yerel sosyal çevresinin dışındaki kişilerle ilişki kuran dışa açık bir
kesimdir. Bu yenilikçi azınlığı takip eden “erken kabulleniciler” (% 13-5) daha çok yerel sosyal siste-
me entegre olmuş ve halk nezdinde saygınlık kazanmış kişilerdir. Bunların yenilikleri kabul etmesin-
den sonra, büyük bir “erken çoğunluk” (% 34) oldukça temkinli bir biçimde yenilikçiler dalgasına
katılır. Bu arada kamuoyu iyice kristalize olmuştur. Geride kalan azınlık (% 16) ise, yenilikler karşı-
sında her zaman kuşku duyan ve “eski olan iyidir.” felsefesinden hareket eden kimselerden oluşmak-
tadır.Bunlar yenilikleri kabul ettiklerinde zaten söz konusu yenilik iyice eskimiştir.

Toplum yapısı, sürekli olarak menfaatlerin ön planda tutulmasını, çok kazanmayı öğütlüyor.
Diğergam düşünceye sahip olan kimseler suçlu durumunda görülüyor. İyilik yapmak, iyi düşünceler
peşinde koşmak saflık belirtisi olarak görülüyor. Yetişen nesiller, geleceği düşünürken, elime ne
geçecek, ne kadar kazanacağım, bana bu meslek ne gibi imkanlar sağlayacak diye düşünüyor.
Sorun, hep kazanmakta düğümleniyor.<<olmak>>tan ziyade kazanmak. Yetenek düşünülmüyor.

Bizler neysek, olup-bitenler de bizim yapımızın aynısıdır. Bir dağın karşısına geçip bağırdığımız-
da kendi sesimizin aynısının tekrar edildiğini duyarız. Biz bülbül sesi çıkarırsak, yine bülbül sesi
duyarız. Eşek veya karga sesi değil.

İnsanın kendi menfaatlerini hesaba katarak Allah’a gitmeye kalkması boş bir avuntudur.
İslam nazarında eşyaya bağlılık, esaretlik olarak görülür. Eğer bunu bilerek yapıyorsak, en büyük
riyakar olduğumuzu bilmemiz gerekir.
Günümüzde insan, sonsuz olanı terkederek, sonlu olana bağlanmakla esas konumunu belirle-
mektedir. Geçmişi, geleceği, dünyası, öbür dünyası, bağlandığı ve kendini tatmin maksadını güden
hareketleri olmaktadır. Bu tip insanları hırs bürümüştür. Kalpler katılaşmış, gözler dönmüş, hareket-
ler taşlaşmıştır.

Başkalarının belirlediği gündeme tabi olmak, güncelliğin kısır ve anlamsız tartışmalarına dahil
edecektir bizi. Bunun da kendi özgün ve bağımsız gündemimizi oluşturmaya imkan vermediğini kabul
etmek zorundayız.
Gündemde kendisine tayin edilen yerin ve vehmedilen gücünün ötesinde insanlar, kendi güçle-
rinin gerçeğine önem vermelidirler.

Bir küçük haksızlık, büyük haksızlığın provasıdır. Kötülükler davul çalarak gelmez ki zaten.
Bir kaşık bulaşık suyu içmek belki sağlığımızı bozmaz. Ama bir muzibin hatırına, bu işi sık sık tek-
rarlarsanız, ya sizde alışkanlık doğar, ya da muhatabınız size zulmetme konusunda kazanılmış bir
hak elde eder.
Belli ortamların belli ürünleri vardır. Her sistem kendi insanını yetiştirir. Bizim yaşadığımız din
bireyseldir. Her inanç sistemi kendi hukukuyla yaşanır. Yani kamusal alanda var olmayan bir din
beklenen sonucu vermez.

Ezelden beri gerek ferdi felaketlerin, gerek sosyal felaketlerin şaşmaz bir kaidesi vardır.
Fertler ve milletler bir hazan yaprağı gibi yalnız ve yalnız hadiselere tabi olarak düşünürler….
O anın heyecanından başka bir şey idrak edemezler. Yalnızca felaket selinin her günkü akışına
dalar, giderler.

Bütün insanların iyi olduğunu varsayarak kanunlar yaptığınız zaman kötüler zafere ulaşır. Ve
iyiler ezilir. Kanunları bütün insanların fesatçı olduğunu kabul ederek yaptığınız zaman kötüler aradan
sıyrılır, veya onlardan istifade yolunu bulurlar. Yalnızca iyiler onlara itaat eder ve acı çekerler.

DİKKAT: En iyi, en güzel, en değerli şeyler, paranın gücünün yetmediği şeylerdir. Pek çok
insanın her şeyi parayla değerlendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Onlara göre paranın açamıyacağı
kilit, halledemiyeceği mes’ele yoktur. Ancak biraz düşünülünce bunun hiç de böyle olmadığı ortaya
çıkmaktadır. Paranın sevgi ve dostluğu satın alabileceğini kim söyleyebilir? Para maddi şeyleri alabi-
lir ama manevi hiçbir şey alamaz. Parayı ve maddeyi putlaştıranların dünya ve ahiret saadetleri yok
olup gidecektir.
Para ile ilaç alabilirsiniz amma sağlığınızı alamazsınız.
Para ile yiyeceğinizi,içeceğinizi alırsınız-amma iştah alamazsınız.
Para ile eğlencenin her türlüsünü alırsınız-amma mutluluğu alamazsınız.
Para ile ev alabilirsiniz-amma bir yuva alamazsınız.
Para ile yumuşak yatağı alabilirsiniz-amma uyku alamazsınız.
Para ile kitaplar alabilirsiniz-amma irfan alamazsınız.
Para ile Kur’an-ı Kerim alabilirsiniz-amma iman alamazsınız.

Kapında düşman. Hayatını sona erdirmecesine kolluyor seni. Sürekli senin peşinde bakışları.
Var mı bir hazırlığın ona karşı? Elindeki üç-beş kuruşunu konfora, israfa yatırıyorsun. Zaten baldırı-
çıplaktıktan tam kurtulmuş sayılmazsın. Birçok gereksiz aler edevat doldurmuşsun evine. Ama hani
asıl ihtiyacın? Buna şimdilik gerek yok diyorsun, ben de öyle diyorum. Çünkü o şeyin olsa bile onu
kullanacak el, onu kullanmaya cesaret edecek yürek yok sende zaten. Hani o parmak, hani o yürek?
Ah, dost, hain dost! Kendine bir parmak hazırla bari, bir yürek hazırla. Bir kafa devrimi, bir gönül dev-
rimi bekliyorsun, ama devrimler fedakarlık ister.

Allah adının unutulduğu yerde yasalar yoksullar içindir. Yasa diye konulan kuralların gücü
ancak zavallılara yeter. Başkalarına, daha doğrusu güçlülere diş geçiremez bu yasalar. Güçlüler
yasa kapsamına girmezler. Allah adı unutulmuşsa, hiçbir toplumsal düzen ebediyen önünü alamaz. adı unutulmuşsa, hiçbir toplumsal düzen ebediyen önünü alamaz
bu çarpıklığın, olsa olsa geçici tedbirler getirebilir ki bu da uzun ömürlü olamaz.

İnsanda rahat etme arzusu, ilk ölürm alarmı ve işaretidir. Ancak; fert, hissiyatiyle felç olmuş-
sa, ne bu alarmı duyacak, ne de bu işaretlerden bir şey anlayacaktır.
Kendini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların avratlaşması mukadderdir.
Mücadele aşkı ve “sehat tutkusu” sayesinde, küçük bir aşiretten koca bir imparatorluk doğ-
muştur. Birgün gelip de, bu aşk ve arzunun yerini harem sevdası alınca, koskoca bir millet yerle bir
edilmiştir. Endülüslü bir emire anasının sözü ne kadar anlamlıdır. “Cephede erkekler gibi dövüşmedin,
bari otur avratlar gibi ağla.”

Fikirsiz,mefküresiz insan, mukavemetsiz ve tahammülsüz insandır. Şartlar iyiye gider,şımarır,
kötüye gider, çöker. Ne galibiyeti taşıyabilir, ne mağlubiyeti.Zora düşer, şaşırır- rahata erer,yozlaşır.
Böylelerinin sayısı çoktur ama müessiriyeti yoktur. Yön tayin edici bir tesirleri, katkıları hiçbir devirde
görülmemiştir. Söylediklerinin yanlışı da doğrusu da önem taşımaz. Onların yapabileceği iş, olayların
ardından tıpış tıpış yürümek ve hayatın tadını çıkarmaktır.

Siyasi, içtimai hayatın rotası bozuktur. Bunun neticeleri perakende sızlanmalarla izale edile-
miyeceği gibi müstakil mahiyetleriyle kötümserlik telkin edecek kadar önemli de sayılmazlar.Rotayı
düzeltin, sahnelere yansıyan tükenmişlik yahut sahipsizlik manzaraları derhal değişir. Fakat rotayı
düzeltme fikri görmüyor, işlenmiyor-güçlenemiyor. Faydacı, fırsatçı- eyyamcı- modacı telakkiler tara-
fından perdeleniyor. Boğuntuya getiriliyor- idraklerden, şuurlardan kaçırılıyor.

Atina’da hakimin biri, ölüm döşeğinde iken yardımcı hakimi çağırıp der ki:- Ben artık ölüyorum.
Hakimliği sana bırakıyorum.–Ben nasıl yapabilirim efendim, der genç hakim. Yaşlı hakim:-Hiç merak
etme. Eğer bir akıllı ile bir deli arasında bir dava olursa, akıllıyı dinler ve kararrını ona göre verirsin.
İki deli gelirse, zaten mübaşir senin haberin olmadan onların işini halleder.-Peki efendim, ya iki akıllı
gelirse ne yapayım? –Olacak şey mi, ben kırk yıllık hakimim daha hiç iki akıllının birden geldiğini
görmedim. İki akıllının mahkemeye işi düşeceğini sanmam.-aklının kullananlar için bütün problemle-
rin bir çözümü vardır.

Eski Yunanistan’ın Yedi Akıllı Adamı şerefine verdiği ziyafette Periander: <<İdeal devlet nasıl
izah edilebilir?>> diye bir münakaşa konusu açtı. Tarih bu suale verilen cevapları şu şekilde tesbit
ediyor:
TAİS:<<Kanunun üstünde hiçbir kuvvet bulunmazsa, orası ideal bir diyardır.>> dedi.
SOLON: <<Vatandaşlarının en ufak bir kısmına yapılan zarar hepsine yapılmış gibi sayılırsa,orası
ideal bir yerdir.>> dedi.
TALES: <<Zenginlerin çok zengin, fakirlerin de çok fakir olmadıkları yer idealdir.>> dedi.
ANAHARRİS:<<Faziletin takdis edildiği, fenalığın da lanetlendiği yer idealdir.>> dedi.
PİTARHUS: <<Şerefin daima iyiliklerle sağlandığı, hiçbir zaman fenalıklarla kazanılmadığı yer ideal-
dir.>> dedi.
KLEOBULUS: <<Vatandaşların suçtan, cezası için değil, utandıkları için çekindikleri yer idealdir.dedi.
ÇİLO: <<Kanunun hükümet adamlarından daha fazla hürmet gördüğü ve daha nüfuzlu olduğu yer
idealdir.>> dedi.

Arkadaşlarımı sevindiren şey noksanlarım; çıldırtan şey de faziletlerimdir.
Bir dostuma gönderdiğim mektupta bir kelimeyi yanlış olarak yazsam bu yanlış imlalı kelime,
arkadaşımı sevindirmeğe yeter ve artar bile. Bu vesileyle kendini benden biraz daha üstün duyan
dostum,<<şuna bakın, o kadar okudu, çalıştı.Girmediği okul kalmadı. Ben onun gibi yıllarca öğrenim
yapmadığım ve kültürlü olmadığım halde, onun farketmediği bir yanlışı görebiliyorum.>>diye düşün-
mekten kendini alamaz. Bu vaziyette ben de, dostum kadar haz duyarım. Çünkü, bilerek yaptığım
bu kelime yanlışını görüp de böbürlenen ve kendini benden üstün hisseden arkadaşımın tuhaf hali
gözlerimin önünde canlanır. O mes’ut, ben mes’ud. İşte bir kusurda saklı olan büyük sihir budur.

Melekler şehvetsiz bir akla, hayvanlar ise akılsız bir şehvete sahiptir. İnsan hem akıl hem de
şehvete sahiptir. Aklın şehvete galip geldiği an ihtiraslar kırılır şeytan bozguna uğrar, nizam fikri doğar,
bencillik, yerini derin hikmet dolu diğergamlığa terkeder, insanlar arasında inanç ve hamle birliği doğar,
dünya işlenir, ilim, fen, teknik, ahlak ve saadetin emrine girer, insan izzet ve şerefle yükselir. Şehveti-
ne galip gelen insan, akıllı, iradeli, muvazeneli, müreffeh ve mes’ud bir hayat tarzı içinde meleklerden
de ulvi bir dereceye çıkar. Şehveti aklına galip gelen muhteris insan, şeytanın esiri olarak,nizamsız-
lığa, bencilliğe, inançsızlık ve buhrana, geriliğe, cehalete sürüklenir ve bu haliyle Allah’ın “belhum adal”
diye vasıflandırdığı hayvanlardan da aşağı seviyeye düşer.

Doğru düşünce doğru bilginin başlangıcıdır. Doğru bilgi de imanın- Yalınkat ve şuursuz bir inanç,
çok geçmeden fanatizme ve hurafeye dönüşür. Sosyal inşa için bir engel olur. Yalnız inanmak büyük
bir değer taşımaz. İnandığınızı bütün boyutları ile bilmek ve hayata hakim kılmak zorundayız.

Laf zamanı geçti. Yanıp yakılmanın manası yok.Şimdiye kadar ellerimiz bağlı şikayet ettik hep.
Herkes çevresini ve ülkesini ıslah etmek için inandığı şeyin her tarafını öğrenmek ve bilmek zorunda.
Yaptığımız sadece gevezelik. Gerçek meselelerimizi doğru dürüst ortaya koyamadık. Hastalıklarımı-
zı teşhis edemedik. Türkiye’nin derdi de aynı kısır, aynı marazi boşboğazlıktır.
Hürriyete kavuştuk kavuşalı çenelerimiz düştü. Sabahtan akşama kadar konuşuyoruz. Ama
ana dertlerimizden hiçbirine dokunmadık. Dedikodu, gıybet başka bir şey yaptığımız yok.

Allah, insanı yaratmak için nesnelerin en değersizini seçer. Balçık. Sonra da ona kendi ruhun-
dan üfler. Demek ki insan, iki boyutlu bir varlık: Çamur ve İlahi Ruh’un bileşimi. Bir yönü ile çamura,
aşağılığa,çürümeğe, durgunluğa meyleder. Öteki yönü ile yükseğe, zirveye, Allah’a. Bu iki kutup ara-
sındaki mücadele, insan yolunu kesin olarak seçinceye kadar sürüp gider. Bugünün insanının talih-
sizliği bütünü kavarayamayışlarında. Ya büsbütün ahirete yönelmiş, dünyaya gözlerini kapamışlar.
Yahutta yalnız bu dünyaya inanıp ahireti unutmuş, yok saymışlardır. İnsan iki boyutlu bir varlık :
çamur ve ruh. Ancak iki boyutlu bir din gerekir ona. Dünya ve ahireti içine alan. Yani İslam.İnsanlığa
kaybettiği dengeyi kazandıracak olan din İslamdır. Sahabiler hepsi de, hem siyaset, hem ibadet
insanıdırlar.

İnsanların bir kısmı zengin olma, bir kısmı da tanınma isteğinin kölesidir. Pek az insan vardır ki,
bunlar zenginlik ile şöhreti adi görerek kainatı ve gerçek mutluluk kaynaklarını araştırmaya koyuldular.
Bunlardır ki, bilgeliği sever kişilerdir. Philosophia’nın varmak istediği tek şey, her türlü çıkarın dışında
yalnızca bilmek için bilmektir. Yani, o hakikati arar. Hakikate varmak için uğraşır, eldekileri amacına
uygun ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir. Felsefede sebepler zinciri boyunca geri gidilerek varıla-
cak olan ilk sebep Tanrı’dır. Varolan her şeyin bir varolma sebebi vardır
Hakikatte ancak ve yalnız Tanrı’dır ki, tam olarak bilgedir,yani şeyin hakikati hakkında tam
bilgisi vardır.

İlkin tabiat ve özü düşünmek olan bir varlık olduğumuzu ve sonra varlığımızı kendine borçlu oldu-
ğumuz bir Tanrı bulunduğunu öğreniyoruz. Tanrı’nın sanatını tetkik ettikten sonra da biz ve Tanrı’dan
başka diğer bütün şeylerin hakikatini araştırabileceğiz. Yokluk hiçbir şeyin yaratıcısı değildir.

Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh lazım. Bizi mes’ud eden, bir
şeyin sahibi olmak değil, zevkine varmaktır. “ev, mal, mülk, yığınla tunç ve altın”, vücudunda veya
ruhunda dert olan adamın yarasına merhem değildir. İnsanın elindeki nimetleri tadabilmesi için keyfi
yerinde olmak gerek. Bir arzusu, bir korkusu olan için ev bark neye yarar. Gözlerinde çipil olan,
tabloyu ne yapsın.
Ruhta ve bedende rahatlık olmadıkça, döşek rahat olmuş neye yarar. Vücudumuza bir iğne,
bedenimize bir dert girdi mi, dünyalara sahip de olsak, rahatımız kaçar. Kum sancıları bir başladı mı,
insan ne kadar devletli, haşmetli de olsa tacını tahtını, saraylarını unutmaz mı? Bir Kral öfkelendiği
zaman Krallığı onu kızarmaktan, sararmaktan, deli gibi dişlerini gıcırdatmaktan koruyabilir mi?
Halbuki, kral, kafalı ve iyi yaradılışlı bir adamsa saadetine krallığının kattığı şey pek azdır. Miden iyi,
ayakların sağlamsa, kralların hazineleri seni daha fazla mes’ud edemez.

Siz ki, yalnız kendinizi tanıyor, fakat düşmanınızı tanımıyorsunuz- her kazandığınız zaferin
sonunda bir mağlubiyet bekleyiniz.
Siz ki, hem kendinizi hem de düşmanınızı tanımıyorsunuz-hiçbir zaman muzaffer olamazsınız.
Siz ki, hem kendinizi hem de düşmanınızı tanıyorsunuz- ilelebet muzaffer olacaksınız.

Eflatun diyor ki:
Allah inkarcılara kudretini bildirmek için en kuvvetli delili gözünün ortasına koymuştur.
Göz bebeği denilen iğne topu kadar bir şey nasıl bu kainatı birden görüyor. Allah’ın varlığına delil
olarak bu yeter.

Yabani, tahtadan ve taştan putlara tapar, medeni insan, etten ve kandan putlara.
Sahne, ses ve stad yıldızları… Eski çağların koruyucu perileri, kahramanları, ortaçağın azizleri ne ise
asrımızın insanı için de bu yıldızlar da o. Davranışlarını, jestlerini, düşünce tarzını, bir kelime ile,
psikolojilerini ve yaşama üslubunu tayin eden onlar.

Mabedin bekçileri neden sustular. Sustular çünkü, teceddüt aşkı iliklerine işlemişti.Sustular
çünkü, bu gecekondu intelijansiyası kendinden, kendi değerlerinden, kendi tarihinden usanmıştı,
ve utanmıştı. Ne kadar hazin.

Bir İtalyan delikanlısı, yedi asır önce yazılan ilahi komedyayı gürül gürül okuyup anlar.
Bir asır öncesine uzanabilecek kaç üniversite hocamız var? Elli yıllık maziyle tefekkür de,medeniyet
de olmaz. Bizde kültür ve çağdaşlık ilmi bir disiplin veya bir araştırma metodu olmaktan çok bir çeşit
nezle. Aydının bir kartvizite ihtiyacı var. Müslüman değil,belli bir inancı,sağlam bir düşüncesi yok.
Herhangi bir bilgi dalında uzmanlaşmamış. Bırakın da bari çağdaş olsun.

Tüketim toplumunun çağdaş yığınlar üzerinde görülmemiş bir nüfuz ve cazibesi var. Arzulara
yön verme teknikleri, toptan yığınlaştırıyor insanları. Ne iradeleri kalıyor, ne dikkatlerini teksif yetenek-
leri. Olaylara katılmıyor, olanları kabul ediyorlar sadece.
Eski veya yeni hakim sınıflar, yığınların taleplerinden korkarak her türlü direnişi önlemek için,
milliuetçilikten ve dinden faydalanmaya çalışıyorlar.

İncil, imanın, dağları yerinden oynatmak kuvvetinde olduğunu söyler.
Bir insana iman aşılamak onun kuvvetini on misline çıkarmak demektir.
Tarihin büyük vak’aları çoğu defa imanlarından başka dayanakları olmayan meçhul mü’minler
tarafından aksiyon sahasına çıkarılmıştır. Hadis’te Bir mü’min on kafire bedeldir. Der.

Önderler çoğu defa fikir adamı değil, aksiyon adamıdırlar. Onlar yarı münevverdirler. Münevver-
lik umummiyetle tereddüde ve hareketsizliğe sevk ettiğinden tam münevver olamazlar.
Önderler bilhassa nevrozlular, fıtraten heyecanlı olanlar, deliliğin kenarlarında dolaşan yarı
deliler arasından çıkarlar. Çoğu defa bunlar yalnız şahsi menfaatlerini takip eden aşağı insiyakları
okşayarak karşısındakileri kandırmaya çalışan kurnaz hatiplerdir.

Ruhlar üzerindeki hakimiyeti kalmadığı zaman inançların ancak ihtilallerle değiştirilmesi müm-
kündür. Medeniyet unsurlarını değiştirmeye mecbur olmaksızın inançlarını değiştirmek henüz hiçbir
kavme nasip olmamıştır. Kavimler umumi inançları kazanmanın faydalarını hissetmiş ve bunların
kaybolmasıyla kendi çökme saatlerinin tayini lazım geleceğini de insiyaki olarak anlamışlardır.

Günün birinde aklın ziyalarıyla aydınlanan bir nihilist, küçük kilisenin mihrabını süsleyen ilah
ve azizlerin resimlerini kırdı ve mumları söndürdü. Biraz sonra da o resimlerin yerine bazı Tanrı tanı-
maz filozofların resimlerini koydu, mumları tekrar yaktı.
Dini inançların mevzuu değişmişti, fakat dini hislerin de değiştiği söylenebilir mi?

Her işlerini Tanrıların gözü önünde yapmaktan zevk alan insanlar, o zaman kulübelerinde Tanrı-
larla birlikte yaşarlardı. Kötülüker başlayınca insanlar bu rahat kaçıran seyircilerden usandılar ve onla-
rı heybetli mabetlere koyup kendilerinden uzaklaştırdılar. En sonunda Tanrıları bu mabetlerden de
attılar. Ve içlerine kendileri yerleştiler. İşte o zaman ahlak bozukluğu son haddine vardı.

Cemiyetlerin dışında yaşayacak yerde, onları kabul ettiğimiz andan itibaren şartlarını da
kabul etmek mecburiyetindesiniz.

Öğretimin insanı ne daha ahlaklı, ne de daha bahtiyar kıldığını ve insanın insiyaklarını, ırsi
ihtiraslarını değiştirmediğini, fena bir yön verilmesi halinde maarifin faydalı olmaktan ziyade tehlikeli
olduğunu göstermiştir. İstatikçiler maarifin umumileşmesi nisbetinde cinayetlerin arttığını,cemiyetin
en fena düşmanlarının, anarşistlerin çoğunun mekteplerden birincilikle çıkan kimseler arasından top-
landığını söyliyerek bu görüşü tasdik etmişlerdir.
Bin tane okuma yazma bilmeyen caniye karşılık bugün üç bin tahsil görmüş cani bulunmakta-
dır, ve elli sene zarfında her yüz bin nüfusta cani sayısı 227 den 552 ye çıkmıştır.
Yani elli sene zarfında canilerin sayısı yüzde 133 artmıştır. İlk okuldan doktoraya hatta öğret-
menliğe kabul sınavına kadar, genç adam kendi muhakemesini işletmeksizin ve şahsi teşebbüsünü
kullanmaksızın kitapların yazdıklarını yutmaktan başka bir şey yapmaz–onun için öğrenim–tahsil
ezberden okumak ve itaat etmekten ibarettir.
Bir memleketin gençliğine verilen eğitim tarzı o memleketin kaderini önceden görmeye yardım eder.

İnsanoğlu hakikati kavrayamadığı gibi, saadete de erişemiyor. Hiçliğini,yalnızlığını,acizliğini,
iptilalarını hissedince, ruhunun derinliklerinden can sıkıntısı, karanlık düşünceler,keder,ümitsizlik his-
leri beliriyor. Kısacası insan gariptir, ruhen sefalet içindedir. İnsanoğlu uğradığı bu hiçlikten o kadar
muzdariptir ki zevk ve eğlence içinde avunmak ister.

Bir kavim gözünün veya saçlarının rengini kendi seçmediği gibi, müesseselerini de kendisi
istediği tarzda seçemez. Onlar bir devir yaratmak şöyle dursun, kendileri bir devir tarafından yaratıl-
mışlardır. Bir kavim geçici heveslerine göre değil, seciyesinin gerektirdiği gibi idare olunur.Bir siyasi
idare kurabilmek için de yine asırlar lazımdır.
Bir kavim, kendi müesseselerini kökünden değiştirmek iktidarına malik değildir. Şiddetli ihti-
laller pahasına müesseselerin ismi değiştirilebilir, fakat esasları değiştirilemez.
Kavimler her zaman seciyeleriyle idare olunurlar. “Nasıl milletseniz öyle idare olunursunuz.”

Bugün, yığınların değil midir? Ama yığınlar büyüğün küçüğün ne olduğunu bilmezler.Doğrunun
dürüstün bilmezler ne olduğunu, onlar masumca eğridirler, daima eğridirler.Daima yalan söylerler.
Yığınların bir zamanlar sebepsiz inanmaya alıştığı şeyleri, kim yıkabilir sebepler göstererek.
Meydanlarda ise, el kol hareketleriyle olur inandırma.Sebepler halbuki, yığınları güvensiz yapar.

Yükseklere çıkmak istiyorsanız, kendi bacaklarınızı kullanınız. Kendinizi taşıtmayın yüksek-
lere, başkalarının sırtına, kafasına binmeyin. Fakat sen atamı bindin? Hedefine mi gidiyorsun doludiz-
gin? Pekala,dostum. Topal ayağın da ama at üstünde. Hedefine vardığında, atından indiğinde, tam
yüksekliğindeyken, en yüksek insan, o zaman sendelleyeceksin işte sen.

İnsan büyük ölçüde içinde yaşadığı cemiyetin- ve kültürün- bir mahsülüdür. Çocuk doğar doğ-
maz ona ailesi isim koyar, soyadını da ailesinden alır. İnsan, içinde yaşadığı toplumun dilini konuşur.
Giyim kuşamından hayat görüşüne, ahlak kurallarına ve dini inançlarına kadar toplumda hazır buldu-
ğu değerleri benimser. Bu değerler sisteminin varlığı kişinin varlığına bağlı değildir. Bunlar kişilerden
önce var olan şeylerdir. Toplumun değerler sistemi, kişiye üstün olan kuvvetlerdir. Bunları değiştirmek
kişinin elinde değildir. İnsan toplumun baskısı ve yasakları karşısında kendi içine kapanmak mecburi-
yetini duyar. Toplumun baskısı, benliği yıpratır, fakat aynı zamanda terbiye de eder. Kişiliğin yaşının,
insanın hakiki yaşından çok daha uzun olduğu söylenebilir.
Bir milletin çocuğu, kendi kişiliğinin tohumlarını milletinin geçmişteki varlığında bulur.
Tarih olayları yüzyıllar sonra gelen nesiller üzerinde bile etkisini sürdürür.
İnsanın şahsiyeti müphem ve geniş bir anlam taşır. Menekşe esansı gibi analizlere dayanmı-
yan bir maddeye benzer. Kişinin bütün karışık tarafları, Fiziki, Ruhi, akla kadar melekeleri, özellikleri,
faaliyetleri, istidatları,yaradılışı, düşünüş tarzı, enerjisi, tecrübeleri, yetişme tarzı, yani bütün hayatını
gözden geçirmek gerekir. Bu da Einstein’in İzafiyet Teorisi kadar az anlaşılır, karışık bir iştir.
Şahsiyet öyle elle tutulmaz, akla sığmaz, kolayca anlaşılmaz, esrarlı bir şeydir ki, bunu anlamak
için bilgi ve zeka çok zaman bir işe yaramaz.

İdealinin yavaş yavaş sönmesiyle ırk, intizamını, birlik ve kuvvetini vücuda getirmiş olan şeyle-
rin hepsini kaybeder. Fert şahsiyeti ve zekası ile büyüyebilir, fakat aynı ırkın kollektif bencilliği yerine,
seciyesinin silinmesi ve fiiliyattaki kabiliyetinin azalmasıyla birlikte ferdi bencilliğin fazla gelişmesi
yer alır. Bir birlik, bir blok teşkil etmiş olan kavim, nihayet aralarında bağlantı olmıyan, bir müddet
an’anelerin ve müesseselerin zoruyla devam eden bir fertler yığını haline gelir.
İşte o zamandır ki, menfaatleri ve temayülleri başka olan, aralarında ayrılık bulunan, kendilerini
idareden aciz insanlar, en küçük işlerinde idare olunmayı isterler. O zaman devlet yutucu nüfuzuyla
işe başlar.
Eski idealin kesin olarak kaybolmasıyla, ırk, nihayet ruhunu da kaybeder. O artık fertlerinin
aralarında irtibatı olmayan bir insan sürüsüdür. Ve başlangıç noktasında ne idiyse tekrar o hale gel-
miştir, bir kitle olmuştur. Medeniyetin artık hiçbir sabitliği kalmaz, bütün tesadüflerin oyuncağı olmuş-
tur. Orada ayak takımı hükmetmeye başlar ve barbarlar etrafı sarar.

Dostum azdır diye üzülüyorsan teselliyi düşmanlarının çokluğunda arayabilirsin. Kişinin felake-
ti istediği sayıda (veya hiç) dosta kavuşamayışında değil, düşman olunamayacak kadar silik bir hay-
at çizgisi takip edişindedir. Amiyanelik kişinin dostla ve düşmanla ilişkisini tersine çevirmiştir.
Yaygın anlayış içinde bize öğrenmemiz gereken şeyin dost kazanma sanatı olduğunu söyler-
ler. Amiyaneliğe hapsolduğumuz sürece bu söylediklerinin yerinde olduğu yanılgısına düşeriz.
İnsan ilişkilerine üstün körü baktığımızda, bize öyle görünür ki düşmanlarımız, biz hiç düşman-
lık istemediğimiz halde, şartların gereği olarak kendiliğinden doğar. Buna mukabil, dost kazanmak
için hususi bir tutum ve davranış sırası izlemek zorunda olduğumuzu sanırız.

Neden ideolojiler bize yaramıyor? Birincisi: Batı toplumlarının ihtiyaçlarından doğmuş olmala-
rıdır.İkincisi: Bizde birkaç asırdır varolan suiistimal ahlakıdır. Pek çok şeyi suiistimal ettiğimiz gibi
ideolojileri de suiistimal ettik. En basit örnekle, başkalarının elma soyduğu biçakla elimizi doğradık.
Eşyanın tabiatında varolan müsbet ve menfi yönleri birlikte ele alıp olumlu tarafından istifade edip,
olumsuz tarafından kurtulmaya çalışmamız gerekirken, tam aksini yaptık. Almanya’nın güzel bir şe-
kilde uyguladığı parlamenter sistemi bir türlü güzel güzel uygulayamadık.En gelişmiş anayasaların
benzelerini hazırladık, kısa zamanda işini bitirdik. Önümüze gelen her türlü imkan ve değerlerin
“Nasıl yaparız da bir açık tarafını buluruz.” hilekarlığından, kolaycılığından kurtulamadık. İşte bu sui-
istimal ahlakı, ideolojilerin aleyhimize çalışmasına sebep oldu. Daha doğru tabirle ideolojilerin olum-
suz yönlerinden kaçamadık. Olumlu yönlerini yeterince kullanamadık.

Bizim dinimize bağlılığımız, kimilerinin kendi kanaatlerine, zanlarına, çıkarlarına ve dünya
nimetlerine bağlılığı ile kıyaslanmıyacak kadar kuvvetlidir.
Din, gerçekten inanan insanlar için açlık, susuzluk duygusundan, işkence korkusundan ve
evlat sevgisinden daha güçlü bir duygudur. Bunu ancak inanan insanlar anlayabilir.

Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıdları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını.
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlara.
Tanrıya yakarır ama Fravunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim.
Sen ki pegamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka bir şeye ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena’yı orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur’u, Tevrat’ı, İncil’i, Kur’an’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat’ı tutarsın.
Ey kavmim.
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin, beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama sen kendi acına da yabancısın
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama Fravunlara taparsın.
Bütün seslerin arasından yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim.
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed’in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyn’in kellesine sen vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye’ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer’i biçaklayan ele sen biçak olursun.
Ey kavmim.
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ölülerin dönüp de bakmazsın.
Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağalamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçmezsin.
Tanrıya inanır ama Fravunlara taparsın.
Ey kavmim.
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ey kavmim.
Tek tek öldürülürken insanların sen korkudan öleceksin.

“Köpektir zevk alan sayyad-ı bi-insafa hizmetten.” “sayyad-ı bi-insaf”lar havayı ve suyu bulan-
dırıyorlar. Kurt bulanık havayı sever, bu kurdun cibilliyeti gereğidir. Köpekleri de anlıyoruz.Onlar, bir
kemik uğruna kuyruk sallar, karın tokluğuna verilen her emri yerine getirirler.
Asıl anlayamadığımız çobanlar ve onların muti köpek sürüleridir. Kurda temenna çakan,hatta
kurdun şerrinden korunmak amacıyla kurdu totem edinip ona tapar görünen, nasıl olsa bir gece yarısı
saldıracak, bari o saldırmadan ben vereyim diye sürüsünün en iyilerini canavara “ıskat” (sus payı)
veren celadet fukarası çobanları…Ve onların, kurtlar sofrasına taktik gereği oturmasına izin verdikleri
çoban köpeklerini…
Bir de bu köpeklerin, beklemek ve korumakla yükümülü oldukları kuzuları stratejik hesaplar
gereği kurtlarla birlikte oturdukları sofrada-kerhen- yerken gözleri buğulanmaz mı? İşte timsahın göz-
yaşları. Ve bu köpekler, kendilerine niçin kurtlara karşı canınız pahasına korumak zorunda olduğunuz
kuzuları kurtlar sofrasında birlikte yemeye başladınız diye soracak olanlara ne cevap verecekler?
Onlar, böyle bir soruyu nasıl olsa bizim kuzular sormaz. Onlar çobanımızın bir bildiği vardır,
derler diye mi düşünüyorlar? Dışımızdakilere de “sürü benim değil mi, ister kendim yerim,ister köpe-
ğime yediririm, istersem kurtlara ziyafet çekerim” derim diye mi düşünüyorlar?
Ben, sürüsünü satan çobanlardan Allah’a sığınıyorum.
Ben, sürüsüne saldıran kurtların gönlünü ederim diye kurtları totem edinenlerden Allah’a
sığınıyorum.
Ben, beklemek ve korumakla görevli olduğu kuzuları taktik gereği kurtlar sofrasına oturup
yiyen köpeklerden Allah’a sığınıyorum.
Ben, kendisini kurtlara ziyafet çeken çobanları için “Bir bildiği vardır” diyen kuzulardan Allah’a
sığınıyorum.
Ben, kendi ayakları üzerinde duran bir şahsiyet değil de, sürüye dahil bir birey olmayı içine
sindirenlerden Allah’a sığınıyorum.

<<Paranın değerini, değersiz insanlar yükseltiyor.>>
Paranın gerçek üstünlüğe sahip olmadığını söyleyerek bir itiraza yeltenebiliriz.Deriz ki gerçek
üstünlük paraya sahip olana aittir. Parayı elde tutan, parayı kontrol eden ve yönlendiren insanlar
dünyaya hakimiyetin mümessilidirler. Hayır, öyle değildir. Çünkü parayı kontrol edenler de paraya
bağımlıdırlar. Ancak parayı güçlü kılmanın yolunda yürüyebilecek bir inisiyatif sahibidirler. Neden
böyle olduğunun basit ve anlaşılabilir bir açıklaması var ! Nasıl para olarak kullanılan nesnenin kendi
başına bir kıymeti yok ve paranın büyük veya küçük oluşu sadece rakamlarla belli olabiliyorsa,para-
yı elinde tutan insanların da kendi başlarına, vazgeçilmez kıymetleri yok ve yerlerini hiç zorlukla kar-
şılaşmadan başka insanlara bırakabilirler.
Parayı kıymetli kılan para sahiplerinin kıymetsizliğidir. Her para sahibi sevetini kendine kıymet
kazandıran her ne ise onun korunmasına hasreder. Eğer bir insanın sahip olduğu paradan daha kıy-
metli bir özelliği varsa para ancak bu özelliğin muhafazasına tahsis edilecektir. Miladın yirminci yüz-
yılında hiçbir değer para kazanmanın değeri üstünde bir itibara sahip olamamıştır. Dolayısıyla paranın üstünde bir itibara sahip olamamıştır.dolayısıyla paranın
kendisi parayı kazandıran mekanizmanın ayakta durmasına vakfedilmiştir. Değeri olmayan insanlar
değerli kılmıştır parayı. İnsanlar değersizleştikçe paranın değeri artmıştır.
Şimdi birilerine sormak lazım: Parayla ölçülemeyen ve para karşılığı elinden alınamayacak bir
değere sahip olsaydın zengin olmak ister miydin?

Vitrinlere yatırım yapanlar,pişman olabilirler. Çünkü sistem vitrinlere saldırıyor,onları yerle bir
ediyor. Bütün bu süreçte bilmeyenleri hayrette bırakan şeyler oldu. Örneğin kimi görkemli vitrinleri
kıvançla, övünçle ve imrenerek seyrederdik ve derdik ki: “Eğer vitrini böyleyse kimbilir içerisi nasıldır.”
Fakat birileri vitrine taşı atınca hayretle gördüğümüz şey şuydu: Kimi vitrinlerin hiç “içerisi”
yoktu. Herşey vitrinden müteşekkildi. Lakin vitrin öylesine akdatıcı dizayn edilmişti ki, gören vitrinine
bakarak içeride birşeyler var sansın. Vitrinlere saldıranlar, sermayesi sadece vitrinden oluşanların
ipliğini pazara çıkarmıştı; işte “şer bildiklerinizde hayır olabilir” düsturu böyle tecelli etmiştir.
Bazı vitrinlerin “içerisi” vardı, lakin ya bomboş olduğu görüldü ya da vitriniyle “içerisi” arasında
müthiş bir kalite farkı olduğu. Bu da, vitrinlere güvenilmeyeceğini, “içerisini” görmeden not vermeme-
nin, hesap yapmamanın gerekliliğini bir kez daha öğretti.
İçerilerin ihmal edildiğini rafların boşaldığını, bazılarının mallarının demode olduğunu,bazılarının
hiç olmadığını öğretti. Sermayesini imaja yatıranların, kendi kitlesinin umutlarıyla oynadıklarını göster-
di. Öze değil de forma ve kabuğa yönelik yatırımların ne denli kırılgan olduklarını öğretti.
Eğer bütün bunları gerçekten öğrendikse, bu az şey midir?

Ot karakterli hayatın vazgeçilmez özelliği ikidir: Birinci özellik toprağa kökleriyle tutunuyor
olmaktır. Ot karakterli olan toprağın fakirleşmesinden ödü kopar ve toprağa yapılacak her kötülük
sebebiyle kendini sararıp solma tehlikesinin her an beklediğinin bilinciyle yaşar. Ot karakterli hayatın
ikinci özelliği göğe doğru açılmaktır. Ot dediğin büyümesini, gelişmesini ve ürün haline dönüşmesini
gök istikametinde yükselerek gerçekleştirir. Eğer Türkiye’deki müslümanların üzerinde yaşadıkları
topraklara tutunma endişesi taşımadıkları, tutndukları yerden beslenerek yükselme başarısına ereme-
dikleri söylenebiliyorsa, onların ot gibi yaşamadıkları da söylenebilir, o zaman müslümanların it gibi
yaşamasını önerenler ellerine bir mazeret geçirmiş olur.
İt karakterli hayatın vazgeçilmez özellikleri de ikiye indirgenebilir. Birinci özellik kendi önün-
den kaçacak derecede zaaf gösteren her şeye saldırmak ve buna mukabil kendinden korkmadığını
belli eden herşey karşısında gerilemektir. İt karakterli hayatın ikinci özelliği memnuniyetini saklamak-
ta aciz kalmak, yani her hoşuna giden durum karşısında kuyruk sallamaktır. Bazılarının siyasal islam
vesilesiyle bütün yaptıkları şey ülkenin müesses nizamının sunduğu lezzetli şeylerden kapabildiğini
kapmak, ona “bunu sana kaptırmam” denildiği zaman da kaçmak olduysa yapılabilecek bir karakter
tahlili çok vakit almayacak demektir.
Ot gibi yaşamayı kapmak ve kaçmakla ilgilendirmek ise mümkün değil.

Dili geçmiş zaman:
Bir çeşit hatır saymak vardı..Bir çeşit insanca saygı: Toplulukta gizli konuşulmazdı. Kimsenin
sözü kesilmezdi. Bağıra çağıra konuşmak pek ayıp sayılırdı. Herkes birbirinin sözüne riayet eder,
özüne saygı beslerdi ve bu saygıyı bilmeyenler pek ayıplanırdı. Kaçınılırdı onlardan..”meclis bozan”
denirdi onlara- ve pek nadir bulunurdu böyle kişiler…
Yukarıdaki satırları 1982 yılında kaybettiğimiz Abdulbaki Gölpınarlı’nın ölümünden kısa bir süre
önce kaleme aldığı, “Mazi özlemi veya Dün-Bugün” başlıklı makalesinden aldım. Bu makaleyi yıllar
önce okurken bir şey dikkatimi çekmişti. Neredeyse bütün yazı boyunca dili geçmiş zamandan baş-
ka zaman kullanılmamıştı. Daha sonra ise, pek çok insanın gerek konuşurken, gerekse yazarken
dili geçmiş zamana daha fazla yer verdiklerine şahit oldum.
“Nostaljik takılmak” ifadesinin sığlığı bir yana, geçmişe özlem duyan insanlarımızın sayısı ve
bu satırların yazarının da zaman zaman derin bir daüssıla duygusuyla sarsılması, beni bu konu üze-
rinde daha fazla düşünmeye yöneltti. Öyle ya, özlemini çektiğimiz zamanlarda ne buzdolabı vardı
evlerimizde, ne televizyon, ne de çamaşır makinesi…Yaz günleri buzculardan buz alır, öyle soğutur-
duk sularımızı. Odanın yüksekçe bir yerine çakılmış L şeklindeki iki demir çubuk üzerinde duran
lambalı kocaman radyomuzdan büyüklerimizle birlikte “19.30 ajansını” pür dikkat dinlerken ciddi bir
tavır takınırdık.
Analarımızın da çamaşır-bulaşık yıkamaktan hep çatlak olurdu elleri…
Ne marlboro vardı, ne Levi’s. Ne Mc Donalds, ne bankamatik, ne de cep telefonu….
Bırakın cep telefonunu, santral aracılığı ile, İzmir’le bile 2-3 gün sıra bekledikten sonra görüşe-
bilirdik.
Bugün sahip olduğumuz konfor listesini daha epeyce uzatabiliriz. Fakat çoğunu unuttuğumuz
için kaybettiklerimizin listesini ise herhalde hiçbir zaman yapamıyacağız.
Önce lisanımızı kaybettik, sonra kıyafetimizi…Şimdi sadece konuşuyor ve giyiniyormuş gibi
yapıyoruz. Musikimizi, şiirimizi, edebiyatımızı, havamızı, suyumuzu, ağaçlarımızı, çiçeklerimizi,
denizlerimizi, balıklarımızı kaybettik.
Tabiblerimizi, muallimlerimizi, muharrirlerimizi kaybettik. Onların yerine hekimler, öğretmenler,
yazarlar ihdas ettik. Bizi tedavi etmeyip kovsunlar, bize bir şey öğretmeyip dövsünler, bize bir şey
söylemeyip, sövsünler diye.
Çocuklarımızın geleceklerini kaybettik. Aşklarımızı kaybettik. Ramazan’lardaki edamızı, bay-
ramlardaki sevincimizi kaybettik.
Fast-food dükkanları, adım başında açılan barlar, her gün bir yenisi türeyen müzik zombileri,
otoyollar, gökdelenler, şeriata uygun mayolar ve Boutique-Tekbirler…
Bütün bu sanal gerçekliklerle, bir zamanların o asude hayatını ve hakiki medeniyetini
“Change” yaptık.
Güzelim şehirlerimizi kanserli bir ur gibi sürekli büyüyen, köy azmanlarına feda ettik.
Sohbetlerimiz, yerini bitmek tükenmek bilmeyen, mal-mülk dedikodularına bıraktı.
Artık 70 yıllık misafirhanede 7000 yıllık servet biriktirmek için yaşıyoruz.
Biz aslında kendimizi kaybettik. Ama gık demedik..Süfli televizyon programları, siyasi parti
münakaşaları ve futbol maçları bize yetti. Onlarla güldük, onlarla ağladık….
Kaç “The marmara” havuzu bize marmara’yı geri verebilir? Kaç beton yığını için bir orman
yok edilebilir? Kaç Hamburger bir çift palamut eder? Kaç Michael Jackson bir Münir Nureddin demek-
tir?
Özlemini duyduğumuz zamanlarda Batı’dan esen rüzgarların mahiyetini kavrayamadık.Onları
sanki, kızgın yaz güneşi altında bizi tatlı tatlı serinleten bir meltem zannettik. Çünkü henüz birçok
şey yerli yerinde duruyordu ve her taraf bu günkü gibi harabeye dönmemişti. Bugün rüzgar neredeyse
işini tamamlamak üzeredir. Fakat şurası muhakkak ki, kayıtsız kaldığımız bu büyük tahribatın bede-
lini henüz tam olarak ödemiş değiliz. Bir süre sonra ödeme güçlüğüne düşeceğimiz günler geldiğinde,
bugün “Nostaljik takılanlara” garip nazarlarla bakanların çocukları ruhları sökülüp atılmış yaşam biçim-
lerinin acımasızlığı içinde kaybolup gideceklerdir.

Abartı, malzemeyi kabartmaya yarar. Ancak o cümlelerin kabarta tozudur, pasta yaparken
hiçbir işimize yaramaz.
Bağımlı olmak, dünyaya bağlanmak hırsından doğar. Biberonla başlar, renk renk kravatlarla
devam eder, pranga ile sonuçlanır.
Cehalet, leke tutmayan kumaşlara benzer. Beyin sürekli tertemiz, bembeyaz kalır. Ama yine
de kimse övünmez nedense cehaletiyle.
Çağdaş olmak, bir ceviz için kabuksuz olmak anlamına gelmez. O zaman niçin insanoğlu
için çıplak olmak anlamına geliyor.
Dahiyane fikirler piyangodan çıkmazlar. Eğer doğuştan bir dahi değilseniz, boşuna bilet alıp
talih denizine olta atmayın.
Edep, kaynağı herkese yetecek kadar bol olan bir değerdir. Nedense insanoğlu aksine inanıp
idareli kullanmaya devam eder onu.
Fakirlik cepteyse önemli değil, cebi doldurursunuz, fakirlik biter. Ama ruhtaysa? Bir ruhu biter. Ama ya ruhtaysa? Bir ruhu
doldurabilir misiniz zenginliğinizle?
Gamsızın evinde yangın çıkar. Evi yakar, mahalleyi yakar, şehri yakar, ahaliyi yakar.
Gamsızı asla yakamaz.
Haberin en kötüsü uçakla gelir. Daha az kötüsü otobüsle. Daha az kötüsü trenle. Haberin
iyisi ise yürüyerek gelir.
Irk, kuru bilgidir, sözcüklerde tanımlanır, ifadelerde kullanılır. İnsanı insana bağlayamaz.
Çünkü yüreğin ırkı yoktur.
İddia sahibi olan kişi, zamanlamayı da bilmek durumundadır. Zamansız iddia, yumurtasını
yiyen tavuğa benzetir insanı.
Jandarma olmak ideali ile büyüyen çocuk, adam olma ideali büyüyen çocuğun peşinden
ayrılamaz.Kabahat yapan kedi civciv görse saldıramaz.Kabahat yapan civciv kedi görse kaçamaz.
Laubali davranışlarda bulunabilmek için gerekli olan tek şey laubali doğmaktır.
Macera, sıradan insan için monotonluktan kaçıştır. Oysa James Bond için macera, monoton-
luktan başka bir şey değildir.
Namus kendi başına yürümek zorundadır. Denge tutturamıyan bir namus anlayışını koltuk
değnekleri de ayakta tutamaz.
Okuryazar olmak kendi başına bir vasıf sağlamaz. Kişi, okuduğunu anlıyor, anladığını da
yazıyla ifade edebiliyorsa vasıflıdır.
Öfke ile kalkanın zararla oturacağı doğrudur. Ancak sakin sakin yerinde oturanın hiç zarar
görmeyeceğini de kimse söyleyemez.
Palavra, iki ucu keskin bir kılıç gibidir. Eğer iyi kullanamazsan, bir tarafını kesmen mukadder-
dir.
Rahatlıktan bahseden insanlar, eğer rahatlıktan konforu kastediyorlarsa, bilin ki satıcıdırlar.
Saadet belik parayla satın alınamaz, ama finanse edilebildiği kesindir.
Şahsiyet şimsiye gibidir. Yağmur yağmadan kıymeti anlaşılmaz.
Tabiatı kızdırmaya gelmez. Fiskesinden deprem olur, tükürüğünden ortalığı sel götürür.
Ucuz mal, kolay kucaklayan ve kolay terkeden maldır.
Ümit, kandile benzer, ışığını sürekli görmek istiyorsan, yağını eksik etme.
Yabancı olmak istiyorsan bilmediğin bir şehre git. Yabancılaşmak istiyorsan evinden hiç çıkma.

İkinci Dünya savaşı sırasında Alman işgali altında bulunan Fransız şehirlerinden birinde ada-
mın biri öğle yemeği yemek niyetiyle çevrenin iyice sayılan lokantalarından birine gitmiş.Listede
tavşan eti yahnisi görmüş ve yiyeceği yemek olarak onu seçmiş. Önüne getirilen yemekten bir iki
lokma aldıktan sonra garsonu çağırmış: –Bana tavşan eti yahnisi getirdiğinizden emin misiniz?
Garson:–Evet efendim, gayet eminim.
Müşteri:—Bu önümdeki tabakta sadece tavşan eti mi var yani?
Garson:–Efendim, malum-u aliniz savaş içindeyiz. Savaşın sıkıntıları kaliteyi tutturabilmemiz
bakımından önümüze birçok engel çıkarıyor. Engelleri aşabilmemiz de ancak bazı tedbirler almamız-
la mümkün. Doğrusunu isterseniz bu yemek yapılırken içine tavşan etine nazaran daha ucuz etten
biraz karıştırılıyor. Aksi halde bu yahniye çok yüksek bir fiyat ödemeniz gerekecekti.
Ne eti karıştırıyorsunuz tavşan yahnisine?
At eti efendim.
Gerçi siz biraz at eti karıştırıldığını söylüyorsunuz; ama anlaşılan bu tağşiş maliyete tesir
edecek nisbette yapılıyor.
İsabet buyurdunuz efendim. Daha ucuza mal etme zaruretinin baskısı altında kalınmamış
olsaydı müessesemiz asla bu yola başvurmayacaktı.
Peki, ne nisbette karıştırıyorsunuz tavşan etiyle at etini?
..Yarı yarıya.
…Eşit miktarlarda mı yani?
…Yarı yarıya efendim, tam yarı yarıya: Bir tavşan, bir at.
Dünyayla ilişkisini itikadi bütünlüğü esas sayarak kurmamış olanlar modern şartların müslü-
manca bir hayatı imkansız kıldığı varsayımına sığınıp hayatlarını rahatlıkla dini olan ve olmayan diye
ikiye ayırabilecektir. Onlar her ne kadar bir ayrım yaptıklarına inansalar da her birinin dinden ne anla-
dığı, dünyadan ne anladığı muamması çözülmüş olmayacaktır. İtikadın değil, zaruretin çizdiği bu
çerçevedeki anlayışın rüzgarı üstümüzden şiddetle estikçe katışıksız bir müslüman hayatı sürdürme-
yi modern şartların yok olduğu zamana kadar ertelemeyi düşünenlerin sayısının artacağından da
şüphe yok. Şimdilik herkesin din ve dünya arasında denge gözeterek yaşamayı en kar:lı yöntem
sayarak yaşadığını gözlemliyoruz. Kafalarını, zamanlarını, evlerini, ilişkilerini dini olan ve olmayan
arasında bölüştürüyorlar. Her ikisi arasındaki dengeyi koruyacak, aralarındaki eşitliği gözetmekten
geri durmayacaklar. Hayatlarında nasıl dinden bir şey bulunuyorsa, dünyadan da bir şey bulunsun
istiyorlar.
Sonuçta tıpkı bir atla bir tavşandan yapılma yahnininki gibi dengeli hayata ulaşıyoruz.
Bazılarımız yapılan işlerin yarı yarıya islami olduğunu savunabiliyor.
Ama bu savunma modern şartların islami hayat lehine değişime uğramasına yaramıyor.
Bilakis, dini hayatın marjinalleşmesine yol açıyor. Öyle bir yahni yiyoruz ki sadece adında tavşan
var, geri kalanı at etinden. Yaptıklarımızın hepsi islami değilse?

Bugünlerde müslüman olma şuuruna sahip insanlar biraz tedirgin, biraz kaygılı ve biraz da
psikolojik baskıların etkisiyle birbirlerine soruyorlar: Bundan sonra ne yapacağız?
Yine gazetemizin köşesine, dergimizin sütunlarına, kitaplarımızın satırlarına, partimizin koltu-
ğuna, şeyhimizin sedirine, hocaefendimizin dizinin dibine, mikrofonların önüne, panel ve sempozyum
masalarının üstüne yaslanıp, çoğulculuktan, sivil toplumculuktan, globalleşmeden, hoşgörüden,isla-
mi açıklık ve şeffaflıktan, değişimden bahsedecek miyiz? Laikliğin aslında ne kadar islam’da varoldu-
ğundan ve bol bulunduğundan demokrasinin ve hoşgörünün peygamberimizin tavrı ve yöntemi oldu-
ğundan bahsedecek miyiz? Yoksa birkaç kişiyle panellere çıkıp adeta muhabbet yaparcasına bir
arada yaşamadan, çok hukukluluktan, liberalleşmeden mi bahsedeceğiz?
Zoraki şirin görünme gayretleri sürecek mi? Evet bundan sonra ne yapacağız? İslam’ın,
Kur’an’ın, Hadislerin, ne kadar rasyonalist olduğundan yine bahsedecek miyiz? İslam’ın akıl ve mantık
dini olduğunu karşımızdaki insanlara anlatmak için olur olmaz tavizler verecek miyiz? İşimize gelme-
yen, nefsimize ağır gelen, yaşamımızı meşrulaştırmayan ayetleri ve peygamberimiz’in yaşamını tevil
etmeye devam edecek miyiz? Kur’an’ın çok açık ayetlerini bugünün değer yargılarıyla ve normlarıyla
örtüşmediği için bir takım çok bilmiş profesörlerimizi, din bilginlerimizi ve din adamlarımızı çıkarıp
ekranlara açık açık kıvırttıracak mıyız? Hala faizin helal, ribanın haram olduğunu söyleyecek, günü-
müzün kapitalist ve liberal problemlerine fetvalar üretecek, islami finans kurumlarının faiz değil de
ka:r payı verdiğini söyeleyecek, vade farkının, enflasyon oranındaki faizin şeksiz şüphesiz helal oldu-
ğunu yine iddia edecek miyiz? Yine aydın din adamı, aydın din öğretmeni, aydın dindar yetiştirmek
için vargücümüzle çalışacak mıyız? Kadını dövmenin, çok evliliğin, şahitliğin, mirasın Kur’an’da buyu-
rulduğu gibi olmadığını iddia edecek miyiz? Sermayenin dinlisi dinsizi olmaz saçmalığını terennüm
etmeye devam edecek miyiz? Kur’an’ın çok açık ayetlerini bugünün değer yargılarıyla ve normlarıyla

Gerçekten bundan sonra ne yapacağız?
Kur’an’dan turizm ayetleri arayacak mıyız? Trafik ayetleri bularak İslam’ın ne kadar modern ve çağ-
daş olduğunu ispatlamak için var gücümüzle çalışacak mıyız? İslami mayolarla denize girip girme-
menin caiz olup olmadığını, başörtüsünün zaten eski bir arap geleneği olduğunu yine bas bas bağıra-
cak mıyız? Tatil köylerine cami yapmanın ne kadar hayırlı ve sevap olduğunu dile getircek miyiz?
Adil düzen kapitalizmini özdeşleştirecek miyiz islam’la.Erbakan’ın verdiği tavizleri, mukayese
edecek miyiz Hudeybiye ile Akabe Biatları ile? Yine Fatih Sultan Mehmed de, M.Kemal de yaşasay-
dı Refah Partili olurdu diyecek miyiz? Gerçek laiklik, Batı’daki demokrasi, gerçek cumhuriyet yalan-
larına inanıp hararetle, aşkla, şevkle isteyecek miyiz?
Holding patronlarını “şeyh” olarak tanıyacak, onların ellerini, eteklerini öpmeye devam edecek
miyiz? Yaptıklara numaralara, her türlü acemiliklerine rağmen biz de numara yaparak inanmış gibi
görünecek miyiz? Birilerinin kökten dinci diye nitelemesine rağmen biz daldandinci olduğumuzu
ispat etmek için epistemolojik ve ontolojik saplamalarda bulunacak mıyız?
Bundan sonra darbe olmaması için kulaklarımızı CNN aracılığıyla ABD’ye mi dikeceğiz?
Gazetelerimizin manşetlerini ABD mi belirleyecek, müslümanlar olarak ABD’ye muhtaç mı kalacağız?
Bize yan bakanların kulağını ABD’ye mi çektireceğiz?
Davamızda ne kadar haklı olduğumuzu, gerçekte ne kadar mağdur olduğumuzu veya ne kadar
iyi kalitede demokrat, objektif ve çoğulcu olduğumuzu ispatlamak için islami televizyonlarımıza eski
tüfek marksist ve sosyalistleri çıkarıp entelektüel masturbasyon yapacak mıyız?
Bundan sonra yine Kur’an’ın tarihselliğini araştırıp postmodern yorumlar yapıp, hermönetiksel
saplamalarda bulunacak mıyız?
İslami bir mentaliteye, islami argümanlara ve islami donelere sahip olmak için entelliklere
devam edecek miyiz?
Bundan sonra da demokrasiyi araç olarak kullanacağım diye diye kendimizi demokrasinin
ve sistemin aracı konumuna getirecek miyiz?
Yeşil pop dinleyip, dini kolamızı içip, Vakko eşarbımızla tesettürümüzü yerine getirip,’çamlıca’
larda muta nikahlı eşimizle el ele kol kola gezecek miyiz?
Bütün bunları yapıp yine islami tefekkürden, tezekkürden, hizmetten, gayretten ve basiretten
bahsedecek miyiz?
Sahi bundan sonra ne yapacağız?
Bundan sonra gerçekten adam gibi müslüman olacak mıyız?

Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak, fakat arkana bakma. Kimin geldiği önemli
değil, kimin gelmediği de…unutma yolcu değişir, yol değişir ama menzil değişmez. “El cemaatu
ale’l Hakk velev kane vahded: cemaat hak üzre olandır, isterse tek olsun.”
Yolcuya bakıp yolu tanıma. Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona
göre ver. Vahim olan yolun yolcusuz olması değil, asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır,yolsuz,
hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal.
En doğru yol, en dikensiz yoldur diyenler seni aldatıyorlar. Onlar karanlık evlerinde kaybettik-
lerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma, ayağına batan dikenler aradığın gülün
habercisidir. Dikenine katlanmaktan söz edenler “aşıkmış gibi” davrananlardır,gerçekten aşık olanlar-
sa dikenini de severler.
Yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma: Yürümekle varılmaz,lakin varanlar
yürüyenlerdir. Yol boyunca yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup gelen-geçenin ayağına çelme
takanları, yolda metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan
edip volta atanları, maratona 100 metre koşusu gibi hızlı girip 50. metrede yola yatanları, yürüyüşün
uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce yolculuk üzerine zar atanları, yürümeyi bırakıp yol- yolcu
ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp ömür boyu tafra
satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp
yolu satanları göreceksin.
Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun,akıl
pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın, merhamet
sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol “insanların çoğunun” gittiği yol değil,düşünen, akleden
“öz akıl sahiplerinin” yoludur.
Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir.
Kendisini hesaba çeken, başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.
Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümedi-
ğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir.
Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir.
Bir şey daha: pusulanı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut.İbreyi saptırırlar da
haberin olmayabilir.
Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü
uyuşturucudan uzak durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzerindeki saptırıcı etkisi-
ni iyi hesap etmelisin. O’ndan başkasından korkarsan, korktuğunun başına musallat edileceğini kesin-
likle bilmelisin.Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır, yani kendi benliğinin
sana kazdığı tuzak.

Hepimiz hainiz bence, hepimiz çok değerli bir varlığa, kendimize ihanet ediyoruz.Çok daha iyi
yaşanabilecek bir hayatı, korkaklıklarımız, yılgınlıklarımız, şaşkınlıklarımız yüzünden anlamsız bir
sefillik haline çeviriyoruz.
Bir düşünün, bu hayattan neler isterdiniz. En hayali kıt olanların aklında bile filmlerden kalma
birkaç sahne vardır, diri diri öpüşme, güneşli bir günde tiril tiril keten elbiseler içinde fiyakalı bir yürü-
me, fısıltılı bir ilanı aşk, aldırmaz bir şakalaşma.
Bir de elinizdekilere bakın.
İstediklerinizle,elde ettikleriniz arasındaki fark, sizin güçsüzlüğünüzün bedelidir.
O fark büyüdükçe, ihanetiniz de büyüyecek.
Suçların en büyüğünü işliyor, kendinize ihanet ediyorsunuz.
Siz, “ben” sözcüğünü bile dolu dolu söyleyemezsiniz, kaçınız “ben istiyorum” diyebiliyorsunuz,
“ben bir aşk istiyorum” “ben zengin bir hayat istiyorum” “ben özgürlük istiyorum”.
Bir şey istemeye cesaret ettiğinizde bile bunu “devlet” için ya da ” vatan için” istiyorsunuz.
Siz kendi isteklerinizden korkuyorsunuz aslında.
Kendinizle istekleriniz arasına günahları, korkuları, endişeleri yerleştiriyorsunuz.
Ve istekleriniz gerçekleşmediği için hep başkalarını suçluyorsunuz, hep “başkaları” var eksik-
liklerinizde, hep “başkalarının” yaptığı “hatalar,kötülükler, rezillikler” var.
Başkalarının benim hayatımı mahvetmesine niye izin veriyorum diye sormuyorsunuz. Çünkü
siz “hiçbir şeysiniz” kendi gözünüzde güçsüz ve değersizsiniz, kendinizin bir şeyler yapabileceğine
inanmıyor, iyilikleri ve kötülükleri hep başkalarından bekliyorsunuz.
Siz, Fransız Kardinalinin azarladığı pasaklı asilzade gibisiniz.
“Tanrı seni bir aristokrat olarak yarattı, Kral seni şövalye yaptı, Kraliçe seni hassa alayına
komutan atadı, karın seni aldattı, metresin boynuzlarına kurdeleler taktı, sen de kalk da kendin için
bir şey yap be adam, hiç olmazsa traş ol”.
Tanrı sizi bir insan olarak yarattı, kader sizi Türkiye’ye vatandaş yaptı, devlet sizi bir kula
çevirdi, politikacılar aldattı, sahtekarlar paralarınızı çaldı, katiller sizi öldürdü, uyuşturucu kaçakçıları
çocuklarınızı uyuşturucuya alıştırdı, siz de kalkın bir şey yapın artık, hiç değilse böyle bir hayattan
hoşlanmadığınızı söyleyin.
Hayatınızın elinizden nasıl çalındığını, hangi kanlı madrabazlıklarla katillere yem edildiğinizi
görmüyor musunuz?
Önceki akşam programda cinayetlerden hüküm giymiş insanlar, size “devletin kutsallığını”
anlattılar. Televizyon programı sayesinde devletin ve devletle işbirliği yapanların sizi nasıl gördüklerini
bir kez daha anladık, siz kutsal bir devletin öldürülebilecek, ezilebilecek,kandırılabilecek,değersiz
kullarıydınız.
Ama buna ses çıkarmayan, boyun eğen, razı olan da sizsiniz.
“Kutsal olan devlet değil benim” diyemiyorsunuz. “Devlet benim daha iyi, daha zengin ve daha
güvenli yaşamam için vardır, bunu beceremediği zaman o bir devlet değildir.” diyemiyorsunuz.
“Benim hayatımı çalıyorsunuz” diye haykıramıyorsunuz.
Siz kendinize ihanet ediyorsunuz.
Eksik yaşadığınız her dakika bir ihanet anı olarak geçiyor hayatınıza, biliyor musunuz?
Akılsız bir hain olarak ayrılacaksınız bu hayattan, arkanızda yaşanmamış, yaşanamamış boş
bir hayat kalacak yalnızca.
Halbuki neler yapabilirsiniz.
Kendinize güçlü ve güvenilir bir devlet kurup, hayatın bütün nimetlerinden payınıza düşeni
alabilirssiniz.
Sizin de, yaşamaktan keyif alacağınız bir hayatınız, sizin de hatırlamaktan hoşlanacağınız
anılarınız olabilir.
Ama bunu yapamıyorsunuz.
Siz ihaneti seçiyorsunuz.
Kendinize ihanet ediyorsunuz.
Ve bir hain olarak terkedeceksiniz bu dünyayı.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

  qirimhaber Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Diaspora Siyaseti

  hulofera Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

_delamore Bakış açınıza mı şaşırayım yoksa başkanlık sistemi hakkında “makul” hayır yazıları ok…

  queendelen_ Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

nerdesiiin gel bi bak bence bu fikir güzel👍 Karar ver de yazıları hazırlamaya başlayalım. Tweet at…

  mbdincaslan Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Diaspora’yı Anlamak-III

  altaitans Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Tatar Tarihindeki Kuyruklu Rus Yalanları

  mbdincaslan Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Esir Türk Halkları Kongresi

  qirimhaber Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Paylaşılamayan Yarımada: Kırım

  qirimhaber Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Türkmen Dirilişi ya da Kerkürt

0 0

‘ABD Suriye konusunda son üç günde neden fikir değiştirdi? Ayşe Böhürler Köşe Yazıları

  hulofera Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

_delamore Bakış açınıza mı şaşırayım yoksa başkanlık sistemi hakkında “makul” hayır yazıları ok…

  queendelen_ Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

nerdesiiin gel bi bak bence bu fikir güzel👍 Karar ver de yazıları hazırlamaya başlayalım. Tweet at…

  DDGrubu Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Bu gösteriyor ki insanlarımız fikirlere değil kişilere oy veriyor. Siyasi partilerimiz fikir ve çözüm üretmede zayı…

  sirinetivit Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Oha 🙂 Gerçekten çok harika fikir

  Gulasoruzer Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Niloya’nin bir hikaye bulmasi gerekiyor aklina bişey gelmiyor ve arkadaşi Mete ile ,akillarina bir fikir gelsin diye zipliyorlar.

0 0

_akriel Fikir olsun istedim ben de zaten ya 😀 Sözlük bir durum yok ama teşekkürler yine de 😀

  ozgeesezgiiin Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Allah sana akıl fikir versin ..yazık ediyosun

  fallahverdi Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Saxta məlumatdı, kiminsə adından yanlış söhbəti yayanda, bütün hallarda o adam haqqında yanlış fikir formalaşdırırı…

  Egomakonus Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Bence sen siktir git, nasıl fikir ama.?

  nevzatpolanyi Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Cem Küçük’ün normal haliyle biri kendisinin tutuklanmasını isteyince geldiği hali karşılaştırın. Çok basit bi fikir…

  hodjaniz Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Cehalet bir hastalık türüdür. Belirtileri; anlamadığın bir konuyla ilgili fikir sahibi olmakla başlar.

0 0

Sadece bir fikir…
Tehlikeli bir fikir 😉

AyağaKalk
SokağaÇık
GeziyiHatırla
HayırDahaBitmedi

0 0

Ali Şeriatiyi analim gece gece 🙂 Ah fikir babası. Ing otel odalarında gitti devrimci ruhu.

0 0

Neden yalnızsın diye soranlara benim gibi kaç insan tanıdıklarını soruyorum.pek benzerim olmadığı konusunda hem fikir oluyoruz.

  kandemir7753 Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

_ yalova teşkilatı icşnde fikir ayrılığı olan

  akfdrna Nisan 18, 2017 Cevapla
0 0

Fikir insanın namusudur. Fikrimiz İslamdır ve namusumuza dokundurtmayız. Vesselam!..

0 0

Eski Eşyalarınıza Bir Solukta Yepyeni Bir Görünüm Kazandıran 20 Parlak Fikir

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği