İnsan ve Zenginlik

Adam zengin olmaz! Maraşlı Meczup Zeki, elinden düşürmediği kocaman sopasını her gördüğü
topluluğa doğru sallar ve,”Cemaat, size bir çift sözüm var, diyivereyim gidivereyim” dermiş.”Buyur Zeki Ağa,
deyiver sözünü” dediklerinde,” Adam zengin olmaz, zengin adam olmaz!” deyip gidermiş.
Kur’an’da onların bu durumlarına birçok defa işaret edilmektedir: Malları ve çocukları en çok olan
bizleriz, azaba uğratılacak da değiliz, derlerdi.
(Siz de) sizden öncekiler gibi (yaptınız). Onlar kuvvetçe sizden daha yaman, mal ve evlatça sizden
daha çok idiler. Onlar (dünya malından) kendi paylarına düşenle zevklerine baktılar, sizden öncekilerin paylarına
düşenle zevklerine baktıkları gibi, siz de kendi payınıza düşenle zevkinize baktınız ve (batıla) dalanlar gibi siz de
(batıla) daldınız. Onların amelleri dünya ve ahirette boşa gitmiştir ve onlar ziyana uğrayanlardır.
Pratik hayatta şükür daha çok zenginlikle (bahşedilen nimetlerin çokluğu ile), sabır ise yoksullukla
bağlantılıdır. Varlığa şükretmek, yokluğa sabretmek. Müslüman çoğunluğun bu ikisini aynı derecede tuttuğunu,
kavillerinde yoksulluğa, fiillerindeyse zenginliğe mütemayil olduklarını söylemenin tarihi (ve fıtri?) gerçeğe daha
yakın olduğunu düşünüyorum. Yani insanlar umumiyetle ihtiyaç duyduklarından daha fazla maddi varlığa sahip
olmak isterler. İmam-ı Gazali’ye göre bunun birinci sebebi gelecek korkusudur.”Korkan insan, kötümser olur.
Dolayısıyla, mevcut ihtiyaçlarını karşıladığı anda bile, uzun hesaplar (tul-i emel) yapar. Hatırına,ihtiyacına yeten
malın telef olabileceği ve başkasına muhtaç duruma düşebileceği gelir. Bir kere bu hatırına gelince de gönlüne
korku dolar ve korkunun verdiği rahatsızlığı, herhangi bir afet halinde başvurabileceği başka bir malının da oldu-
ğunu bilmekten ileri gelen bir güvenlik duygusundan başka şey dindiremez olur. Artık o, geleceği için beslediği
korkudan ve hayata olan sevgisinden dolayı, habire uzun bir ömrü, hücum eden ihtiyaçları,malların afetlere
maruz kalma ihtimalini hesap edip durur. Netice olarak da bu hal, onu korkusunun tek çaresi olarak gördüğü,
ihtiyaçtan fazla mal toplamaya iter. Gazali’ye göre bu öyle bir korkudur ki, belirli hiçbir mal miktarı onu dindire-
mez. Böylelerinin durabileceği son nokta, dünyadaki her şeye sahip olmalarıdır.”
Servet peşinde koşmanın ikinci ve daha kuvvetli saiki, insanoğlunun rububiyet eğilimidir.Gazali’ye
göre, mayasındaki rabbani özellik icabı insan ruhu rububiyeti sever. Rububiyetin anlamı,kemalde eşsiz ve
varlıkta tek ve rakipsiz olmaktır. İnsan, kamil olmayı, ötesi olmayan bir amaç olarak, kendi içinde bir amaç
olarak arzular. Ancak, varlıkta tekleşerek kemale erme imkanı olmayınca, bu sefer diğer bütün varlıklara hükm-
etme yoluyla kemale erme ihtiyacını tatmin etmek ister. İnsanlar üzerinde hakimiyet, onların ruhlarını ve gönül-
lerini kendine ram etmekle mümkün olur. Gönüllerin ram olması ancak sevgiyle, sevgi ise ancak sevilende bir
kemale inanılmasıyla mümkün olur. Böyle bir kemal yoksa, o zaman insanoğlu bunu mal çokluğu ile dengele-
mek ister. “Mal vasıtasıyla insan, köleleri mülkiyetine geçirmeye, hür insanları da köleleştirmeye; gönüllerini
kendine bağlayamasa bile, bedenlerinde ve şahsiyetlerinde tasarrufta bulunabilmek için, gerekirse zor ve galebe
yoluyla onlara başeğdirmeye çalışır.
İbn Haldun, şahsi serveti umumiyetle şüpheli görür ve servetin kaynakları arasında neredeyse hiçbir
verimli ve rasyonel kaynağı saymaz. “Ona göre, büyük kişisel servetleri çalışmakla, iktisadi sebeplerle açıkla-
mak mümkün değildir. Aksine, saydığı servet edinme yollarının hemen tamamı iktisat dışı ve ahlaki yönden de
oldulça lekeli kaynaklara dayanmaktadır.” Meşru servet biriktirmenin zorluğuna işaret etmektedirler.
Anadolu müslümanları asırlar boyu “hür ve bağımsız” yaşadılar. Ancak ondokuzuncu yüzyılda
Avrupa’dakine benzer(“burjuva namıyle bilinen”) bir ekabir sınıf oluşturma ihtiyacı hasıl oldu.Bu sınıf, tıpkı bir
sera bitkisi gibi, devlet eliyle yetiştirildi. Sırtını devlete ve Avrupalı efendilerine dayayan bu komprador zümre,
müslüman ahalinin gözünde hiçbir zaman meşruiyet kazanmadı. Anadolu insanının”adam zengin olmaz”anla-
yışının temelinde bir takım tasavvufi etkiler bulunmakla birlikte, esas olarak millet çoğunluğunun aleyhine
zenginleşmeye doğal bir tepki yatmaktadır. İslami bir temeli olmayan bu tür zenginleşme, tabiatıyla şükürden
uzak, insanın insanı kaba biçimde sömürmesiyle ortaya çıkan bir zenginleşmedir. Tıpkı Cahiliye Mekke’sinde
olduğu gibi, Ebu Cehil’lerin hükümran oldukları bir iktisadi rejimin ürünüdür. Bu haklı tepkiyi, her türlü zenginliğin
kötü olduğu şeklinde değil, İslamın meşru kabul etmediği zenginleşme biçimlerinden sakınılması gerektiği
şeklinde anlamalıyız diye savunan kişiler de olmuştur.

Tüketim kapitalizmi nedir? Ben istihlak etmek istiyorum, istihlak etmek için satın almalıyım.Satın
almak için param olmalı. Param olsun diye çalışmalıyım. Bu döner dolaba dayanıyor. Ve bunun dönüşü yok,
olmaz. Zaten bir memleketin ekonomik kudreti kabaca çalışılan saatlerin yekunudur.

Japonların yeni iktisadi faaliyet türünü ve yeni kurumlaşmayı toplum nezdinde nasıl meşrulaştırdıkları
ve toplumun süregelen değerler manzumesinde–yenilik ve değişime rağmen–bir kopuş meydana gelmemesini
nasıl temin ettikleridir.
İmparatorluk ailesi, altında ise üç tabakadan oluşan”halk” vardı: köylüler,zanaatçılar ve tacirler.
“Köylü, milletin efendisiydi” (çünkü en çok vergi onlardan alınırdı), tacirler ise kısır ve asalak bir topluluk;
sahtekar, güvenilmez ve sefil. Samuraylar, toplumun en seçkin, en iyi eğitilmiş kesimiydi, ama ticarete,kazanç
getiren faaliyetlere tepeden bakıyor, ellerini “paranın kiri” ne bulaştırmaktan imtina ediyorlardı. O kadar ki,
Japon aydınlanmasının mimarı sayılan Fukuzawa Yukiçi, alt-samuray derecesine sahip olan babası hakkında
şu hadiseyi anlatmaktadır:”Beş kardeş idik ve babam, bazı tüccar çocuklarıyla beraber bize bir öğretmen
tutmuştu. Ama bir gün, öğretmenin bize sayıları ve çarpım cetvelini öğretmekte olduğunu duyunca dehşete
kapıldı: Masum çocuklara sayıları (tacirlerin aletlerini) kullanmayı öğretmek iğrenç bir şey!…Bunu yapan öğret-
men, kimbilir yarın neler öğretir…”
Batılıların üstünlüğü teknolojideydi, teknoloji ise ticaret ve sanayinin organizasyonuna dayanıyordu.
Ve bu organizasyon belirli bir insan tipiyle kaimdi: bireyci, müteşebbis,bencil (kendi karını en yüksek düzeye
çıkarmak peşinde koşan) bir tip. Hatta bu bencillik iktisat teorisine sokularak meşrulaştırılmıştı; her birey bencil-
ce kendi kazancını maksimumlaştıracak biçimde davrandığı zaman, toplumun genel kazancı da en yüksek
noktaya ulaşıyordu. Peki, bu işleri Japonya’da kimler yapacak ve bu yeni faaliyet türleri toplumun bilincinde
nasıl meşrulaştırılacaktı?
Yeni tapınma nesnesi para idi. Ama insanın tatmin olmuş görünmesi için, aşkın ve dini olan bir
haklılık (doğruluk) ahlakından, psikolojik ve kişisel olan bir benliğe kayış gerçekleşmeliydi ve bir devrimdi bu.
“Nasıl iyi olabilirim?” kozmik sualini, pragmatik “Nasıl mutlu olabilirim?” sualine dönüştürdü, kişisel ve toplum-
sal düzenin yeni bir psikolojisine kapı açtı. Voltaire, İngiltere’nin ‘ özgür ve barışçıl meclislerini’, yeni ahlak
düzeninin toplumsal uygulamalarını şöyle betimliyordu:
“Londra’daki Kraliyet Borsası’na bir göz atalım, birçok adliye saraylarından daha saygıdeğer, tüm milletlerin
temsilcilerinin insanlığın hayrı için buluştukları bir yer. Orada Yahudi,Muhammedi ve Hıristiyan sanki aynı dine
inanıyorlarmış gibi birbirleriyle muamele yaparlar ve Kafir adını sadece iflas edenlere verirler. Orada Presbiteryen
Anabaptiste itimat eder, Kilise üyesi Quaker’in sözüne güvenir.Ve hepsi de tatmin olurlar.”
Japon ‘mucizesi’ hakkında Sultan Hamid devrinden bu yana standart yargımız şu:”Japonlar gelenek-
lerine bağlı kalıp, sosyal bünyelerini dolar ve para için bozmadılar; Batı kültürünü bir yana bırakıp, sadece teknolojisini ithal ettiler.”
Oysa bu hiç te doğru bir tesbit değildir.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği