İntikam Yemini Roman

 Henüz karanlık yok olmamışken, sabahın ilk saatlerinde Yiğit, her zamanki gibi yatağından çıktı ve odasının kapısını kimse duymayacak şekilde yavaşça örttükten sonra, uzun koridorun sol tarafındaki ikili pimapen pencerenin yanına gitti. Her zaman yaptığı gibi pencereyi açıp dışarıdaki sisli havayı ve karanlığın yavaş yavaş ortadan yok oluşunu izlemeye başladı. Diğer insanlar sabahın o vaktini uyuyarak geçirirken Yiğit çoktan uyanmış ve dışarıya bakarak derin düşüncelere dalmıştı bile. Yiğit 6 yıldır her gece o olayı düşünüyordu. Eğer uyuyabilirse ki bu nadirdi, işte o zaman da rüyalarına kâbus olarak yansıyordu, o olay. Yiğit daha 11 yaşında bir çocukken, 6 yıl önce, ailesi onun gözleri önünde katledilmişti. Sebebi bilinmiyordu, bilinse bile söylenmiyordu. Polisler dahil herkes ondan saklıyordu. Yiğit’in o gün için hatırladığı tek şey; uzun boylu kalıplı ve yüzü maskeli bir adamın, evlerini basarak annesinin ve babasının boğazını büyük bir bıçakla kestiğiydi. Sonrasında nasıl ağladığı, içinin nasıl yavaş yavaş nefretle dolduğu geliyordu gözlerinin önüne. 11 yaşındaki bir çocuğun içinde belki öldürme isteği olamazdı fakat Yiğit’in ailesinin katili, o gece Yiğit’in içine büyük bir nefret ve öldürme isteği yerleştirmişti. Büyüyünce o adamı ne pahasına olursa olsun bulup öldürmek için kendi kendine yemin etmişti… O geceden sonra Yiğit, yetimhaneye yerleştirildi. Çünkü hiç kimseleri yoktu. Ne akrabaları nede çok samimi bir yakın komşuları. Samimi komşudan ziyade, normal komşuları bile yoktu. Annesinin ve babasının neden öldürüldüğünü bilmeyen Yiğit, onların bir diyaloğunu hatırlıyordu. Ama neden böyle konuştuklarını ve hangi konudan bahsettiklerini bilmeyecek kadar küçüktü. Şimdi ise kesin olarak bilmesede ihtimal verdiği durumlar vardı. Annesi ile babasının çaresizliklerle dolu tartışmasını şimdi bile duyar gibiydi Yiğit. Annesi, ” Yeter artık Sadık! Beni ve kendini düşünmüyorsun bari oğlumuzu düşün. Onun hayatı tehlikede. N’olur bırak şu işi, kaçalım, yeni bir hayat kuralım kendimize . Yalvarıyorum sana..” Annesi ve babası yatak odasında konuşuyorlardı. Konuşmalara kendi odasından, yatak odasının yanındaki çocuk odasından tanık olan Yiğit, konuyu kavramaya ne kadar büyük çaba harcasa da olmuyordu, anlamıyordu. Babası ise soğuk kanlılıkla konuşmaya çalışsa da sesindeki çaresizlik, bariz bir şekilde belli oluyordu. “Derya’m” dedi. Derin bir nefes aldı. “Artık geri dönüşü yok, kaçamayız. Bizi yakalarlar ve işte o zaman çok daha kötü şeyler olur…” Selime Nazif Ahu Çocuk Esirgeme Kurumu. Namı diğer “Yetimhane.” Bir yetimhanede ne varsa bu yurtta da aynısı vardı. Hem de tam olarak aynısı. Ne bir eksik ne de fazla. Kapısında küçük bir bekçi kulübesi olan, demir kapılarla çevrili, yüksek surlara sahip bir yurt. Beş katlıydı, en alt katı yemekhane, üstte bir oyun salonu vardı ve diğer üç kat ise yatakhaneydi. En üst katta on yedi ve on üç yaş arası çocuklar kalıyordu. Yiğit 17 yaşında olduğu için oda bu kattaydı. Dördüncü katta on iki ve yedi yaş arası çocuklar kalırken üçüncü katta ise altı ve altı yaşından küçük bebekler kalıyordu. Kız erkek karışık olan bu yurtta kızlar binanın sağ tarafındaki katlarda erkekler ise sol tarafındaki katlardaydı. Kız ve erkek bölümlerini ayıran bir de koridor kapıları vardı ve geceleri nöbetçi hocalar tarafından kilitlenirdi. İlk iki katta ise gündüzleri kızlar ve erkekler bir arada bulunuyorlardı. Yiğit yetimhaneye ilk yerleştiği zamandan beri kimseyle arkadaş olmadı. Açelya dışında tabi. Açelya 15 yaşında bir kız çocuğuydu. Siyah saçları ve iri ela gözleri vardı. Bembeyaz ten rengi sayesinde güldüğü zaman, adının hakkını veriyordu. Sanki ismini koyan meçhul insan, bu kızın büyüdüğünde gülerken Açelya bitkisine benzeyeceğini görmüş ve o yüzden ona Açelya ismini vermişti. Gerçekten de öyleydi ama. Biraz daha fazla gülse, birkaç güzel çiçek açardı belki yanaklarında. Böylece onunda bir hikayesi olurdu. Çünkü Açelya’nın bir hayat hikayesi yoktu. Yetimhaneye daha bebekken yerleştirilmişti ve kendisini bildi bileli hep buradaydı. Yiğit camın kenarında, dışarıya bakıp dalmışken biran tatlı ve tanıdık bir sesle irkildi, Açelyaydı bu. “Günaydın.” Dedi gülerek, elinde mavi gözleri ve sarı saçları olan bez bebeği Şirin ile Yiğit’in yanında durdu. Açelya iki şey yanında olmayınca huzursuz oluyor ve kendisini güvende değilmiş gibi hissediyordu. Birincisi Şirin, ikincisi ise Yiğit. Açelya ve Yiğit’in birbirlerine karşı görevleri de vardı; Yiğit Açelya’yı her zaman koruyup kolluyordu. Açelya ise arada bir de olsa Yiğit’in yüzünü güldürmeyi başarıyordu. Ama maskaralık yaparak değil tabii ki de. Saf ve şirin halleriyle. Yetimhanede ki büyük çocuklar, küçükler karşısında baskı uyguluyorlardı. Hatta bazen; savunmasız çocukların ceplerindeki ufak tefek harçlıkları bile zorla aldıkları oluyordu. Yetimhanenin en büyüğü Burak’tı, hem yaş hem de cüsse olarak. Yetimhanenin tüm çocukları ona boyun eğmek zorundaydı. Çünkü Burak ….
 
 
 
 

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği