Hayat Mecrası Zorlukları

İNSANIN HAYAT MACERASI

Yanlış bir boyun eğişle başladı çöküntü..ve yanlış bir baş kaldırmayla sürüyor..Yontmaya çabaladık-
ları bozuk insandan söz ediyorum elbet. Kendi mutlak gerçeğini, mutlak doğrularını unutmuştu bu insan.İlkin
ihmal etmeye başladı. Eylemsizliğin eylemi olan gevşekliğe bıraktı kendini. Ama düşman boş mu duracak?
İçiçe bir oyundu bu sanki: kendini sevmeyenlerin kin yüklü dünyasına–üstelik içindeki sevgiyi yitirmeden,üstelik
düşmanına özenerek, ona hayranlık besleyerek–girmesine ne demeli yoksa?
Bu insan, bütün içtenliğiyle kucak açtı düşmanına, hiçbir gıllu gışı yoktu içinin. Ve karşılık olarak
kin ve buğzla açılmış bir kucağa, bir çukura düştü. Ne ki, kendi sevgisinin,kendi saffetinin öylesine esrikliğine
dalmıştı ki, hani, düşünme yeteneği bile kalmamıştı diyeceğim. Düşmansa şaşırtıyordu onu: altın kapla ağu
sunuyordu boyuna. Sırdaş edinmişti düşmanını. Düşmansa, adım adım gerçekleştiriyordu amacını. Ortam
hazırdı çünkü: onlar, düşmanlarını seviyordu, düşmanlarıysa, onları ökçelerinin üstünde döndürüp kendilerine
benzetmeye uğraşıyordu. Adım adım gerçekleşti bu, tarihin her dönemecinde yeni bir aşamaya geçerek.
Bu insanların bir devlet politikası haline geldi bu aldatmaca tarihin bir yerinde. İnsanlar, bu insanlık düşmanları-
nın istediği biçimde yoğurulmuştu. Bu gidişe karşı çıkan olmadı mı,olmuyor mu? Ne ki, mekanizma (artık)
öylesine kendiliğinden işler hale getirilmiştir ki, bu zavallı insanlar, kendi kendilerine zulmettiklerini bile ayırd-
edemiyorlar. Başlangıçta, bir dalavereyle boyun eğdirildiklerini unutmuş görünüyorlar, kimileri, sahtekar
<<sırdaşlarının>> hilesini hala anlamamış durumdalar, ama çukurdaki yaşantılarından da memnun değil hiçbiri.
Zalime baş kaldırır gibi görünüyorlar ama, şeytanın iğvası, içiçe oyunlarını sürdürüyor bu insanlar için: bir başka
zalimin boyunduruğuna girmek için bir yanlış başkaldırı denemesi yapıyor bu insan. Görünen bu çukur öyle bir
bataklık halinde ki, artık zalim de, mazlumla birlikte o bataklığın içindedir, yaptığı her deprenişle, o da, mazlum-
la birlikte daha çok gömülüyor batağına.
Baştaki mazlum, daha başlangıçta, düşmanlarına<<kininizle geberin!>> diyemedi, o yanlışa boyun
eğdi. Şimdi, zalim de, mazlum da, fecaati bütün keskinliğiyle algılıyor. Kurtuluşun, bu batağa bulaşmamış bir
kaynaktan gelebileceğini sezinliyor.
Evet,şimdi bütün umut, bu batağın dışında kalanlarda. Bu batağı onlar kurutacak.

İslam peygamberinin yaptığı en köklü işlerden biri, insanları sınıfa dayanan tiplerden, kısır toplumsal
yapıdan ve coğrafi sınırlarda haps olmaktan kurtarmaktı. İnsanın iki zindanı var: Biri “toplumsal zindan” ve diğeri
“coğrafi zindan”. Benim dünyanın bu coğrafi biriminde doğuşum, benim için bazı şartları tayin edici olmaktadır.
…Hiç olmazsa zindanı, duvarlarını büyüt; bir kalede haps edil, bir hücrede değil…
Köy, bütün büyük beşeri toplumlarda olduğu gibi, üç unsurun birleştiği bir yapıdan”jandarma,han ve molla”
üçgeninden oluşmaktadır. Bu üç kesim hükümet etmekte, geriye kalanlar ise ırgatlık.Yani hiçbir şey değillerdi.
Hayvan seviyesinde görülen varlıklardı! Hayatı yaşayan gerçekten bu üç sınıftı. Şimdi artık, bu üçünün yerine
“doktorların” halkı soyduğuna kuşku yok.
Bu üç kişinin irtibatı, çok yakın ve samimi olmakla birlikte diğer iki kişi devamlı bir şekilde hanın etki-
si altında olmuştur. Çünkü han ekonomiyi elinde bulundurmaktadır. Diğer ikisi (jandarma ve molla) ondan doğ-
muştur. Bu durum, han, jandarma, molla ve eşkiyanın yerine halkı soymak için köye gelen doktorun devreye
girmesine kadar devam eder. Bir köye gelen bir doktor,köyde 5-6 yıl kaldıktan sonra geri döndüğünde getirmiş
olduğu para, bütün köylülerin varlığından çok fazlaydı. Yani o, üç kişinin işini tek başına yapmaktadır.köyde
kurulan bu sistem içerisinde “ağa”nın oğlu, böyle bir ruhla ve böyle bir irtibat içerisinde- köye hakim olan hanın
tesiri ve hükmü altında- gelip ders okumaya başlıyordu.Yani bu üç talebeye sınıflar konusunu açtığın zaman,
kapitalistten daha çok sağcı olur. Dine bağlı olan, maddi yönden yoksul kesim arasında bulunmasına rağmen,
sağ kanattan daha sağcı olan bir çok insan görmüşüzdür.
….Bir insana “nasıl düşünüyorsun?” sorusunu sormanın yerine ona kimden yediğini sormak gerekir!
İstisnai durumların dışında bu bir kaidedir. İstisnalar kaideyi bozmaz. Bir insanın nasıl düşündüğünü öğrenmek
için, ilk başta onun nereden finanse edildiğine bakmak gerek. Maddi olarak beslendiği yerden, fikri olarak da
beslenmektedir. Bir sistemden beslenenler o sistemi değiştiremezler. Başka şekilde düşünmesi beklenemez.
Peygamberin hicreti, bir şehirden başka bir şehire göç etmekle sınırlı değildir. Bir çeşit insandan,
başka bir çeşit insana geçişti. Geleneksel ve miras baskısıyla kanser tümörüne dönüşmüş bir toplumu,başka
bir yapıya intikaldi. Bir tümörün yerinden sökülmesi,atılmasıyla birlikte, yeni hür bir dünyaya geliş gibi.
Hem de başka bir şekilde. Toplumu kendi inancına göre bina etmek ve irtibatlarını bu değer ölçüsüne göre
şekillendirmek…
Mekke’de sürü sahibi, tüccar veya soylular sınıfından olan kimse, tabii olarak Ebu Sufyan,Ebu Cehil,
arkadaşları ve Dar’ul Nedve çerçevesi içerisinde kişiliğini yitirmek durumunda kalacak; iyi bir insan, fıtraten
seçkin biri olsa bile –mesela Ebu Talib gibi–gerekli atmosfer olmadığından o meclis ve yetki sahibi yaşlılar
karşısında “Muhammedi” bir düşünceye sahib olamayacaklardır. O, böyle düşünebilmek için bu atmosferden
çıkmalıdır. Çıkarılmalı, sökülmelidir. Yoksa İslam’ı içinde bir süs,bir dekor veya bir örtü olarak gizleyecektir.
Müslüman da olsa, yine o “soylu kureyş” kimliğinden sıyrılamayacaktır. Öyle ise onun, bu atmosferden kurtarı-
lıp, özgür bir platformda gelişmesini sağlamak gerek. Onu bu atmosferden söküp, Medine’de ekmek,aşılamak
ve adam etmek zaruridir.
Devamlı olarak orada oturan, devamlı eli öpülen, bütün arkadaşları büyük ve soylu ve seceresi Hz.
Adem’e kadar belli olan…Hepsinin ona çalıştığı herkesin ona getirdiği, onun da yediği bu “bey” birçok şeyin
anlamını idrak edemezdi. Peygamber de onları Medine’ye getirdi. Daha sonra aç kaldıklarından ilk kez açlığın
manasını hissettiler. Hem de konuşmayla değil, bizzat acısını midelerinde hissederek! Evi olmadığı için birkaç
gece mescidde yatar. Bir yerden bir yere nakl olanın, birkaç gece uykusu gelmez. Şimdi burada mescidde
yatması gerek, hem de nasıl mescid! Ev istediği anlaşılır, ev yok; yemek istediği anlaşılır yemek yok.O derece
hastalanmışlardı ki, Medine’nin havasının Kureyşliler için öldürücü olduğunun şaiası yayılmıştı.
…İlk defa açlıkla karşılaşıyor, çalışması da gerekiyor, ama nasıl? Burada makam veya masa başı
yok, bu yüzden ameleler gibi sokak başında iş bulmak için beklemen gerekiyor. Hz.Ebubekir! Muhterem ve
büyük bir şahsiyet olduğunuz doğrudur ama, burada tıpkı bir amele, işçi gibisin. Tıpkı bir amele gibi şehre gelin-
miş ama, iş yok. Kureyş kabilesinden daha aşağı seviyede olan Hazrec kabilesinin, yani üç-beş yahudinin–
hem de yahudilerin en kötüsünün–veya kocası ölmüş dul kadınlarının yanında çalışması gerekiyor. Keçilerini
sağmalı, eğer birkaç dal hurma ağaçları varsa onlara bakmalı…Peygamber de tıpkı bu ameleler gibi çalışmak
durumundadır. Ancak onlar buna tahammül edemezler; peygambere “sen git kendi işini gör, biz senin yerine de
çalışırız ve kazancımızı paylaşırız” derler. Bütün bu çabalar günde iki hurma kazanıp,karınlarını doyurmak içindir.
Hayali bile zor olan bu yaşantı bugün sadece teoride hatırlanır ama, hayatını bu şekilde değiştiren,
İslami anlayışını da değiştirir. Onun anlayacağı İslam, bizim düşünce sınırlarımızı aşmaktadır. Orucun hikmeti-
nin, insanın açlığı hissetmesi olduğunu söylerler. Ama bütün vitamin eksikliklerinin, ramazan ayında telafi edil-
diği orucun bu hissi doğurması kuşku vericidir? Bu nasıl tip bir açlıktır? Hile-i şeri’i yoluyla, Allah’ın emrini hedef-
ten saptırmaktır! Dinle oynamadır! Çalışmayan adamın tuttuğu orucun amacı nedir? Orucun ne olduğunu anlaya-
maz, sağlık için uygulanan rejim gözüyle bakar, oruca! Yaptığı hazırlıkla gün boyu yemeğe minnet etmez!
Onun cinsi değişmelidir. Biz müslümanlardan biri, eğer bize iki kilometre uzaklıkta bulunan güney bölgesindeki,
bizden daha muttaki,mütedeyyin, samimi vatandaşımız ve din kardeşimiz de olan müslümanın evine gider
misafir olursak, onun çocuklarıyla birlikte yaşadığı yerde yatarsak ve çocuklarımızla birlikte onun sofrasının
başına oturursak “kardeşliğin” ne olduğunu anlarız. Yoksa benim ve onun arasındaki iki kilometrelik fasılanın
korunmasıyla birlikte, benim kardeşlikten sözetmem laftan öteye gitmez. Hatta bir sürü ayet okusak,arkasında
görüşümüzü pekiştirmek için bir ton şiir okusak, ardından bunu desteklemek için bir sürü rivayet nakletsek ve
ardından toplum bilimi ile yorumumuzu ortaya koysak bile, yaptığımız laftan öteye gitmez. Bütün bunlar realite-
den uzak boş sözlerdir. Bunlar konuşma sanatıdır.Toplumsal gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktur.
Maddiyata inananların,toplumsal yaşantılarından ve dünyalarından kopup, maddi ideolojiye yönelme-
leri, dünyayı bir kenara itmeleri ve ardından gidip yoksullarla yaşamaları, onların dertlerine ortak olmaları–İslam’
ın dünya konusundaki bunca köklü ahlaki değerlendirme yapmasına rağmen–onlar için zillet olmaz mı?
Gece ve gündüz, minberlerden bize dünyanın fazileti hakkında konuşmalar yapılmıyor mu? Ayrıca dünyanın
insanı ne kadar bozup, imha ettiğini bildiğimize göre, bu konuşmaları dinleyip, bizzat biz konuşmaların kurucu-
su olmalıyız ve ondan sonra dünyaya dalıp; dünyanın zindanında ölüp gitmeliyiz!? Böylece, zindanda haps oldu-
ğumuz anlaşılıyor.Esasen laftan ibaret kalan sözlerin hiçbir anlamı olmaz.Çünkü insanın geleceği üzerinde
etkili olabileceğini sanmak yanlıştır.
Din, paraya bağımlı oldukça kimse onu tanımaz; dini bina etmek için biri çıkmadan, hiçbir taklit
mercii, hiçbir müfti, hiçbir hatip ve hiçbir yazar din için çalışmaz. O zaman bu din ne olur?! Kurucusu para olan
bir din, yine o paranın koruyucusu olmak zorundadır. Başka şekilde olmasına imkan yoktur. Bunların birbirinin
üzerinde ekmek ve tuz hakları var.birbirine bağımlı haldedir.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği