Günümüzde İslam ve Müslüman

İSLAM NEDİR-MÜSLÜMAN KİMDİR

Günümüzde, klasik akidevi tasniflerin hiç birisine uymayan ‘nevi şahsına munhasır’
Müslüman’ tipleri ve ‘Müslümanlıklar’ türemişti. Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif eden müşriklerin
kendilerini İbrahim’e, Hz.Musa’nın ve Hz. İsa’nın dinlerini tahrif edenlerin kendilerini Musa ve İsa’ya
nisbet ettikleri gibi, Hz.Muhammed’in dinini tahrif eden insanlar da kendilerini ona nisbet etmeye
başlamışlardı.
Müslüman olduğunu iddia eden insanlar arasında bir müşrikleşme,bir Yahudileşme ve
Hıristiyanlaşma temayülü alıp başını yürümüştü. İnsanlardan bazıları Müslüman olmadan nasıl yaşa-
yacaklarsa, nasıl duyup düşüneceklerse ve hatta nasıl inanacaklarsa öyle yaşayacak,duyup,düşü-
nüp,inanacak ve bütün bunlara rağmen Müslüman olma iddiasından da vazgeçmeyecekti.
Bu ‘özel müslümanlar’ arasında hangi tipler yoktu ki? Allah’ın hükmünü inkar ettiği,İslam
şeriatını reddettiği, dahası kendisine laisizmi bir ‘din’ olarak seçtiği halde müslümanlık iddiasında
bulunanlar; laisizmle İslam’ı, küfürle imanı te’lif etmeye çalışan ‘hak-batıl’ “şirk”etlerinin alacakaranlık
ve ‘karışık’ gayretli elemanları…
Bir yanda Allah’a da inanırım astrologuma da, hacca da giderim Vatikan’a da,namazımı da
kılarım içkimi de içerim, laik /Kemalist de olurum,Müslümanlığıma da toz kondurtmam,özetle “mümin
de olurum kafir de” demeye gelen şaklabanlıklar ve bunlar sonucunda ortaya çıkan ‘imansız müslü-
man’, ‘ inanşlı kafir’, ‘laik mümin’, ‘Kemalist veli’ ve ‘Müslümancık /müseylime’ olarak adlandırabilece-
ğimiz hilkat /iman garibesi tipler.
Bugünlere sebepsiz gelinmedi elbet. Akide sorununun kaynağında koskoca bir ‘gelenek’
yatmaktadır. Görünen o ki tarihi yatağında akan bu boz-bulanık gelenek arıtılıp damıtılmadan köklü
bir “tecdid-i iman” mümkün olmayacaktır.
Gerçekte Kur’an’a dayalı İslam akidesinin tahribi daha Hicri I.yüzyılın ikinci yarısında
başlamıştı. Siyaset kaynaklı olan ilk ihtilaflar çok geçmeden yöneticilerin ihaneti, toplumların cehale-
ti sonucu akidevi ihtilaflara dönüştü. Önce akide sulandırılarak ‘kelamlaştırıldı’. Herşey tartışılıyordu.
Daha da vahim olanı, bu ‘körün taşı körün gözüne’ tartışmaları(kelam) akideleştirildi ve ümmetin önü-
ne iman edilmesi lazım gelen esaslar olarak sunuldu.
O dönemin akaid yazarları sahih akideyi korumak yerine kendi bağlı oldukları hizip ve
grupların görüşlerini korumayı tercih ettiler. Fırkaların ittifak ettikleri noktaları görmezden gelip fırkala-
rın ihtilaf ettikleri noktaları öne çıkardılar. Onun içinde “el Fark Beyne’l Fırak”(Fırkalar Arasındaki Fark-
lar) adlı kitaplar yazıldı. Bu sayede fırkalar arasındaki farklar büyütülerek ayrılıklar keskinleştirildi,
sınırlar çizildi ve olay ‘hakikatı bulma yarışı’ ve bir ‘din davası’ olmaktan çok bir ‘kan davası’na dönüş-
türüldü.
“İlahi iradeyi tenzih” perdesi ardında insan iradesi yok sayılacak, böylelikle sulta da aklan-
mış olacaktı.”İrade”yi ve “seçme”yi insanın kaderi kılan Allah’ın Mutlak iradesi, kulun mukayyed irade-
sinin rakibiymiş gibi algılanıp insanın irade hürriyretine ve seçme özgürlüğüne karşı bir “cihad-ı ekber”
başlatıldı.
Kalabalıklara örnek alabilecekleri “insan bir peygamber” yerine kendilerine anlatılınca
hayretten ıslık çalacakları “melek bir peygamber” takdim edildi.
Atalet, cehalet ve sefalet karanlıkları içinde yaşayan ümmete bütün bunlar bir “kader”
olarak empoze edildi. Çünkü bu, hakim siyasi, dini ve ekonomik güçlerin işine geliyordu.

Toplumların kendileri hesabına öne sürdükleri bu tür kıyaslama ve nitelemeleri Allah şu
sözleriyle olumsuzlamaktadır: <<Bu, sizin kuruntularınıza ve Kitap Ehlinin kuruntularına göre değildir.
Kim fenalık yaparsa cezasını görür; kendisine Allah’tan başka ne dost ne de yardımcı,bulamaz.
Bugünün müslümanları Kur’an ve hadisleri okuyorlar ve fakat onlardan bir fayda sağlamı-
yorlar. Bu, yalnızca ilmin ortadan kalkması yüzündendir, başka değil. İlim ortadan kalkmış,onunla
birlikte hadiste bildirildiği gibi Kitap ve Sünnetten yararlanma imkanını da beraberinde götürmüştür.
Resulullah açıkça şunu buyurmuştur ki, ilim ortadan kalktığında beraberinde Kur’an ve hadisten
yararlanma imkanı da kalkar.
Müslümanların bir çoğu dinlerini <<İlim dini>> diye övüyor: bununla İslam’ı süslemeyi
amaçlıyorlar güya; kafası boş olanların cici elbiselerle süslenmeleri gibi bir şey bu. Gelgelelim,konu
dönüp dolaşıp ilmin esasına gelince gözlerinin perde inmiş gibi sağa sola kaydığını görüyoruz.İlim
onların nezdinde zanla aynı şeyi ifade ediyor. İslam hakkında oluşturdukları, asırlardır içlerinde kök
salmış sübjektif düşüncelere sıkı sıkıya sarılmayı yeğliyorlar.
Bu ilim Allah’ın üstüne donattığı tüm kudret ve kuvvetiyle müslümanlara bir daha geri dön-
medi. Bu yüzdem müslümanlar Kitap ve Sünnetten yararlanamayacaklar ve kendileriyle oynayanlar-
ın ayakları altında evrilip çevrilmeye devam edecekler. Onlar daha Kur’an’a ve kesinliğin bilgisine
sahip olduklarını sanadursunlar bakalım!.
Bu durumda müslümanların zihninde, Kitap ve Sünneti kutsamak ve herşeyden müstağni
görmek meselesiyle başka bir mesele birbirine karışmaktadır: Nasıl oluyor da Kitap ve Sünnet müs-
lümanları içinde bulunduğu yüz karası durumdan çekip çıkaramıyor?
Burada yanılıyoruz ve Kitap’la Sünneti kutsayışımız aşırıya kaçıyor. Öyle ki bu ikisine
onlara ait olmayan fonksiyonlar yüklüyoruz. Oysa kulak, göz ve kalplerine gereğince işlerlik kazan-
dırmayan bir kavmi, içinde bulunduğu yüz karası rezaletten kurtarmak Kitap ve Sünnetin işi değil ki!
Bu temel bir meseledir ve onu hep yeniden ele alıp düşünmemiz gerekmektedir. Çünkü Kitab’ın
temel görevi kapıları sıkı sıkıya kapalı kalplere nüfuz etmek değildir. Evet, gerçi Kitap ve Sünnetin
amacı hidayettir ancak insanoğlunun bir kısmı için bu kitap onların hidayetlerini değil,dalaletlerini
arttırıcı bir rol oynamaktadır. Nitekim Allah buyuruyor:
<<Onunla çoğunu saptırır, çoğunu hidayete erdirir.>> (Bakara, 26)
<<Sen ancak Rab’lerinden korkanları korkutabilirsin.>> (Fatır, 18)
<<Sen ancak Zikr’e uyanları korkutabilirsin.>> (Yasin, 11)
Allah’ın kendi Resulüne doğrudan gönderdiği şeyi yüceltmeyen bir toplumu, içinde bulun-
duğu kötü durumdan (bir özne olarak) çekip çıkarmaması Kitap ve Sünnete bir eksiklik getirmez.
Kitab’ın mükemmel ve tüm kutsal niteliklere sahip olduğunu kabul etmemiz, ancak Kitap,
kendisiyle onurlanmayanı onurlandıracaktır diye de bir şart olmadığını bilmemiz gerekmektedir.
Müslüman Kitap ve Sünneyyen bu haliyle yararlanamayacağını itiraf etme gücünü kendin-
de bulabilir mi? (Ya da böyle bir şeye yanaşır mı?) Şüphesiz bunu itiraf etmek güçtür. Bunu ve derin-
lere inip nasıl kökleştiğini anlamak çok önemli. Zira müslüman bunu anlamazsa eğer, içinde bulun-
duğu durumdan tevbe etmesi mümkün olmaz. Günah işlediğini bilmeyen ondan nasıl tevbe eder ki!.
(Neyin içinde bulunduğunu) kavramak tevbenin şartıdır. Nefste olanın değişimi şarttır.
Tevbe eden nefsinde olanı değiştirmiş demektir.
Müslüman aklının Kitap ve Sünnetle, Resul’ün Sünneti / Allah’ın kainattaki sünnetleri
(yasaları) bağlamında bir ilişki içinde olmadığı kuşkusuzdur. Bununla şunu belirlemiş oluyoruz ki
asıl problem, Kitap ve Sünnetin kendi bağlamında değil, İslam alemi konusundaki endişelerini yalama
hale getirmiş olan akılda yatmaktadır.Uzun asırlardan beri içtihad kapısının kapalı olması, bunun için
yeterli bir kanıttır.
Müslümanın içinde kaybolduğu ahmaklık, onun Kitap ve Sünneti elinde tuttuğu ve onlar-
dan sapmadığı yolundaki zannı yanısıra göz ve kulağın açılması sonucunda hasıl olan ilmi kaybeden
kimsenin Kitap ve Sünnetten faydalanamayacağını bilmemesinde yatmaktadır.
Hiç şüphe yok ki, İslam alemi kendi içinde yaratılmış olan kalbini, gözünü,kulağını gere-
ğince kullanamadığı sürece, Kitap ve Sünnetin hazineleri, bunlar ne kadar basılırsa basılsın,ne kadar
kütüphanelerin raflarını doldurursa doldursun Müslümanın önünde kapalı duracaktır.
Sanki günahlara karşılık azab yasası bize uygulanamazmış, sanki biz Allah’ın yarattığı
ve yasalarına boyun eğdiği insanlardan diğilmişiz gibi. Ve sanki şu ayeti okumamışız gibi:
<<Ne sizin kuruntularınız ve ne de Kitap Ehlinin kuruntularıyla değil.Kim kötülük yaparsa onunla ce-
za görür; o, Allah’tan başka bir veli ve bir yardımcı da bulamaz.>> (Nisa, 123)
<<Kabemiz putlarımızla dolu. Küfür bizim İslamımıza gülüyor. Şeyhimiz putlar aşkına
İslam’la kumar oynamada; ipi zünnardan bir tesbih almış eline, müridleriyle durmayan bir seferde;
ümmetin ihtiyaçlarından habersiz. Va’zedenler, sofiler mansıba taptılar da bu tertemiz millete(dine)
saygıyı yitirdiler. Vaizimiz putevine bakmada; müftümüz,fetvayla ticaret yapıyor.>>
<<Kuşkusuz ki sen ey müslüman, din adına öne atılanların ve ilim karaborsacılarının
kölesi olmuşsun. Hayatın temelde Kur’an’ın hikmetinden türemiyor. Oysa hayatının türediği bir mas-
tar ve kuvvetinin kaynaklandığı bir menbadır Kur’an ve bu gidişle ölüm döşeğine uzandığında kolay
ölesin diye sana okunan Yasin dışında onunla buluşamayacaksın. Bakın şu işe ki, hayat ve kuvvet
bahşetmek üzere indirilen Kur’an şimdi daha kolay ölesin diye okunuyor sana.>>
Müslümanlar dinlerini en çok kutsayan insanlardır. Onu ideallerin en yükseğine çıkarmak-
tadırlar. Bu kutsamada haklıdırlar. Gelgelelim bu kutsama ne zaman ki ataların kutsanmasına dönüş-
tü, o zaman beraberinde müslümanın güç ve derinliğini de götürdü.
Problem insanda yatmaktadır, prensipte değil. İnsanı prensibin yerine ikame etmek sure-
tiyle bu ikisini birbirine karıştırmak, eleştiri ve savunmadan umulan değişmenin niteliği üstüne,değiş-
tirmemiz gereken şey üstüne bilgi edinme doğrultumuzu da değiştirmiştir.
Evrene konulmuş olan bu rabbani düzeni kavrayamamak, insana, kendisini ayrıcalıklı
kılan temel niteliği–yani Allah’ın kendisine yüklediği emaneti ve kendisi için yarattığı mahlukatı ege-
menlik altına alma yolunda bağışladığı hükümranlığı–kaybettirir.Bu şerefli yaratık aşağıların aşağısına
düşüverir böylece. Hatta bir gün kendisini bu yasaları bilen başkalarının egemenliği altında buluverir.
İnsan, evrenin bir düzeni, aklınsa bir egemenliği olduğunu kavrayamadığı zaman kaos
içinde yaşar. Felaket üstüne felaket üşüşür başına. Ne bu felaketlerin akledilir sebepleri olabileceği-
ni düşünür ne de onların kendisine yalnızca Allah’ın bağışladığı yetenekleri atıl bıraktığı için isabet
ettiğini anlar: <<Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.>> (Nahl, 33)
Müslümanların kendi başlarına gelen tüm belaları astıkları bir askıdır bu ve böyle yapmak-
la üzerlerinden sorumluluğu kaldıran bir tür rahatlık ve tatmin hissi duyarlar. Onları böyle bir sonuca
götüren şey, mutlak maişeti, iradi tasarrufu Allah’ta sabit kılmak için görüşlerini Allah’ı ululama kis-
vesine büründürmüş olmalarıdır. Sanki mutlak irade, özgür irade kavramları ne bir düzene ve ne de
akli bir niteliğe sahip tasarruf fikri dışında bir şeyle Allah’a nisbet edilemezmiş gibi…Bu tavır, Allah’ın
maişeti ve iradesindeki hikmetin olumsuzlanmasından öte bir şeydir. Böyle yapmakla Allah’ın nefis-
lerinde olanı ve dış dünya olaylarını değiştirmek üzere kendilerine bağışladığı gücü de olumsuzlamış
oluyorlar.
Allah’ın hükümranlığı ile O’nun insanoğluna hayatını yönlendirmesi için bağışladığı şeyi
böyle tuhaf bir biçimde birbirine katlamak, Allah’ın insan hayatı için koyduğu düzeni ortadan kaldırır
sonuç olarak.
Ve sonuç olarak müslüman, sanki Allah’ın azametini ispat eden insanın acziymiş gibi,
azameti Allah’a nisbet ederken insanın gücünü değerden düşürme eğilimindedir. Bu yüzden insanın
yolunu açacak güçlerden ve gücünün ortaya çıkacağı imkanlardan korkmaktadır. Eğer birazcık düşün-
seydi anlardı ki, insanın gücü ne kadar artarsa artsın Allah’ın azameti yine her şeye galip olacaktır.
Ötesi, bu güçleri kuluna bağışlaması Allah Subhaneh’in Celal’indendir.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği