Ahlak Bilim Din ve İnsan

NEDİR İSLAM-KİMDİR MÜSLÜMAN?

Törenler,törenler,törenler. Doğum törenleri, ölüm törenleri, nişan törenleri, evlenme törenleri, sünnet
törenleri, “şeker” bayramları,”et” bayramları. Evet, Ramazan bayramı ya da Kurban bayramı olmaktan çok uzak,
kupkuru bayramlar. Hakkı olmayan insanların, onurunu korumasını bilmeyen insanların, küfür karşısında alçal-
maktan kılı bile kıpırdamayan insanların haksız olarak kutladıkları bayramlar, düzenledikleri bitmek bilmez
törenler.
Nedir bizde, nedir şimdilerde İslam? Tören dininden başka bir şey mi? Oysa şimdi, bu afyonu yutma-
nın sırası değil! Bütün bunların ortasında, günümüzün müslümanı ne yüzle namaza durabiliyor? Allah’ın huzuruna
günde beş kez hangi yüzle çıkabiliyor? Günümüzün müslümanı hangi Ramazan’ın, hangi Kurban’ın bayram
sevincini yaşıyor? Dahası, ne hakla bayram yapabiliyor? Yıldızlarımız gözlerimizin içine baka baka kayıp gider-
ken, hangi yüzle bayram namazlarına,teravihlere durabiliyoruz,cumalara koşabiliyoruz? Bu kadar ucuzlaması
ne zaman gerçekleşti inancımızın? Ne zamandan beri anlamsız birtakım gelenekler durumuna düştü bu tür
ibadetlerimiz. Allah’ın emirleri içerisinde namazdan,oruçtan başkaca bir emri yerine getiremiyen ve namaz
kılmaktan,oruç tutmaktan başka bir şey beceremiyen biz müslümanlar ne yüzle yönelebiliyoruz bu iki ibadete.
Hiç değilse bu iki emri yerine getirdiğimizi iddia ediyoruz, ama ne hakla? Arkasından yeni yükümlülükler, yeni
sorumluluklar getirmeyen, bize yeni ufuklar açmayan namazlarımız ve oruçlarımız, gerçekten yerine getirilmiş
oluyor mu dersin? Biraz düşünsek, yerin dibine batabiliriz. Rabbimizin azabından.Rabbimizin bağışlamasına
sığınıyorum.
Namaz kılmamızı,oruç tutmamızı buyuran Allah, şu durumumuzla rahatça yapabileceğimiz, hem de
birtakım imkanlara, birtakım araç gereçlere bile ihtiyaç duymaksızın yerine getirebileceğimiz daha başka ödev-
ler de yüklemiş üstümüze. Bütün imkanlarımızı zorlasak, bütün gücümüzü ortaya koysak, kimbilir daha ne gibi
gelişmelere şahid olabileceğiz. Allah’ımızın bize hangi kapıları ne zaman, hangi şartlar altında açacağını nerden
çıkararabiliriz? Öyleyse nedir bizi yerimizde ökseleyen? Hangi anlaşma, hangi sözleşme,hangi dayanak,hangi
güvence, hangi haber?
Bize, inanmış insanlara, Resuller silsilesinden ebedi bir mücadele kaldı miras olarak. Bu mirasın
varisleri nerdeler şimdi? Bu mirasın sahipleri hangi hesapların ortasında boğulup gitmekteler? Kuşkusuz,gündem-
de olmayan bir düzeni, pek kısa bir süre içerisinde, bütün kurumlarıyla birlikte işletmeye açıvermek,üstelik bunu,
boyacı küpüne daldırıp çıkarırcasına anında yapıvermek mümkün değildi. Üstelik bu sadece kulların hesabıyla
olacak şey değildir. Oysa Allah’ın da bir hesabı vardır ve hiç kuşkusuz, Allah’ın hesabında zorların,imkansızların
yeri yoktur.
Çekim yeteneğimizi her an, sonuna kadar, telef etmeksizin, pintilik etmeksizin kullanmamız gereki-
yor. Bunu gerçekleştirmeye başlarsak, görülecektir ki, şu durumumuzla dahi, namazdan,oruçtan daha ilerilere
gitmeye gücümüz vardır. Belki de namazlarımız Allah’ın namazı olmaktan, oruçlarımız Allah’ın orucu olmaktan
uzak kaldığı için, bu ilk adımlarımızın sonunu getiremiyoruz.
Kur’an ahlakı diyorsak, İslam ahlakı diyorsak, yapacağımız şey, Kitab’ı mevcut yaşantımıza göre
anlamak değil, mevcut yaşantımızı Kitab’a göre düzene sokmaktır. Böyle yapabilirsek Kur’an ahlakıyle,İslam
ahlakıyle ahlaklanmaya başlamış oluruz. Kendimize özgü programlarımızı terkedebilirsek ve hepimiz için geçer-
li olan programlarda birleşebilirsek Kur’an ahlakıyle, İslam ahlakıyle ahlaklanmış oluruz. Kendilerine özgü ilahları
ve rableri bir yana atarak müslümanların ortak ilahında, müslümanların ortak Rabbinde karar kılabilirse, Kur’an
ahlakıyle ahlaklanmaya doğru ilk adımlarını atmış olabilir insanlar. Kendimize özgü İslamlarımızı bırakır da
ortak bir İslam’da buluşabilirsek, Allah’ın indirdiği ve Hatemül Enbiya Muhammed Mustafa’nın hayatlaştırdığı,
sünnetleştirdiği İslam’da buluşabilirsek, Kur’an ahlakıyle, İslam ahlakıyle ahlaklanmış oluruz. Kendi özel İslam-
larımızı, kişisel İslamlarımızı, babamızdan miras kalmış İslamlarımızı, kayınpederimizin düğün armağanı olarak
verdiği İslamlarımızı, kendi sülalemize özgü İslamlarımızı, kendi mahallemize özgü İslamlarımızı, kendi ekibimi-
ze özgü İslamlarımızı, yerel İslamlarımızı, geleneksel İslamlarımızı, resmi İslamlarımızı terkedip de hepimizin
ortak İslam’ında. Rabbimizin bizim için seçip beğendiği evrensel İslam’da biraraya gelebilirsek, Kur’an ahlakıyle,
İslam ahlakıyle ahlaklanmış oluruz.
Bir yerde İslam varsa, orada İslami veriler de görülmeye başlanır. Bir yerde İslami veriler görülmüyorsa,
ama gene de orda İslam olduğu sanılıyorsa, iddia ediliyorsa, oradaki insanlar kendilerini “has müslüman” yerine
koyuyorlarsa yalandır dostum, yalan. Müslümanın diyenin çok, ama İslami verilerin yok olduğu yerleri iyi tanıya-
lım da aldanmayalım buralara. Kanmıyalım yakınımızdaki sekiz on kafadarımıza, kandırmıyalım kendimizi ve
çevremizdekileri. Sürekli arayalım, bütün bir yeryüzünü tarayalım. Her zaman daha iyi müslümanlar bulabilece-
ğimizi görürüz belki.
Çevremizdeki bu insanlar iyi insanlar elbet, temiz insanlar, kimseye bir kötülüğü dokunmayan insan-
lar. Kabul ediyorum bunu. Çevremizdeki bu insanlar İslami kaygıları olan insanlar, müslüman insanlar. Kabul
ediyorum bunu. Aynı zamanda görüyorum ki dostum, bu insanlar müslüman ama bazıları var ki ahlakları İslam-
larından alınma değil, mesleklerinden alınma bir ahlak. Bu insanlar müslüman ama ahlakları öğretmen ahlakı,
doktor ahlakı, avukat ahlakı. Bu insanlar müslüman ama ahlakları kaymakam ahlakı, müfettiş ahlakı, mühendis
ahlakı. Bu insanlar müslüman ama ahlakları mütefekkir ahlakı, aydın ahlakı, sanatçı ahlakı, esnaf ahlakı,memur
ahlakı, Bu insanlar müslüman ama ahlakları ruhban ahlakı. İşte dostum, İslam ahlakıyle,Kur’an ahlakıyle ahlak-
lanmak güzel şeydir de, bunu başka ahlaklarla karıştırmamak gerekiyor.
Sorarım sana dostum, esnaf ahlakıyle, tüccar ahlakıyle müslümanca yaşamak mümkün mü?
Teknokrat ahlakıyle, bürokrat ahlakıyle müslümanca yaşamak mümkün mü? Ruhban ahlakıyle müslümanca
yaşamak mümkün mü? Hele hele sanatçı ahlakıyle müslümanca yaşamak mümkün mü? Müslümanca yaşamak
ancak İslam ahlakıyle mümkün olabilecek bir şey değil mi?
Şimdi İslam ahlakı denildiğinde; Allah için bile olsa, kimsenin etlisine,sütlüsüne karışmamak;Allah
için bile olsa, kimseye “kaşınızın altında gözünüz var” dememek; Allah rıza göstermiş olsa bile, büyüklerin
her yanlışını doğru gibi kabul eyleyip başım-gözüm üstüne diye bağrına basmak; Allah razı olmasa da, her
sakala göre bir tarak vermek; Allah murad etmemiş olsa bile, herkesle, kim olursa olsun herkesle iyi geçinmek;
Allah için bile olsa, hiç kimseyi incitmemek gibi şeyler geliyor insanların aklına çokluk. Oysa dostum,yukarıda
biraz değindim Kur’an ahlakının, İslam ahlakının bazı özelliklerine. Bugün ahlak sanılan şey, bir başka açıdan,
Kitabı’mıza göre büyük bir ahlaksızlıklar dizgesidir. Bugün ahlak denilince akla gelen şeylerin Kur’an ahlakıyle,
İslam ahlakıyle uzaktan yakından bir ilgisini bulamazsın. Ciğer parçalayan yanlışlarımız karşısında dahi birbiri-
mize ilgisiz kalmamız değil, birbirimizi bütün risklerine rağmen uyarmamızdır Kur’an ahlakı. Birbirimizi en küçük
bir bahaneyle terkedip unutmamız değil, birbirimize ne pahasına olursa olsun sahip çıkmamızdır Kur’an ahlakı.
“Bana değmeyen yılan bin yaşasın” ilkesiyle geçinip gitmemiz değil, bütün güçlüklerine rağmen “Emri bil Maruf
ve Neyhi anil Münker” kurumunu aramızda işletmeye açmamızdır, Kur’ani ve İslami tüm kurumlarımızdan aça-
bildiklerimizi işletmeye açmamızdır Kur’an ahlakı. İslam adına yalan yanlış şeylerin kıyasıya yaygınlaştırıldığı
bir çağda, bu haksızlık ve bu zulüm karşısında susmamaktır Kur’an ahlakı. İslam’ın yanlış bilindiği beldelerde,
İslam’ın eksik bilindiği beldelerde,İslam’ın çarpık bilindiği beldelerde, sahte İslam’ın yaygınlık kazanmış olduğu
beldelerde, hakiki İslam’ı, Rasulüllah Muhammed (A.S) ın Sünnetleştirdiği İslam’ı, Rabbimizin razı olacağı bir
İslam’ı, Kur’an’ın anlattığı İslam’ı, anlatmaya çalışan, yerleştirmeye çalışan, yaymaya çalışan müslümanlar
binbir sıkıntıyla, binbir iftirayla karşı karşıyaken onların yanında görünmemek, kınayıcının kınamasından korka-
rak onların yanında görünmemek, dedikoducunun dedikodusundan korkarak onların yanında görünmemek ya da
ancak bu kötü saatlerin geçip gitmesinden sonra onların yanında görünmek, onların binbir güçlükle açtıkları
çığırda göğüs gere gere ilerlemek, başka müslümanların eserleri üzerinde iftiharla dolaşmak değildir Kur’an ahlakı.
Hayır, bu doğrudan doğruya politika yapmaktır. Hayır, bu kaypakça göreşmektir. Hayır, bunların
Kur’an ahlakıyle bir ilgisini bulamazsın. Külfetleri de, nimetleri de paylaşmaktır Kur’an ahlakı, Allah’tan başka
kimseden, hiçbir kınayıcıdan, hiçbir yalancıdan, hiçbir yobazdan, hiçbir bağnazdan, hiçbir cahilden, hiçbir hain-
den, hiçbir şeytandan korkmamaktır, çekinmemektir, yılmamaktır, ve bütün bunların şerrinden Allah’a sonunna
kadar sığınmaktır Kur’an ahlakı. Her şeyi ancak ve ancak bir “Hesapgünü” hesabıyle yapmak ve Hesapgünü’n-
de sırf Allah’ın hükmünün hüküm olacağına, yalnızca Allah’ın kararının karar olacağına kesinlikle iman etmektir
Kur’an ahlakı.
Ellerine Kur’an ve Sünnet’i alarak toplumlardaki yanlışları, cemaatlerdeki yanlışları,kişilerdeki yanlış-
ları, faaliyetlerdeki yanlışları düzeltmek amacıyla oldukça iyi niyetlerle yola koyulanlar bir gün gelip kendilerinin
de birçok yanlışa düşeceklerini hiç akıllarına getirmişler midir acaba? Hem de elde hakikatler hakikatini anlatan,
Sırat-ı Müstakim’i öğreten, hayatımızın yegane rehber kitabı gibi sağlam bir kaynak olduğu halde yanlış yapma-
nın ne ağır bir vebal getireceğini hiç düşünmemişler midir acaba?
Malumun olduğu üzere son yılların modası haline getirilen şeylerinden bir tanesi de Kur’an okumaktır.
Bir zamanlar, Kur’an okunmadığı için yaşanan sıkıntıların bir benzeri şimdi de hakkıyle okunmadığı, usulünce
okunmadığı için yaşanmaktadır. Kur’an okumak da moda olur mu hiç? Niçin olmasın! Her şey moda olabilir.
Kur’an’ı okumalıyız, Kur’an’ı anlamalıyız deyip durduğumuz halde, Kur’an-ı Kerim’i anlamanın gereklerini yerine
getirememek, buna rağmen gene de okuyalım, anlayalım edebiyatı yapmak, meseleyi tamamen moda haline
dönüştürmektir. Hem sabah akşam Kur’an okuyacaksın ve insanları sürekli Kur’an okumaya, Kur’an’ı anlamaya
çağıracaksın, hem de Kur’an’ın anlattıklarını hiçe sayarcasına şu hayata ilgisiz kalacaksın. Hem elinden Kur’an
düşmeyecek, hem de küfr ile iman arasındaki, şeytan ile Rahman arasındaki ezeli ve amansız kavgada tarafsız
kalacaksın. Bu mudur Kur’an’ı okumanın bedeli? Bu mudur Kur’an’ı anlamak?
Sabah akşam Kur’an okuyacaksın, fakat Kur’an’ın işaret ettiği kişilerle el ele verip Kur’an’ın işaret
ettiği mücadeleye tutuşmak için gerekli altyapının oluşturulması yolunda hiçbir gayretin olmayacak. Bu ne
biçim Kur’an bilgisidir ki, hayatımız pek bir değişikliğe uğramamaktadır. Hem Kur’an’ı didik didik edip inceleye-
cek, Kur’an üzerine tezler hazırlayacak, Kur’an’la doktor, Kur’an’la doçent, Kur’an’la profesör olacaksın, hem de
Kur’an’ın mesajından zerre kadar olsun nasiplenmemiş insanlar gibi davranarak Hak’la Batıl arasındaki çetin
savaşta seyirci kalacak, hatta daha da kötüsü zaman zaman Batıl’dan yana göz kırpacaksın. Gördüğün gibi
aziz dostum, Yüce Kitabı’mız artık okunmuyor değil, okunuyor ama bazılarınca işte öylesine okunuyor.
Bu ne biçim okumaktır, bu ne biçim araştırmaktır, bu ne biçim öğretmektir ki kişinin kendisi bile azıcık olsun
etkilenmemektedir? Bu ne biçim bünyedir, bu ne biçim kafa yapısıdır ki o kadar ayetin uyarısına rağmen hiç
aldırış etmemektedir? Vallahi o Kur’an çarpar sizi bir gün, dokunmasınlar daha iyi.
Kur’an’ın elde olması yetmez, Kur’an gönüllerde olmalıdır, hayatlarda olmalıdır. Kur’an yaşayan için
gereklidir, savaşan için gereklidir. Kur’an, Arapçasını veya mealini ezberleyerek durmaksızın bu ezberleri lafzen
tekrar eden, okuyup öğrendiklerinin gereğini yerine getirmeyen insanların nesine gerek Kur’an? Kur’an’ın anlamı-
nı bilmeden Arapçasını ezberleyenler ile günümüzün meal hafızlarının ne farkı vardır hakikatte? Nasıl olsa hayata
yansıyan bir şey yok. İster Arapçasından okuyarak, ister Türkçesinden okuyarak tatmin olmaya çalış, ne fark
ediyor? Kur’an, bir şeylerle kafa bulmak isteyenlerin kitabı değil, Allah için savaşmak isteyenlerin kitabıdır.
Kur’an, öğrendikleri şeyleri yaşamak isteyenler için gereklidir; İslam’ı konuşup da yaşamaya yanaşmayanlar
için değil, Kur’an, savaşanlar için gereklidir, sıvışanlar için değil. Kur’an mü’minler için gereklidir,papağanlar
için değil.
Ellerdeki ve dudaklardaki Kur’an’ın insana bir yararı yoktur. Ruhlardaki ve gönüllerdeki Kur’an’dır bizi
karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan. Ayet ayet yaşanmak için okunan Kur’an’dır bize rehberlik edecek olan.
Hayatımıza sinen Kur’an’dır bizi kurtaracak olan. Sünnet ile yaşanır hale getirilen Kur’an’dır bizi kurtaracak olan.
Kitab’ın tekrar tekrar anlattığı bu gerçekleri kavramak için bilmem ki daha neye ihtiyaç var dostum?
Rabbim bizleri Kitab’ın ayetlerini sürekli okudukları halde anlamayanlardan veya Kitab’ı kendi keyif-
lerine göre yorumlayıp nefislerinin eğlencesi haline getirmek isteyenlerden etmesin. Yüce Rabbimiz bizi Kitab’a
zulmedenlerden etmesin.
İNSAN VE TOTEMCİLİK

Nedir bizi mahveden, totemciliğimizden ve tabuculuğumuzdan başka? Nedir bizi kahreden, bağnaz-
lığımızdan ve çiğliğimizden başka? Söyler misin bana dostum, tarihimizden ya da günümüzden bazı düşünür-
lerimizin, bazı büyüklerimizin eleştirilemez olduğuna, hatasız olduğuna inanmanın tabuculuktan başka bir adı
var mıdır? Değeri tartışma götürmez bazı insanlarımıza dokunulmazlık atfetmenin; ülkemizdeki ve hatta dünya-
mızdaki tüm İslami hareketleri ve kımıltıları bu birkaç büyüğümüzün varlığına bağlı kabul etmenin totemcilikten
başka bir adı var mıdır? Bazı yazarlarımızın kitaplarını okumaksızın müslüman olunamıyacağına inanıyorsak;
İslam’ın ancak ve ancak belki birkaç düşünürümüzün belki birkaç kitabından öğrenilebileceğine inanıyorsak,
bunun totemcilikten başka bir adı var mıdır? Bir de bunun tersini düşünelim: Bazı yazarlarımızın kitaplarını
okumanın insanı dinden çıkaracağına, hiç değilse insanın imanını asgari düzeye indireceğine inanıyorsak;
belli birtakım ilim ve fikir adamlarımızın belli birtakım kitaplarını okumaktan sanki çarpılacakmışçasına kaçınıyor-
sak, sanki namusumuz elden gidecekmişcesine sakınıyorsak: bazı isimleri duyar duymaz adeta içgüdüsel bir
şartlanmayla tüylerimiz diken diken oluveriyorsa, öfkelerimiz hemen kabarmaya başlıyorsa, bazı kitapları elimi-
ze dahi almaktan ödümüz kopuyorsa ve ölesiye korkuyorsak, hatta elimize almak bir yana kitapçı vitrinlerinden
görmeye bile katlanamıyorsak, bunun, tabuculuktan başka bir adı var mıdır? Bu totemciliklerimiz,bu tabuculuk-
larımız aynı zamanda bir bağnazlık, bir çocuksuluk değil midir düpedüz? Söyle dostum, insanın, kişileri Hakk’la
değil de, Hakk’ı kişilerle değerlendirmesi bağnazlığın dikalası değil midir?
İslam, totemciliği de, tabuculuğu da kesinlikle mahkum etmiş bir dindir. İslam bağnazlığa da, her
türlü çiğliğe de iptal çekmiş bir sistemdir. Bu türden cahiliye kalıntıları şanlı İslam’ca sonsuza kadar tard edil-
miştir. Öyleyse asla totemler ve tabular türetmiyelim aramızda. Hiç kimseyi ve hiçbir şeyi totemleştirmeyelim,
tabulaştırmayalım aramızda. Birbirimize dost olabilirsek, birbirimize kardeş olabilirsek, Yüce Yaratan’ımıza
kul olabilirsek yeter. Bizi ancak bu kurtarabilecektir. Yoksa,’ Duruşma Günü’nde bizi ne totemlerimiz kurtarabi-
lecetir, ne de tabularımız. Tabular bizim neyimize,totemler bizim neyimize, bağnazlık bizim neyimize.
Selam olsun özgürce düşünmenin, özgürce konuşmanın, özgürce araştırıp soruşturmanın, özgürce
öğrenmenin, özgürce inanmanın, özgürce sevmenin ve özgürce bağlanmanın yolu olan İslam’ın izcilerine.
İNSAN FITRATI DEĞİŞİR Mİ?

İslam üzere olan bir fıtratın yaratılışta değişmeyeceği ve değiştirilemiyeceği ayet-i kerimenin devamın-
da zikredilmektedir…Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur.
İnanmak, sevmek, korkmak, sakınmak, itaat etmek, duymak, görmek, bilmek, düşünmek, özenmek,
güvenmek..vs. gibi fıtri temayüllerde yaratılan insanlar hangi dine girerlerse girsinler, onlarda meydana gelen
değişiklik fıtri temayüllerde değil, bu fıtri temayüllerle yöneldikleri, benimsedikleri ve sahiplendikleri şeylerdedir.
“Allah’ın yaratışında değiştirme yoktur” buyruğunun, kesin ve değişmeyen İlahi bir kanun olduğunu
bilen şeytan aleyhillane, bu nedenle fıtri temayüleri değil, bu temayüllerle yönelinen şeyleri değiştirmeye çalış-
mıştır. Mesela fıtraten korkmaya meyyal olarak yaratılan bir insana yanaşırken, bu insanda fıtri bir temayül
olarak bulunan korkma vasfını yoketmeye veya değiştirmeye çalışmaz. Çünkü bu fıtri temayülü yokedemiyece-
ğini veya değiştiremiyeceğini çok iyi bilir!
Zaten onun rahatsız olduğu şey insanın korkmaya meyyal olarak yaratılması değil, bu fıtri temayül
ile Allah’tan korkmasıdır. Bu durumu önlemesi ve bunun da ötesinde insanların bu fıtri temayülünden faydalana-
bilmesi için, korkmaya meyyal olarak yaratılan insanları şeytani vesveseler ve tağuti müeyyidelerle korkutması
gerekmektedir. Nitekim şeytan ve dostlarının da yaptığı bu değil midir?
İyiliğe ve kötülüğe meyyal olarak yaratılan insanlar, şeytani propagandaların tesirinde kalarak iyiliği
küçümser, kötülüğü benimser duruma getirilmişlerdir. İtaat ve isyana meyyal olarak yaratılan insanların Allah’a
itaat, tağuta isyan etmeleri gerekirken; bu insanlar tağuta itaat, Allah’a isyan eder duruma getirilmişlerdir.
Tevhid ve şirkle ilgili birçok yöneliş, birbiriyle mukayese ederek inceleyecek olursak, iki ayrı yönelişin
aynı fıtrattan kaynaklandığını gayet rahat müşahede edebiliriz. İnsanlarda aynı fıtri temayüller, aynı fıtri gereksin-
meler bulunmasına rağmen, insanlar hem tevhide ve hem de şirke yönelebilmektedirler.
İnsan fıtratının en belirgin özelliği boşluk kabul etmemesi veya boşluğa tahammül etmemesidir.
Dolayısıyla insan fıtratında bulunan bütün temayüller, bütün ihtiyaçlar, mutlaka ve mutlaka bir muhatap arar ve
bu muhatapla boşluğunu doldurmak ister. Mesela korkmaya meyyal olarak yaratılan insan fıtratı, bu fıtri boşlu-
ğunu mutlaka ve mutlaka doldurur. Yaşadığımız dünyada Allah’tan veya devletten veya ölmekten korkmayan
birçok insan olabilir. Ancak hiçbir şeyden korkmayan tek bir insan yoktur. Her insanın mutlaka korktuğu, gizli
veya açık bir şey vardır. İnsanların fıtratında bulunan bu korku boşluğu, mutlaka ve mutlaka bir korku ile doldu-
rulmuştur. Sevmek ve inanmak gibi fıtri boşluklar da böyledir.
İnsanların fıtratında bulunan bu boşluklar,
Doğru veya yanlış,
İyi veya kötü,
Güzel veya çirkin mutlaka bir şeylerle doldurulmasına rağmen, insan fıtratıyla bütünleşebilecek
değerler, ancak ve ancak İslam’ın değerleridir.
İnsanların tevhidi daveti reddedip, şirke yönelmelerinin önemli bir nedeni, dünyevi endişeler ve
nefsi marazlardır.
Mesela temeli zulme dayalı olarak mala, mülke veya makama sahip olan insanlar, hak davetle
karşılaştıkları zaman, meselenin sadece kabul ve tasdik olmadığını bilirler. Hakkı ve adaleti kabul etmekle
birlikte, doğal olarak batılı ve zulmü reddetmeleri gerektiğinin de farkındadırlar. Böyle bir inkar ise zulme dayalı
olan bütün makamların, sömürüye dayalı olan bütün menfaatlerin de inkarı olup, zulüm ve sömürü müptelası
olan kimseler için aşılması mümkün olmayan engellerdir.
Ekabir takımı için faturası kabarık kabul edilen bu gibi dünyevi endişelerin, halk kitlelerinde bir lokma
ekmek veya iki kuruş maaş gibi çok küçük birimlere indiğini görürüz. Bir lokma ekmek veya iki kuruş menfaatin
yanısıra, devletten ve devlet adamlarından korkmak, birçok zavallı insanın şirke yönelmesi için yeterli birer
sebep olabilmektedir.
Ayaklarındaki ve gönüllerindeki zincirleri biricik mal varlıkları olarak kabul eden bu zavallılar,ne hazin-
dir ki zincirlerden kurtulmak için değil, bu zincirleri kaybetmemek için mücadele etmektedirler.Bu zincirlerden
kurtulmak, boşlukta kalmak gibi bir kabustur bunlar için!
Böyle inanmışlar, böyle inandırılmışlardır bu zavallılar!..
Nitekim asker askerliğini,
İşçi işçiliğini,
Köle köleliğini bu itikadla yapmaktadır!…
Geçmişteki Hıristiyanlar, rahiplerine birkaç kuruş vererek cennet tabusu alıyorlardı.Herkesin
yadırgadığı bu durumu, ben pek yadırgamıyorum.
Hem neden yadırgayım ki!
Birkaç kuruş menfaat için gerçek cennetlerini satan milyonlarca insanla bir arada yaşarken,
onları nasıl yadırgayabilirim?
Birkaç kuruş karşılığında cennet umudu alanlar mı yadırganmalı,
yoksa birkaç kuruş karşılığında gerçek cennetlerini satanlar mı?
Yarınlar uzak, gerçekten uzak mıdır?
Oysa uzak olan, yarın değil dündür. Yirmi yıl sonramız değil, yirmi saniye öncemiz uzaktır.
Uzaklaşmıştır bizden. Yirmi yıl yol gitsek, yirmi saniye öncemize varabilmemiz mümkün değildir.
Fakat yarınlar,
yarınlar, durmak bilmeyen adımlarla üzerimize doğru gelmektedir. Yarınlardan kaçmak,yarınlardan
uzaklaşabilmek, durmayan zamandan korkanlar için dermansız bir derttir.
EGEMEN İRADE

Egemen iradenin dayandığı siyasi, askeri ve iktisadi sacayağını dikkate almayan Marksın kominizmi,
kapitalist ülkelere değil,azgelişmiş yoksul Sovyet Rusya’nın rubleleri ile girebilmiştir.
Egemen iradenin sahip olduğu iktisadi gücünü sergilemek için yaşadığı hayat, kralları kıskandıran
bir sefahat içindedir. Her vesile ile bu hayatı ulaşılacak bir yer olarak kitlelere empoze etmek arayışı içindedir.
Bu durum Amerikan dizilerinde açıkça verilmektedir. Böyle bir hayata ulaşmak imkanından mahrum olan kitle-
lelerin hiçbir zaman ulaşamıyacağı duygusuyla sosyal bir patlamaya yönelmesi önlenmek istenir. Bunun yolu
da şans oyunlarıdır. Şans oyunları sonu gelmez hülyaların serap olarak sunduğu çağdaş definelerdir.Definenin
bulunduğu yerin haritası milyonlarca parçaya bölünür. Her bir parça küçük paralar karşılığında satılır; Bu harita-
ların defineye ulaşması milyonda bir ihtimal bile değildir ama, emeğiyle çalışarak ve siyasi katılımla hayatlarını
yaşanılır bir hale getirmek çabasından uzaklaşan kitleler define bulmak avuntusu içindedir. Egemen irade bu
umudu sürekli besler ve milyonda bir defineyi bulanlar günlerce gündemde tutulur. Böylece umutların gerçekleş-
mesinin mümkün olduğunu görüp bu aldanış içinde olanlar kendi çabalarının ve emeklerinin ve sömürünün
farkına varamazlar. Ama kitleler içten içe çürümenin, kendilerine güveni kaybetmenin ve kendi çabalarıyla hayat-
larını yaşanılır kılmaktan uzaklaşmanın ihaneti ile karşı karşıyadır.
Her alanda olduğu gibi kitleler ekonomik bir programlanmanın kişiliksiz ve taraf olmayan bir aracı
olarak vardır egemen irade nezdinde. İçinde bulunduğu iktisadi sıkıntıların farkındadır ama bunun neticeleri ile
oyalanmaktan sebepleri görmeye ve düzeltmeye doğru bir çabanın uyanışından uzaktır.
Bu sistemde”on kişiye bir pul,bir kişiye dokuz pul” düşmektedir. Elbette egemen irade kendisini
güçlendirirken, kitleleri mecalsiz bırakacak bir uygulamanın isteklisi olacaktır.
İnsanın menfaat yönündeki zaafını bilen Allah, bu sorunu ahlaki temellerin yanında müeyyide ile de
desteklemiştir. Hz.Ebubekir’in İslamı kabul ettiği halde zekata yanaşmayanlara savaş açması bu bakımdan
üzerinde durulması gereken bir husustur. Dağların yüklenmekten korktuğu sorumluluğu üzerine alan insan,
kendi nefsine başkalarını tercih edebilmenin karşılığını, ancak dinin kazandırdığı içdünyasında bulmuştur.
Kişilik dışındaki değerlerle özellikle ekonomik değerlerle diğerlerine üstün sayılma düşüncesini başlangıçta
önleyen İslam bu üstünlüğü ile de evrensel bir mesajın kaynağı durumundadır.
Egemen iradenin armağana boğduklarına, çıkış yolu aramak yerine bu güce teslim olmak ve onun
dümen suyunda yürümek kolay gelir.
Hükmünü yürüttüğü bu aydınlardan arzularına bilimsel kılıflar uydurmalarını ister egemen irade.
Öte yandan zulmüne karşı çıkarak, varlığını benimsemeyen aydınları, olduğundan güçlü ve tehlikeli görür.
Kitle iletişim araçları ile kitlelere ulaşan; egemen iradenin istedikleridir. Yalıtılmış alanlarda(örneğin
seks,spor vs.) geniş alanlara yayılan bombardıman, fikre ve düşünceye yer veren yayınları daraltılmış bir çerçe-
veye mahkum eder. Başlangıçta bu çerçeve içinde kalmayı göze alamayan, egemen iradenin sofrasını taşıma-
dan mesajını iletemez.
Her muhalefetin özünde bir çare vardır topluma sunulan. Egemen iradenin armağanlarını kısmen
ya da tamamen reddetmek noktasında sunduğu çarenin önemi artacaktır elbet.
Hz.Muhammed(a.s.) in sunduğu çare tüm insanlığı içine alıyor ve ebediyete uzanıyor. Ortak bir
özellik aramak gerekirse bu çarelere toplumun”ileri gelen refah düşkünleri” karşı çıkarken,”ayak takımları”
addedilenlerin daha başlangıçta açık oldukları görülmektedir.
Egemen irade sadece isim ve kabuk değiştirirken kitlelerin kaderi hep aynı kalmıştır. Neticelere
bakan kitleler, sebepleri gözardı etmenin kurbanı olmuşlardır.
Egemen iradeye kendi adına soyunanlar, kitleleri ihtiraslarına kurban etmişlerdir. Bu ihtirasın büyü-
süne kapılan, idealleştirdiği değerleri istismar etmiştir. Buna sahip olmanın aracı olarak zulmü ve sömürüyü
meşru göstermiştir. Kendilerine bu imkanı sağlayanları denetim altına almaya erdemli kılıflar geçirmişlerdir.
O zaman bir yangından kaçan kitleler, gelecekte kavuşacakları nimetlerin beklentisi içinde bile isteye bir başka
ateşe atılmaya razı olmuşlardır.
Egemen iradeyi üstlenenler, kendi güçsüzlüklerinin, hiçbir zaman anlaşılmaması için bedenlerini
bile gözlerden saklamışlardır. Beyaz Saraylar, Kremlin vs.kitlelerin gözünde içerde olanları olduğundan güçlü
gösteren büyüteçlerdir. Öldükten sonra bile bunu devam ettirebilmek için görkemli, anıt mezarlar yaptırmışlardır.
Mısır’daki ehramlarda olduğu gibi, binlerce kölenin zulüm altında çalışarak ölmesi pahasına,egemenliği ölümsüz
kılmak arzulanmıştır. Cesetlerini gözlerden saklamanın gerisinde hayatlarındaki ezici egemenliğin sürgit sağlan-
ması çabası yatmaktadır.
Ehramlara basıp yürüyen egemen irade, firavunları kitlelere tanrılaştırarak takdim eder.
Çadır direği olarak çaktığı kazığa bezi gererken egemenliğini de örümcek ağı gibi örer. Direk,donuk
ve ölü bir varlığın, çirkinliğin,cisimleşmiş halidir. Ama her devirde egemen irade tarafından makyajlanır,süslenir
ve öne sürülerek saldırıları savuşturmaya yarar. Müstakbel itirazların üzerinde de kabus gibi sallanır,doğmadan
boğmak için. Zamanla egemenliğin anlamsız bir nedeni olarak kullanılır bu. Tanrısal bir varlık haline getirilir.
Kitlelerin gözündeki perdeler çoğalmaktadır artık. En son perdeyi kaldırıp karşısında kendi gibi aciz ve zavallı
insanlar olduğunu görebilmesi zorlaştırılır. Böylece egemen iradenin kitleleri yoğurup şekil vermesi,istediği
yöne götürmesi mümkün olur.
En güçlü oldukları zaman, en çok korktukları zamandır. Çünkü en güçlü olduğunu sananlar,en küçük
şeylerle cezalandırılırlar. Nemrudu sinek, Firavunu su, eshab-ı fili, ebabil kuşlarının küçük taşları
yok eder. İbret ebedidir, ama perdeler,merasimler,zırhlar feraseti karanlıkta bırakmıştır.
Egemen iradenin görünüşteki varlığına güç veren kitleler, bunun kendi izafe ettiği değerden kaynak-
landığını görebilmek için yine İslamın aydınlığına muhtaçtır. O zaman kitleler, ilahi iradenin dışındaki tüm ege-
men iradeleri yerle bir etmenin hiç de zor olmadığını anlayacaktır.
Otoritenin insanlar üzerinde bir denetim sağlaması, yasaklamalar ve emirler getirmesi yönüyle,
insanüstü bir özelliği vardır. İnsanın otoriteye boyun eğmesi bakımından. Bu gerçek anlamda bir üstünlük
olabildiği gibi fiktif (itibari) anlamda bir üstünlük olabilir. Diğer bir deyişle otoriteye insanlar mecbur ve mahkum
olduğu için boyun eğer veya bilerek isteyerek, inançla boyun eğer. Bu durum otoritenin insanı dışardan kuşatan
itibari üstünlüğü veya içerden yakalayan teolojik (dini) üstünlüğü ile ilgilidir.
Günümüzde otorite imgesel bir üstünlük görüntüsü içindedir. Özellikle seküler (dünyevi,laik) anlayış-
ta otorite, kuvvete dayanmakta ve varlığını bu kuvvet(ler) den alan güç(ler) e borçludur. Bu güvene erişmek,
kuvvet kullanma yetkisini veren ‘yerleri’ nihayet iktidarı ele geçirmekle mümkündür. Bu yerleri ele geçirmek bir
cazibeye yol açar. Bu nedenle de maddi beklentilerin etkisiyle güç(ler)e (siyasi,ekonomik,askeri vb.) sahip
olanlara imkan veren bir yapılanmaya doğru gider. Bu yapılanma anayasalarda eşitlik ilkesi yer alsa da (siyasi,
ekonomik,askeri vb.) güçlere sahip olmayanların sesini boğmaya yönelen bir otoriteye şiddetle ihtiyaç duyma-
ya başlar.
Otoriteye ulaşmak, saltanatta tahta geçmekle, demokrasilerde seçimi kazanmakla veya bir diktatör-
ün iktidarı cebren almasıyla başlar. Aslında iktidarı ele geçiren kişi(ler) açısından, dünden bugüne değişen bir
durum yoktur. Ama kitleler muhayyilelerinde o insan(lar) da değişen bir şeyler vehmederler.
Politikacılar iktidar olmak, otoriteyi sahiplenmek için mücadele ederken, aydınlar kendilerine olan
saygılarından dolayı muhalefettedirler. Türkiye’de aydınlar kendi kişilikleriyle ve ortaya koydukları değerlerle
saygınlık kazanmak yerine iktidarın desteğini almak çabasındalar. Bu tavır içinde olanları yukarıdaki aydın tanı-
mına dahil etmek biraz zor olsa gerek. Çünkü bu aydınlar kendi varoluşlarını, siyasi oluşumların ve iktidarların
desteğine dayandırmak”zaafından” kurtaramadılar.
Toplumsal hayatın içinde kadına dişiliğini ön plana çıkaran ve alışveriş metaı haline getiren bir yer
tayin edilmiştir. Oysa kendisine tayin edilen bu yerin dışına çıkmayı murat edinen ve inancının emrettiği şekilde
yaşayan kadınlar hür olabilmeyi istemektedir.
Bu, standartlaşan ve kendisine tesbit edilen konuma karşı çıkan ve temel hak ve hürriyetlerini koru-
maya çalışan bir iradenin varlığını işaret etmektedir.
Birey olmak iradesi, insanın “halife” olduğunun ve ahsen-i takvim üzere yaratıldığının farkına varmek-
tır. O zaman yığınlara hükmedenlerin yürekleri korkularla dolar ve yasaklar / yasaklamalar başlar ki toplumla
arasına çektiği duvarların verdiği geçici güven içinde yaşayabilsin.
Bu duvarların dışına çıkanlar artık suçlu bir alana yerleştirilir. Onların düşünceleri,inançları ne kadar
masum(!) diye tanımlanırsa tanımlansın bu alandan çıkmaları kolay değildir. Bu çekilen duvarlardan sonra
çevrelenen dikenli tel örgülerdir.
Bu anlayışın hukuki ve siyasi bir dayanağı yoktur. Ancak kendi anlayışlarını,mevcut yönetmelik,
yasa ve anayasanın üstünde gören ve buna müeyyidelerle işlerlik kazandıranlar için bu önemli değildir.
Hak ve hukuka,demokrasiye ve hatta çağdaşlığa aykırı düşmenin sakıncası yoktur.
Türkiye’de totaliter güçlerin varlığı ve hukuka da yön verdiği artık kabullenilmelidir. Toplumun gücüne
dayanan partiler, dernekler, kişi ve kuruluşlar bu gücü işlevsel kılmanın yolunu aramadan demokrasiden,hukuk-
tan temel hak ve hürriyetlerden söz etmemelidir. Çünkü sözkonusu olan toplum çoğunluğunun hak ve özgürlük-
larine yönelik bir tecavüzdür. Oysa aslolan bütün toplum kesimlerinin haklarını garanti altına almaktır.
Az gelişmiş ülkelerde devlete yön verenler, yönetime tabi olanlara sürekli endişe ile bakarlar.
Bu endişe devletin varlığına yönelik tehlikeden çok iktidarda bulunanların meşruiyetine yönelik bir tehlikedir.
Ancak iktidara talip olan ve bu yönde faaliyet gösterenler, sanki devleti ortadan kaldırmaya azmetmiş gibi göste-
rilir. Elitist kadrolar, örneğin din hürriyeti ile, iktidar nimetlerine gark oldukları “politika zemini altlarından kayıp
gideceği” korkusu ile tehlikeyi büyütmek çabasındadır. Bunları bertaraf etmenin hesabıyla; devletin sahip olduğu
bütün güçlerin, içeyönelik bir teyakkuz halinde olması bu sebeptendir. Muhalefeti yoketmeye yönelik bir saldırı-
nın gerilimi artan bir tempo ile gündemde tutulur. Demokratik ortamın mevcudiyetinde, meşru ve yasal zeminler-
de, devlete yönelik faaliyetler, aslında yönetime taliptir. Fakat geleneksel resmi çizginin ölçülerine sığmadıkları
için tehlike gibi gösterilir. İktidarda bulunanlar bu faaliyetlerle, yönetimi ele geçirenlerin kendilerini saf dışı edece-
ği”vehmi” içindedirler. Bu korkuyla, siyasi katılım hevesinde olanlar, devlete yönelik bir tehlike gibi lanse edilir.
Resmi çizginin dışına itilir. Artık devletin bütün gücü bunları “ezmek” “yoketmek” için seferber olmuştur.
HEGEMONYANIN ARKA PLANI

Toplum değişti, tarım aşaması geldi.Kara ve deniz avcılığı tarımsal üretime dönüştü. Tarımın toprağı
ve suyu sınırlıydı; nehir, deniz ve orman gibi herkesin kullanımına açık değildi. Sınırlı olduğu için bir topluluğun
sahip olması ve bir topluluğun da sahip olmaması gerekiyordu. Pekala,kim sahip olacaktı? Bu tek toprağın bir
veya birkaç kişinin kontrolünde olmasını, diğerlerininse sahip olmamasını belirleyecek faktör ne olabilirdi?
Yalnızca bir faktör vardı: Güç. Çünkü henüz güçten başka bir şey mevcut değildi.
Nitekim herkes, sahip olduğu güç oranında ve çalışabileceğinden fazla toprağı tarım için kapattı.
Bunun doğal sonucu çoğunluğun topraksız kalmasıydı, hatta rızıklarını sağlamak için çalışabilecekleri kadar
bile toprakları yoktu. Toplum iki kutba bölündü. Bu “biz”-bir “biz”iki kutba, “ben” ve “sen”e bölünüp ayrıldı.
Ben ve sen bir kabiledendik.Ama şu anda ben ihtiyaç duyduğumdan daha fazlasına sahibim,sense günlük
ihtiyacını karşılayacak kadarına bile sahip değilsin. Öyleyse ben ve sen artık bir değiliz.
İlişki değişti. Ben bu kaynakların güçlü sahibiyim. Yol şu:Ya seni güçle, işimden fazlasını elimde
bulundurduğum toprağımda angarya olarak ve benim için çalışmaya mecbur edeceğim veya buraya gelip çalış-
maya ikna olman ve aslında burada çalışman gerektiğine ve Allah’ın seni böyle yarattığına inanman için seni
kandıracağım. Buna göre ben güce ihtiyaç duydum veya aldatmaya: Makyavel politikası. “Le Prince” isimli
kitabında der ki, bir ülke iki şeyle idare edilebilir: Ya aslan ya tilki olmak, ya sertlik,ya aldatma.Tıpkı bizdeki
bir atasözü gibi “Bir ülke iki şeyle alınır; biri perniyani(ı) diğeri za’ferani(ıı) Biri kılıç,diğeri para. Bundan dolayı
bir “biz”, bir toplum iki tane olduğunda ikiye ayrıldığında, iki kutup olduğunda güç, aldatma, dalkavukluk,zillet,
kölelik, hıyanet, talep artışı, birinin payını çalmak, bir başkasının işinden kaytarmak, şuna saldırı, onun buna
saldırısı, insan ilişkilerini oluşturur. Toplum “ben” ve “sen” olduğunda toplumda çatışma doğar. Bu sosyal çatış-
ma insan ruhunda yansıma ortaya çıkarır. Gördüğümüz dünya, toplum iki tane olduğu için iki tane olur.Toplum
ruhu ikileşir, dünyaya hakim ruh da iki tane hale gelir. Tek tanrı iki tanrıya dönüşür, düalizm, iki tanrıya tapma
(Ehurai-ehrimeni) ortaya çıkar. Niçin? Çünkü sınıfsal ikilik toplumu açıklamaya başlamıştır.”Ben daha üstünüm,
sen daha aşağı; sen benim için angarya olarak çalışmalı, ben senin için utanç duymamalıyım” dediğimizde
bunu açıklamamız gerekiyor. Nasıl açıklayabiliriz? Güç kazandık ve bu işi yaptık diyemeyiz.Gücün azaldığında
ben gelir düzeni geri döndürürüm” dediğinde bu ikilik düzeninin ebedi ve doğal olduğuna inanması için bir şey
yapmalıyım. Ebedi, doğal ve değişmesi imkansız dediğim için “Allah’ın isteği” demeliyim;”Evrenin iradesi”
demeliyim; “Doğanın tecellisi,yaratılışın hikmeti ve varlığın gölgesi” demeliyim. Yoksa varlık ikiliğe ve düalizme
dayalı değil mi? Toplumda ikilik ve düalizme dayalı olarak oluşmuştur. Sosyal yaşamda çatışma vardır. Hayır
ve şer vardır. Cinayet ve adalet vardır.Zulüm ve adalet vardır. Üstün ve aşağı vardır. Kötü ve iyi vardır; bunlar
geçici değildir, sonradan ortaya çıkma değildir, tam tersine temeldir. Niçin – Çünkü hayr ve şer evrende vardır.
Şu halde, iki sınıf olmuş toplum geçici ve sonradan ortaya çıkma değildir; ikili olan evrenden bir yansımadır.
Bundan dolayı düalizm ve iki tanrılık, iki sınıflı ve iki kutuplu-hakim ve mahkum sınıflı-toplum için düşünsel
altyapıdır.
Egemen bir sınıfın elinde bulunan bu üç güç şimdi egemen sınıfta üç yüz şeklinde cisimleşmektedir.
Ekonominin simgesi olan kişi,Siyasetin simgesi olan kişi, Dinin simgesi olan kişi, her üçü de egemen sınıfın
elindeydi. Her üçü de üç resmi yüzdür. Kur’an’ın diliyle konuşursak oldukça açıktır: “Mele,Müfret ve Ruhban.
Kur’an bu üç isimden sürekli olarak yakınır. Mele’ stoklamanın kaynağıdır; mütref, hiçbir toplumsal sorumluluk
duygusu taşımayan pis zenginlerdir. Sıkıntı duymayacakları kadar paraları vardır ve sorumluluk duymazlar;
ruhban, yani dinin resmi temsilcisi kıyafeti: Rahib.Bu üç güç egemen sınıfın üç bölümünü oluşturur.Kur’an’da
üç belirgin yüz geçmektedir: Biri,Mele’nin lideri Firavun’dur, yani kuvvet gücünün cisimleşmiş hali. Diğeri Karun’
dur, altın gücünün cisimleşmiş hali. Ötekisi ise Bel’am Baura’dır, egemen sınıfın elinde olan ve toplumun zühd
ve dininin cisimleşmiş hali.Bu üçü( Yahudi dinini bozan alim Bel’am Baura, büyük kapitalist Karun, zorba ege-
men Firavun) egemen sınıfı oluşturan üç yüzdür. Bu üç yüz (ki egemen sınıfı oluştururlar) üç yüzü bulunan bir
egemen sınıftır: Mele’, mütref ve rahib ya da Firavun,Karun ve Bel’am Baura. Üçleme, yani yeryüzünde üç tanrı,
üç rab üç ilah ortaya çıkar ve gökteki gölgeleri üç üç tanrı olur. Bundan dolayı gökte üç tanrı ortaya çıktığında
yerde de üç tanrı oluşmuştur! Burası üç tanrının ortaya çıktığı yerdir. Bu nedenle yasaya uygun olarak-arzettiğim
yasal ve teorik- şirk devresinde gelişmiş her toplumun üç tanrısı olmak zorundadır. Yunanistan’da ‘ Zogra’ üç
yüzü olan bir tanrıdır. Hindistan’da ‘ Vişnu’ üç yüzü bulunan bir tanrıdır. Ortaçağda ‘Mesih’ üç yüzü olan bir tanrı-
dır. İran’da yalnızca iki tanrı bulunduğunu gördüm. Ama İran Sasaniler devrinde geliştiği için üç tanrılı aşamaya
ulaşmış olmalıdır. Kutsal ateş olan Ehuramazda ateşinin sembolü üç ateş. Biri ‘Azergeşsb’tir.Azerbaycan’dadır.
ve şehzadelere aittir–o boyutlarından biri. Diğeri ‘Azerparst’tır; din adamlarına, alimlere aittir.Ötekisi,de’ Azer
Bersin Mihr’dir; Sebzvar yakınlarındadır, köylülere ve çiftçilere aittir.Ateşi olmayan sıradan insanlar ise ne
Ehuramazda’nın ne de Krüsi’nin ateşine saahiptirler. Ehuramozda’nın yine sosyal değişimin bu aşamasında,
her bir sosyal bir sınıfın, sosyal bir tabakanın koruyucusu olan üç ateşe dönüştüğünü görüyoruz.Bu açıklama-
mı ispat eden delillerden biri, düalizm devresini, yani toplumun iki sınıflı olduğu devrede ‘ iki sınıflılık’ı izah etmek
için oluşturulan iki tanrı (iki tanrılı dinlerde) birbirinin zıddıdır.Niçin? Çünkü iki sınıf birbirinin zıddıdır.Ama üç tanrı-
lı devrede üç tanrı aynı zamanda birdir ve bir tanrı aynı zamanda üç tanedir. Bin yıldır katolik bilginler ve filozof-
lar insanlara bu konuda delil getirmektedirler. Buna rağmen hiç kimse Mesih’in bir olduğu halde nasıl üç tane
olduğunu, üç olduğu halde nasıl bir olduğunu anlamaz,anlayamaz! Papa’nın kendisi de bir olduğu halde üç tane-
dir, üç tane olduğu halde birdir. Yani Papa’nın hem siyasal güce, hem ekonomik güce, hem de ruhani,dini güce
sahiptir. Bununla birlikte bu üç tane aynı zamanda bir tek Papadır! Aydınlandı! Sonuç olarak bunlar, onun göğ-
ün tanrısı olduğunu düşünüyorlar, yerin tanrısı değil, nitekim bazen üç boyuta bürünür,bazen de bir; her üç kişi
yapar, ortaçağın Papası gibi. Bu bakımdan üçleme(teslis), bir tek tanrının üç tanrı olmasıdır. Çünkü toplumda
egemen bir sınıf, aynı zamanda bir tek sınıf olan üç sınıfa dönüşmüştür. Öyleyse üçleme,üç tanrılığı oluşturan
egemen sınıfın üçlü olmasının yansıması ve açıklamasıdır. Düalizm, iki tanrıyı oluşturan sosyal sınıfların ikiliğini
açıklamakta; tevhid ise, eşitlik,kardeşlik, ayrılık ve sosyal birlik yanlısı düzenle uyumlu tek tanrılılık ve evrensel
birliktir. Bu, toplumun değişmesidir. Tarih felsefemiz de bunu anlatmaktadır. Tarih felsefesi,yani inandığımız
felsefe insanlığın başlangıcından itibaren tarihin bir çizgi üzerinde hareket ettiği, zamanın sonuna, yani tarihin
sonuna kadar sürecek sürekli bir savaşın olduğu, sonra o noktada adalet ve eşitliğin zorunlu devriminin ortaya
çıkacağı, daha sonra da insanlığın bir başka süreci izleyeceğidir. O halde insanlığın başlangıcından zamanın
sonuna kadar, yani nihai ve beşeri devrime kadar bir devre vardır.Bunun başlangıcı nerededir?
Kur’an ve Tevrat’ta Habil ve Kabil öyküsüyle başlamaktadır,insanlık tarihi. Habil ve Kabil iki kardeştir-
ler: Adem’in oğluydular, babaları birdi, dinleri birdi, anneleri de birdi, aynı ırktandılar, bir yerde eğitim görmüşlerdi.
Çevreleri de farklı değildi; orası bir kardeşin sinema, kafe ve tiyatroya,diğerininse mescid vs.’ye gittiklerini söyle-
yebileceğimiz bir yer de değildi. Bu ikisi, iki çeşit oldular. Çevre yoktu; yalnızca iki adam idiler. Dolayısıyla çev-
releri benzerdi, ama biri insan öldüren,kardeş öldüren, saldırı ve hıyanet bid’atını çıkaran, diğeri ise ruh selameti,
hak karşısında teslim olma, şefkat ve bağışlamanın simgesi oldu. Niçin? İkisi de her yönden birdi: Irk,çevre,din,
baba ve anne. Niçin birbirleriyle çatışan, birbirine zıt iki taraf oldular? Gördüğümüz gibi Kabil ve Habil’in iki suna-
ğı vardır. Kabil, kendi sunağına vefa göstermez, onunla yetinmez ve kardeşinin sunağını kapmak ister. Kendi
hakkına razı değildir, o kadar vesveseye kapılır ki, kardeşini öldürmekle tehdit eder. Habil “sen benim kardeşim-
sin” der, “Eğer bana saldırır ve beni öldürmek için elini uzatırsan hiçbir tepki göstermeyeceğim” Bu iki adama
bakınız, birbirleriyle nasıl konuşmaktadırlar. Babalarına-Adem- şikayette bulunurlar. Adem şöyle der:”Sorun
değil, ikiniz de Allah ve dine inanıyor musunuz?” -Adem’in kendisi, bunların peygamberi- “Evet” derler. Adem,
“Yarın, Allah’ın huzuruna birer kurban getirin. Allah hanginizin kurbanını kabul ederse hak onun olsun, diğeri ise
ölçülü davransın” der. Onlar da “çok iyi” derler.
Habil gider, sürüsünün genç ve kırmızı kıllı en iyi devesini Allah için seçer ve kurbanlık yapar.Kabil
de gider, sararmış ve çürümüş bir buğdayı alır ve kurbanlık olarak yakmak üzere getirir. Yani dininde bile hileli
davranır ve inandığı tanrıya külahı ters giydirmeye çalışır!
Kabil’in kurbanı açıkça reddedilir, Habil’in kurbanı kabul görür. Şimdi Kabil’in en azından -kendi kara-
rına göre Allah’ın hükmüne rıza göstermesi gerekmektedir. Ama böyle davranmaz,gider ve Habil’i öldürür.
Böylece başka bir insanın eliyle ilk insan öldürülmüş; ilk kardeş katli başlamış; dokunulmaza ilk saldırı gerçek-
leşmiş; Allah’a ilk isyan bayrağı yükselmiş; baba, peygamber ve dine ilk isyan başlamış; ilk din aldatmacası
ortaya konmuş, olmaktadır. Bütün bunların sembolü Kabil’dir. Kabil’in gidip çürük buğday getirdiğini; Habil’inse
gidip bir deve getirdiğini gördük. Buradan,eşit, kardeş ve birbirinin aynı olan ve aynı çevrede bulunan bu ikisinin
şundan dolayı ihtilafa düştükleri sonucunu çıkarıyorum: Habil hayvancılık devresine,kara ve deniz avcılığı devre-
sine aittir. Kabil ise daha sonra gelen bireysel ve tekelci mülkiyet devresine, tarım devresine aittir.Bundan dola-
yı Kabil ve Habil’in kavgası, insanlık tarihinde iki sosyal düzenin savaşıdır. Kabil ve Habil’in kavgası,birbirine zıt
iki devreye bağlı iki insanın kavgasıdır: Herkesin eşit olduğu devre ile bireysel tekelcilik devresinin. Kabil bu
devrenin insanıdır, Habil ise o devrenin. İnsanilik,kardeşlik ve adalet esasına göre yaşayan insanın gitmesi,
düzeninin mahkum olması; Kabil’in ise, tarihte kalması, dini araç haline getiren düzenin, Allah’a isyan eden
düzenin, ahlaki bağlayıcılıklara saldıran düzenin, çıkarı veya arzusu nedeniyle kardeş katli yapan düzenin kal-
masıdır. Bu düzen, tarihe egemen olan Kabil’i düzendir. Savaş, tevhid ve şirk savaşı, din ile dinin savaşıdır.
Şirk-söylediğimiz gibi üçleme ve düalizm- iki tanrıya, üç tanrıya ihtiyaç duyan Kabil dinidir. Halk kitlesi-ümmet-
ise tarih boyunca sürekli olarak tevhid arayışı içinde olmuştur. Çünkü insani tevhid arayışındadır.Bundan dolayı
şirk daha sonra Kabili düzen arayıcılığıyla Kabili düzenin izahı için yaratılmış; tevhidse, tarih boyunca daima
Habil’in varisleri aracılığıyla(onun hatırına) kıyam edilen, şehid verilen, egemen Kabil’i düzene (resmi din,sömü-
rücü bireysel mülkiyet,paraya tapma,güce tapma,yalancıların resmi zühdperestliği ile karışık düzene) karşı
mücadele edilen bir hareket olmuştur.
Şu halde tarih Habil ile Kabil’in savaşından ibarettir; biri ilk hakikatin, diğeri de halkı dinle aldatmanın
peşinde olan iki din olarak tevhid dini ile şirk dininin savaşıdır. Biri üç boyutlu egemen, mele,mütref ve rahiptir.
Diğeri, çoban peygamberlerin, hepsi de aile, fakirlik, iş ve mahrumiyet içinden ansızın çıkan ve sonra para ve
güç tanrılarına ve dinle aldatmaya karşı ayaklanan peygamberlerin önderliğindeki insanlardır. Bu zincirin başı
olan İbrahim balta ile meydana girer ve şirk dininin sembolü olan ve her biri bir aile veya ırk ya da sınıfın çıkar-
larının koruyucusu durumundaki putları parçalar. Daha sonra Nemrud’la çatışmaya girer ve onun ateşine atılır.
Yine de mücadelesini sürdürür. O’nun varislerinden sonra Musa, Fir’avn, Bel’am Baura ve Karun’la, kendi
zamanının mele, mütref ve rahibiyle çatışma halindedir; İsa da, Yahudi dinini bozan, mabetleri mağaza ve
dükkan haline getiren ruhaniler olan Ferisiler’e Romalı komutanlara, faiz ve köle satışıyla halkın kanını emen
kapitalistlere karşı mücadele eder. İslam Peygamberi ise Taif’li bahçe sahiplarine ve Kureyş tüccarlarına,aynı
şekilde Roma ve Sasani İmparatorluğu güçlerine, yine zamanın Bel’am Baura’larına karşı savaşır; sonra da
varisleri bu savaşı aynen sürdürürler. Ne zamana kadar? Zamanın sonuna kadar; bu savaşta bu iki saf Kabil ve
Habil zamanından beri birbirinin karşısında savaş vermekte ve insanlık sürekli olarak birbirinden ayrılıp uzaklaş-
maktadır.
Bu Kabil sistemin devam, nüfuz ve gücü tekelleşmiş hakimiyet ve malikiyeti ve bunun neticesinde
sınıflaşmayı doğurur ve bir bütün olan insanı (ben-i ademi) insani olmayan dört parçaya ayırır. Bu dört tip insanın
her biri değişik insan şekline dönüşür. Gerçek insani varlıklarının yerine, hayvani karekterlerinin gerçek olduğuna
inanırlar. Bu karekter onlarda hulul etmiştir. Bu dört karekteri oluşturan hayvanlar şunlardır:Kurt,tilki,fare ve koyun.
Not: (ı) Perniyan: Desenli ve motifli ipek kumaş.
(ıı) Za’ferin: Safran bitkisinin çiçek tepelerinin kurutulmasıyla elde edilen baharat.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği