İbadet Nedir ?

Abd’ boyun eğen,tapınan,küçüklüğünü kabul eden demektir. Ve tapınanın yolu, küçüklüğünü kabul
etme, boyun eğme yoludur. İbadet ettirmek ise kendisine kul edinmek,boyun eğdirmek demektir.İbadet en geniş
anlamıyla ittiba etmek,uymak, demekti; mücerret tapınma şekillerinden ibaret değildi.Adiyy bin Hatem,yahudi
ve hıristiyanların haham ve rahiplerini ‘rab’ edindiklerinden bahsederken,<<onlar kendilerine haramı helal ve helali
haram kılıyorlar; onlar da buna uymuyorlar mı? İşte bu onların haham ve rahiplerine tapınmaları demek değil midir?>>

İbadet herhangi bir işte hehangi bir surette, ibadeti olanca muhtevasıyla kuşatmayan, onu temelden
kavramayan bir manayla ibadet şekillerine münhasır kılınınca,<<din>> ve <<ibadet>> insanların ruhlarında asıl
muhtevasını yitirdi, ve insanı İslam’dan çıkarıp cahiliyete sürükleyen, Allah’tan başkasına ibadet etme,putları
Allah’tan önceye alma gibi Yüce Allah’tan başkasına ibadet merasimlerine öncelik tanınması sanıldı.Bu tarz
bir tapınmadan kaçındığı zaman insan, şirkten ve cahiliyetten uzaklaşmış, Müslüman olmuş olacağından artık
ona kafir denilmesi imkansızdı.
İşte bu sapık bir vehimdir. İbadetin manasını daraltmak, ve ibadetin, insanı, İslam’a dahil edici ve
ondan uzaklaştırıcı muhtevasını değiştirmek, yozlaştırmaktır. Ki, bu muhteva, tapınmayı tüm işlerde kamil
manasiyle Yüce Allah için kılmak, tapınmayı tüm işlerde Allah’tan başkasından kaldırmaktır.

Sanılıyordu ki; ‘ibadet’ sıfatı,’İbadetler hukuku’nun düzenlediği alana inhisar eder. Diğer kesim de
Muamelat Hukuku’nun düzenlediği alandır.İşte bu, kesin bir sapmaydı ve onu İslam cemiyetinin hayatındaki
yozlaşma izleyecekti.
Oysa İslam düşüncesinde, ibadet manasının ilişkin olmadığı yahut onda ibadet vasfının gerçekleşme-
nin gaye olmadığı bir insani kesim tasavvur olunamaz. İslam sisteminin amacı, önce ve sonra, bu her şeyde
ibadet manasının tahakkukudur.
İslamın siyasi ve iktisadi nizamında, ceza hukuku, medeni hukuk, aile hukuku gibi tüm hukuk alan-
larında İslami metodun bu manayı gerçekleştirmekten başka bir hedefi yoktur.

Aslında İslam sisteminde, insan hayatına bu manayı kazandırmaktan başka bir hedef yoktur.
İnsani ilişkiler alanı, Kur’an’ın insanın varoluş gayesi diye tanımladığı bu vasfı, ancak Rabbani sisteme uygun
olarak yerine getirdiği zaman kazanabilir. Ve böylece hareketleriyle de Yüce Allah’ın tek ilah olduğunu,ibadetin
yalnızca O’nun için yapılabileceğini ifade etmiş olur. Aksi halde ibadeti makbul değildir. Çünkü bu durumda
kulluğun dışına çıkmış olur. Yani Allah’ın irade ettiği, insanın varoluş gayesinin dışına. Yani Allah’ın yolundan
çıkmış olur. Hukukçuların ibadetler ismi altında ifade ettikleri hayat kesimi, Kur’an’ı Kerim’de ifade ediliş tarzları-
na–özellikle ibadet sıfatıyla– bir göz atılacak olursa hakikat, karşı durulmaz biçiminde, kendiliğinden ortaya
çıkacaktır. Çünkü Kur’an’ı Kerimde bu kesim, hukukçuların ‘ muamelat’ terimiyle ifade ettikleri kesimden ayrı ve
ilintisiz ele alınmaz. Aksine, her iki kesimde Kur’an üslubunda ve bakış metodunda, birbiriyle sıkı sıkıya bağıntı-
lıdır. O şekilde ki, Onun üslub ve bakış metodunda ‘ muamelat’ kesimi, Yüce Allah’ın tek ilah olduğu ve kulluğun
yalnızca O’nun için olduğu manasını gerçekleştirmek amacında olan ve insanın varoluş gayesi ibadet sistemin-
den bir bölümdür.
Bu ayırım neticesi zamanla bazı kimseler sandılar ki, sadece ‘ ibadetler’ kesimini İslami hükümlere
göre eda ederlerse Müslüman olmağa hak kazanırlar ve ‘ muamelat’ (ticari,iktisadi alan) kesiminde başka düzen-
lere uymaları buna zarar vermez. Yüce Allah’tan telakki etmedikleri, başka bir ilahtan edindikleri düzenlere.
Öyleki ‘ muamelat’ kesimindeki işlerini bu uydurdukları ilah tanzim eder, kanunlar kor; üstelik Yüce Allah’tan
bir izin almadan.Ne sapık bir vehim!
İslam, bir bütündür. Bölünme kabul etmez bir bütündür. Ve onu böyle ikiye ayıranlar onun bütünlüğü-
nü bozarlar. Diğer bir deyimle, onu bu dinden çıkarırlar. İşte bu, İslamı, şahsında gerçekleştirmek, ve bizzat
kendi varoluş gayesine ermek dileyen her Müslüman gönlünü raptetmesi gereken büyük hakikattir.

Tapınmanın yalnızca Yüce Allah için olması bir defa insanı, tağutların kulluğundan hürriyete ulaştırır
ve kullara ibadetten yalnızca Allah’a ibadete eriştirir. Böylece insan gerçek değerini ve hürriyetini elde eder.
Bu hürriyet ve değerin, her ikisinin de, İslam nizamının dışındaki bir düzenle garantilenmesi imkansızdır.
Bu düzenler ki, onlarda insanların bir kısmı, diğerlerinin kuludur. Bu kulluğun farklı kılıklarda olması, esasını
değiştirmez, ister inanç yapısında, ister yaşama tarzında, isterse kanunlarda olsun öz, aynıdır ve kula kulluktur.
Biri diğerinin aynıdır. Hepsinde Yüce Allah’tan başkasına boyun eğmek, hayatın işlerinde Allah’tan başkasının
yönetimine düşmek, onun özüdür. İnsanların tapınmadan yaşamaları mümkün değildir. Onlar için bir din,bir
tapınma zarurettir. Eğer yalnızca Yüce Allah’a kulluk etmezlerse hayatlarının her şubesinde çeşitli kullukların
şer eline düşmeleri kaçınılmazdır.
Had ve zapta gelmeyen nefsani arzu ve şehvetlerinin birer zavallı avı olurlar. Öyleki insani özelliklerini
yitirir, basamak,basamak hayvani aleme kayarlar.

<<Kafirler ise hayvanlar gibi yerler eğlenirler.Onların yeri ateştir. (Muhammed suresi ayet :12)

İnsanın en büyük kaybıdır bu: İnsanlığını yitirmek ve derece derece hayvaniyete düşmek. Yalnızca
Yüce Allah’a kulluktan düştüğü gün, akibeti budur. Ve artık nefsani arzularının,şehvetlerinin kulu olmuştur.

Artık onlar çeşitli kulluklarla kulların birer zavallı avıdırlar. Artık onlar kendi yaptıkları kanunlarla onlar
üzerinde tasarrufta bulunan zorbaların çeşitli kul edinme tarzlarının şer elinde zebundurlar. Bu zorbaların,kanun-
ların, kendi menfaatlerinin korunmasından başka bir hedef ve sınır sözkonusu olamaz. İster bu zorbalık bir kişide,
ister bir sınıfta, ister herhangi bir şekilde hakimiyet elde etmiş bir grupta temessül etsin; hiç fark yoktur.
Allah’tan kaynaklanmayan, O’nun adil kanunlarıyla kayıtlanmayan her beşeri hükümde açıkça gözlemlenebilir.

Kullara kulluk, kanun koyucular ve reisler, başkanlar kulluğu sınırında da kalmaz.Bu kula kulluğun
biri türü ama hepsi değil. Kullara tapınma, daha bir gizli tarzda temessül edebilir. Kulluğun bu çeşitleri biraz
gizlidir, fakat buna karşılık daha güçlü derin ve gaddardır.

Bu kılık kıyafet ilahlarının uydurdukları bir libas, bir süs eşyası, öyle kesin bir kulluk tarzında temes-
sül eder ki, cahiliyet mensupları da kurtulmak imkanına sahip değildirler.Hatta kurtulmayı düşünemezler bile.

Bazan bir kadın görürsünüz, dekolte bir elbise giyinmiştir. Boyalara batıp çıkmıştır. Bu tarz giyinmesi
ve boyalanması kendisine yakışmasa ve o da bunu bilse yine de bu moda rablarının kahir ilahlığına karşı çıkamaz.
Kendisini bu çirkin ve aşağılık duruma düşürenleri reddetmeğe muktedir değildir. Bu tapınma çemberini kırmaktan
çekinir. Çünkü çevresi, bütün cemiyet o ilahlara tapınıp durmaktadır. Eğer bu tapınmak değilse peki tapınmak
nasıl olur. Hakimiyet ve rablık bu değildirse ya nedir?

Ve artık tapınma yükümlülükleri örflerde, geleneklerde, ve moda rabları tarafından tesbit edilir.
Gerçekten bu yolda sarf olunan mal ve emekler ekonomi noktasından da tesbite değer ölçüdedir.

Orta gelirli bir ailenin harcama yaptığı alanlara bir göz atalım. Bunlar pudra,parfüm,şampuan ve ruj
gibi şeylerdir. Bir de saç yaptırmak için gidilen kuaförler. Her yıl değişen kıyafetler için çeşitli kumaşlar ve saça,
kıyafete uygun ayakkabılar, lüks giyimler ve daha bu uğursuz moda tanrılarının istediği öteki şeyler. İşte,orta
gelirli bir aile asla bir hal üzere kalmayan bu moda tanrılarının sürekli değişen arzularına yetişebilmek için geliri-
nin ve gücünün yarısını harcayabilmektedir. Oysa, bütün bunların arkasında bu moda tanrılarının dünyasına taht
kurmuş endüstri kuruluşlarının sahibi Yahudi sermayedarları vardır. Bunların oyununa gelmiş hiçbir erkek ve
kadın bir an bile duraksamadan bu uğursuz bağlılıklarının gereğini yerine getirirler, namus ve ahlak gibi değer
hükümlerine kadar hiçbir fedakarlıktan kaçınmazlar.

En sonunda da hakim beşeri sistemler karşısındaki kulluk borçlarını yerine getirirler.Allah’a kulluk
eden biri Allah için neleri yapar ve hangi fedakarlıklardan kaçınmazsa, hakim putların buyruğundaki bu kişiler de
aynısını yapar; bu uğurda namuslarını,mal ve canlarını feda ederler.
Öte yandan<<vatan>>,<<kavim>>,<<ırk>>,<<sınıf>>,<<üretim>> gibi ve daha pek çok putlar,
tanrılar uydurulur.Ortaya çıkarılır. Bu sahte tanrılar için davullar çalınır, sancaklar çekilir. Sözkonusu putların
kulları mal ve canlarını tereddüdsüz fedaya çağrılır, buna mecbur tutulur. Öyle ki bu hususta ufak bir tereddüd
ihanet sayılır,utanç kabul edilir. Putların istekleriyle çatışan namus bile olsa hemen feda edilmelidir. Ve bu,
uğrunda kan dökülmeye değer bir onur örneğidir. Putların çevresindeki borazanların haykırıp durduğu şey budur.
Tabii, onların arkasında da tanrı diye geçinen diktatörler vardır.
Yeryüzünde yalnızca Allah’a kulluk edilmesi, insanlığın tağut ve putlara kul olmaktan kurtulması,
beşerin Allah’ın insan için layık görüp dilediği yüce seviyeye yükselebilmesi için Allah yolunda cihadın gerektirdiği
fedakarlıkların benzerini ve hatta çoğunu yapmakta Allah’tan başkasına bağlananlar.Eziyet ve acı çekmekten,
şehid düşmekten korkanlar; mal,can kaygısına ve bunların da üstünde ahlak ve namus endişesine kapılanlar iyi
bilmelidirler ki, tüm yeryüzü tağutlarına karşı Allah yolundaki cihad’ın sorumlulukları sözkonusu sahte tanrıların
yüklediği görevleri istemiyor, onlar gibi tekliflerde bulunmuyor. Artık bundan ötesi züldür, aşağılık ve utanılası bir
haldir.
Onlar içinde yaşadığımız cahiliye cemiyetini İslam cemiyeti farzediyorlar. İslam nizamının kaidelerini,
hukuki hükümlerini mevcut organik yapısı ve değerleri ve ahlakıyla cahiliyyete mensup bu cemiyete uygulamağa
kalkışıyorlar.
Ve ne zaman bir araştırmacı bu noktadan hareket ederse muhakkak ki o boşlukta başlamıştır,
boşlukta uğraşmaktadır.
İçinde yaşadığımız cemiyet, İslam cemiyeti değildir. Onda İslam nizamı tatbik olunamaz ve hiçbir
zaman bu nizamın hukuki hükümlerinin uygulanma imkanı bulunamaz.
İslam cemiyeti, cahiliye cemiyetinin organik yapısından apayrı bir organik yapı içerisinde kurulur.
İslamın boşlukta tatbiki için uğraşıp durdukları kaziyeler, meseleler. Boşlukta, içinde yaşadığımız organik yapı-
sıyla, kıymetleriyle, değer ölçüleriyle, görüşleri, değerlendirmeleriyle, ahlakıyla, duygularıyla, düşünce yapılarıyla
İslam, organik yapısına, ölçülerine, değerlendirmelerine, görüşlerine,ahlakına, duygu ve düşünce sistemine
temelden ters mevcut cahiliye cemiyetinde.
Banka faaliyetleri, faiz sistemi, sigorta şirketleri ve onun faiz üzerine işlerlik meselesi, doğum kontrolü
nasıl çözümlenecektir. Ve bu gibi daha birçok araştırmacıların kendilerini meşgul ettikleri meseleler. Din açısından
cevap istedikleri hususlar. Bu araştırmacıların tümü maalesef boşluktaki bir noktadan hareket etmekteler.

Bunlar bir varsayımdan hareket etmekteler: İslam nizamının kaideleri ve hükümlerini mevcut organik
yapısıyla kurulu cahiliye cemiyetlerinde tatbik edebilecekleri varsayımından. Bu cemiyetleri, İslami hükümleri
onlara uygulamakla İslama taşıyabileceklerini sanıyorlar.Hüzün verici değilse gülünç tasavvurlar.

İslam hukukunu şeriatın külli esaslarına dayanarak kuracaktır. Bu, aksi asla gerçekleşmesi mümkün
olmayan tek şıktır. İslam hukuku boşluk içerisinde inşa olunamaz. Keza boşlukta yaşamasını sürdüremez.
O dimağlarda ve kağıt sayfalarında değil yaşayan hayat içerisinde doğar, gelişir. Bu da öyle herhangi bir hayat
değildir. Ancak bir İslam cemiyetinin hayatı içerisinde. O halde gerektir ki evvela kendi organik ahlakıyla,duygu-
larıyla, düşünce yapılarıyla İslam, organik yapısına, ölçülerine, değerlendirmelerine, görüşlerine, ahlakına,duygu
ve düşünce sistemine temelden yapısıyla İslam cemiyeti kurulsun. Bu, İslam hukukunun içerisinde inşa ve
tatbik olunacağı bir ortam olacaktır.
Bir defa bu din, tüm cahiliye cemiyetlerine varlık tanıyan kanunu kabul etmez ve onların devamlılıkla-
rına razı gelmez. Yani o cahiliyenin ortaya koyduğu ihtiyaçları kabul etmez ki onları karşılamak diye bir meselesi
olsun.
İslam fıkhını düşünce alanında irdelemeye çalışmak şüphesiz rahat bir iştir. Çünkü tehlikesi yoktur.
Ne ki bu, doğrudan İslam için bir çalışma olmadığı gibi, İslam’ın metod ve tabiatı ile de bir ilgisi yoktur.Rahat ve
selamet isteyenlerin edebiyatla, sanat ve ticaretle uğraşmaları daha hayırlıdır! Ne var ki, şimdi bu şekilde fıkıh
çalışmaları yapmak ve bunu şu fetret döneminde İslam için bir çalışma saymak öyle sanıyorum ki, ömrü ve
ecri zayi etmektir.
Şüphesiz İslam, Allah’ın şeriatı ve hakimiyetine boyun eğmediği halde zaman zaman ihtiyaç ve
müşküllerinin çözümünde adeta alay edercesine O’ndan yardım isteyen inkarcı, sapkın cahiliye toplumunun
arzularına kesinlikle itaat etmeyecek ve asla alet olmayacaktır.
Bu dinin fıkhı ve ahkamı da boşluğa kurulamayacağı gibi yine boşlukta işlerlik gösteremez. Bu fıkhı
yapıp ortaya koyacak olan mevcut toplum değildir, en başta Allah’ın hakimiyetine teslim olan İslam toplumudur.
Bu toplumların İslam düzenine geçmesine tek engel, hakimiyetin Allah’a ait olmasını istemeyen
tağutların varlığıdır. Bunlar insan hayatında Allah’ın tek Rabb olmasını, yeryüzünde tek ilah olarak hüküm sürme-
sini istememektedirler. Böylece, tam anlamıyla İslam’dan çıkmış oluyorlar. Bu duruma zorunlu olarak nasıl bir
hüküm verileceği ise açıktır. Öte yandan İslam düzenine geçişte Allah’ı bırakıp ta bu tağutlara tapan, onların
peşinde giden toplulukların varlığı da ayrı bir engel teşkil eder. Bu topluluklar sözkonusu hareketleriyle Tevhid’den
şirke sapmış oluyorlar. Onların bu durumu İslam’ın gözünde somut bir şirk örneğidir.
Böylece cahiliye yeryüzünde bir nizam olarak varlığını sürdürmekte, maddi kuvveti nisbetinde sistem
ölçülerini koruyabilmektedir.
Şer’i hükümlere göre yürüyen, hayatını yalnızca bu hükümlere göre ayarlayan bir toplum bugün
fiilen mevcut değildir. O nedenle bu hükümlerin varlığı ancak böyle bir toplumun ortaya çıkmasına bağlıdır.
Halen camilerin bulunması, ezanların okunmakta oluşu, ibadetlerin serbestçe yapılabilmesi kimi
müslümanları yanıltmakta ve onlara sürekli iyi bir ortamda bulundukları yolunda bir his aşılamaktadır. Oysa bu,
onları toptan mahveden tek şeydir.
Şüphesiz, İslam toplumu bu ibadetlerden ve camilerden önce de vardı. Hatta, önce bu toplum vardı.
İnsanlara;<<Allah’a ibadet ediniz,O’ndan başka ilahınız yoktur!>> denildiği gün bu toplum vücud bulmuştu.
Çünkü, onlar hemen Allah’a ibadet etmişlerdi. Ancak onların ibadeti şimdi olduğu gibi bazı şekil ve hareketler
biçiminde değildi. Çünkü bunlar henüz farz kılınmamıştı. Onların ibadeti tek Allah’a bağlanmak şeklinde idi.
Başlangıçta böyleydi, belli başlı farzlar gelmemişti. İşte, tek Allah’a bağlanan bu kişiler yeryüzünde maddi bir
kuvvet sağlayınca farzlar bir bir gelmeye başladı. Kendi hayatlarının hakiki ihtiyaçlarıyla karşılaştıkça da
Kur’an ve Hadis’te mevcut olan esaslar çerçevesinde fıkhi hükümleri geliştirdiler.

İşte, yol budur. Burada başka bir yol yoktur. Sadece dil ile çağırmak ve İslam’ın hükümlerini beyan
etmekle toplumların hemence İslam’a geçiverecekleri şeklinde kolay bir yol mevcut değildir. Bu, olsa olsa bir
hayal, bir kuruntudur. İslam çağrısının başlangıçta izlediği ağır ve uzun yoldan gidilmedikçe toplumlar hiçbir
zaman cahiliyeden ve tağutlara kulluktan İslam’a tek Allah’a kulluğa geçemiyecektir. O yolun şartları ise ortadadır.
Önce tek kişi başlar, ardından onu bir cemaat izler. Sonra bu cemaat cahiliyenin karşısına çıkar ve kesin zafere
kadar yeryüzündeki ağırlığını ortaya koyuncaya kadar üstüne düşeni yapar. Daha sonra…insanlar bölük bölük
Allah’ın dinine girer. O din ki, Allah’ın tüm insanlık için seçtiği tek yoldur, sistem ve nizamdır.İşte ayet-i kerime:
<<Kim İslam’dan başka bir din isterse bu, kesinlikle kabul edilmeyecektir>>.(Al-i İmran,85)

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği