İslam ve Müslüman Nedir

Hz.Hüseyin,Beytullah’ın çevresinde dönen,Hz.İbrahim’in ve Peygamber’in sünnetini yerine getiren insan girdabını
terketmeyi ve gidip büyük bir görkem ve ululuk içinde ölmeyi istediğinde onların aynı şekilde dönmekle meşgul
olduklarını görür: Hz.İbrahim’in sünneti, Allah Resulü’nün sünneti hac var,bırakıp gidemeyiz ki! Ama Hz.Hüseyin,
İslam’ın en büyük şiarı ve en büyük ibadeti olan haccı yarıda bırakarak şunu ilan etmek istiyordu:
“Rah kayboldu,bedenle oyalanma; ‘ hedef’ ve ‘ yön’ yokoldu,boşuna dönme.” ‘ Yön’ ortadan kalktığında bunların
hiçbirinin anlamı kalmaz(nitekim anlamsızlaştıklarını ve hala da öyle olduğunu görüyoruz).’Yön’ kaybolduğunda,
geriye kalan ameller artık mekanik olur, ister dön,ister doğru git,ister gayret et,ister etme,farketmez.’Yön’ kay-
bolduğunda, artık her şeyi yapabilirsin, farkı yoktur; aşure günü ağlayabilir ya da gülebilirsin, farketmez.

Şüphe yok ki,müslümanların, halkın, insanların ve kitlelerin kurtuluşuunun tek yolu, bizzat İslam’ın
kurtuluşunu gerçekleştirmektir. İslam’ın, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde “zamanın otoritesine”, “hakim sınıfına”
veya daha açık ifadeyle “paraya” bağımlı hale getiren, tamamen belirgin olan grubun zindanından kurtarılması
gerekir. “Din”, “para” tarafından beslendiği müddetçe din, paranın hizmetinde olacaktır. Halkın hizmetinde olamı-
yacağı gibi, halkı dinin hizmetçisi olarak da görür. Ona avam gözüyle bakar, dinin kurtardığı insan gözüyle değil!
Peyagamberimizin halk ile olan irtibatıyla,”ulemamızın” halkla olan irtibatını kıyaslayın! Ulemadan bazılarının
takındığı tavır, daha çok “kapıkulu” tavrı mıdır,yoksa”Muhammedi” bir tavır mıdır?

Siz Peygamber’in kıyafetine bakın, Medine’de nasıl yürüdüğünü izleyin.Çok sade bir giyim ve kıyafeti
ile halktan biridir.Bu Peygamberin tutumudur. Bir de yazdığı mektuplara bakalım.Mektubun altındaki imza şöyle-
dir:”Abdullah oğlu Muhammed’ten, Fars Kralına”; “Abdullah oğlu Muhammed’ten Rum Kralına”…Zamanın iki
büyük gücünün yöneticisine yazılmış mektup…Ne onların ve ne de peygamberin lakabı ve ünvanı var.Onlar da
cevap olarak “…’ dan Resulullah’a” şeklindeki ünvanı yazıyorlardı.Ama bir ayetullaha yazılacak mektubun zarfı
çoğu zaman, onun lakablarına yetmemektedir! Bu lakablar nereden geliyor? Hangi sisteme aittir? Hangi kültür-
den kaynaklanıyor? Sınıf kültüründen başka yerden mi kaynaklanıyor? Sınıf kültürü neden lakaba gerek duyuyor?
Çünkü halk ile bu sınıf arasındaki mesafe çok büyüktür.

Bu mesafe devamlı bir şekilde korunmalıdır. Aşağı sınıftan biri, yüksek tabakadan biriyle görüşmek
istediğinde, bir seri teşrifat, karmaşık bir sistem, belirgin gelenek, saygı ve edeb koridorundan geçip,çeşitli
ıstılahlarla irtibat kurabilir. Kolay bir şekilde kapı çalınıp, içeri girip sohbet edilemez. Bu ilişki iki sınıfın ilişkisi
değildir! İki sınıf arasındaki ilişkide bir seri lakab ve ve teşrifat olmalıdır. İslam’ın giderek yeni bir hal aldığı ortada.
Bu ilişki, kapıkulu sisteminin,kültür ve teşrifatının bir olgusudur. Ulemanın bu tavrına bakın,bu tavır soyluluk
sınıfından mı geliyor, yoksa Hz.Ali’den ve Hz.Muhammed’den mi? Tavrı,oturuşu,kalkış şekli,toplumsal konumu,
onun sınıfının ve düşünce tarzının simgesidir. O bir yere girdiğinde, her şeyden önce nereye oturacağını hesaplar.
Sadece bu bile, hangi tipten olduğunu göstermektedir; bunun için dilinde sayıkladığı konuşmayı dinlememek
gerekir. Okuduğu ayetler, rivayetler, laftan öteye gitmez! Burada olduğu için böyle konuşuyor, eğer başka bir
yerde olsaydı bir keşiş olurdu; veya budist bir rahip. Tavrı, Firavun sihirbazlarının tavrıdır, davranış şekli budist
rahiplerinin davranışıdır.Hiçbir fark yoktur. Buradadır ama, davranış şekli Firavun sihirbazlarının, budist rahiplerinin,
keşişlerin veya ortodoksların davranışlarından farklı değil.

Kıyafeti,haşmetli; traşı, soylu; tavrı, tamamen diğerlerini aşağılayıcı; müridleri de hiçbir sual sorma
hakkına sahip değil! Konuşmaya hakları yok.”Ağa” getirir, mürid tefsir etmesi lazım! Ağanın maksadı şuydu,
buydu diye. Ağa bir şeyler “saçmalar” hepsi onun bu sözlerini nakletmelidir! Bu hepsinin peygamberliğine inandığı,
onun yolunda canını feda ettiği ve dünyayı değiştirmek için bütün yaşantılarından vazgeçtikleri İslam Peygamberi’
nin tavrı, davranış,sünneti ve ilişki biçimi olamaz…Bu tamamen “para” nın kültürünü ifade ediyor!

Hükümetlerin fasid, zorba ve İslam dışı oldukları söylenir. Çok iyi de akıl,Kur’an,Peygamber’in sünneti
ve İslam ulemasının icmasına dayanan İslam fıkhı nedir? Bu fıkıh, toprak sahipliğini, sermayedarlığı, hatta köleliği
nerede yasaklamış veya sınırlamıştır ? Fıkıh, feodalite devresinde kendisini büyük hanların, toprak ve köle sahibi
soyluların çıkarlarına uygun olarak uygulatabilmiş milyonlarca çiftçi ve kölenin insanlık dışı sümürüsünü izah
edebilmiş; şehirlerin gelişmesi, burjuva ve piyasanın olgunlaşması devresinde ise köylerdeki ziraatçinin, şehirler-
deki işçi ve elişi sanatkarlarının çilesinin ürününü çok düşük bir değere satın alıp köy ve şehirdeki tüketicilere
yüksek fiyata satan, bunu da kendisi çalışmaksızın yapan kar peşindeki paraperestten,’ para sihirbazı’,
piyasa oyuncusu’ ve ‘ çalışmadan kazanma’ nın şeytanı zekasına sahip ‘ Allah’ın sevgisi’ ve Allah’ın kullarının
rızkı için aracı kutsal bir ‘ hacı bey’ tipi üretebilmiştir’, Bugün de,sünnet olmuş bir Onassis’ten(bunun’payı’nı da öder)
kolayca sahip olduğu temiz niyeti ve tohumu tertemiz bir rahimde atılmış temiz lokma nedeniyle ilahı lütfa hak
kazanmış bulunan; Allah’ın kullarına meçhul olan hikmetiyle O’nu nimetleriyle nimetlendirdiği üstün binlerce ailenin
rızkını onun eline ve yeterliliğine koyduğu hayırlar yapma, iyiliklerde bulunma, iyi işler sergileme, fakirleri doyurma,
yoksulların elinden tutma, mescid inşa etme, ilim ehline lütufta bulunma,seyyidlere yardım etme yoluyla dünya
ve ahiretin hayrını kendisi, öncekilerin ruhları ve ahlakının geleceği için kazanmış olan salih ve hayırlı bir şeriat
bağlısı yaratabilmektedir! Denecektir ki,” Bu Ehl-i Sünnet fıkhıdır; hükümetlere bağlı olduğu için doğal olarak
egemen sınıfın (yani seçkinler, soylular ve efendiler) savunucusu durumuna düşmüştür. Bu sınıf, yöneticinin güç
kaynağıdır ; ulema ve saltanat ise onun iki koludur. Ama şia fıkhı böyle değildir.Şia, resmi İslam’ın hükümetleri
karşısında hep cephe almış; o zamanın siyasal ve idari kayıtlarından, bağlarından özgür kalmış; fıkhı,halkın
haklarını koruyan ve siyasal cephesiyle ahenk içerisinde olmuş; egemen rejimi oluşturan ve hilafet ya da saltanat-
ın onun yansıması olduğu ekonomik düzen ve sosyal sınıfa karşı soyluluğa ve sınıflılığa itiraz eden bir cephesi
bulunmuştur.” Safeviler öncesine kadar bu cephe alış doğrudur. Şia, İslam’ın başlangıcından itibaren devrimci,
halkçı,ve sınıflılık karşıtı İslam’ın temsilcisi olmuştur. İslam’sa Peygamber’den sonra sapmaya başlamış; Muaviye-
nin istilasıyla cahili ekonomik, kültürel ve ahlakı soyluluk düzeni İslam’ı işgal etmiştir. Bu durum karşısında düşün-
sel,siyasal,hatta silahlı direnişe girişen güç Şia’ydı; ama Safevilerden sonra herşey yer değiştirdi.Bin yıl süren
çileden sonra ‘güç’le uzlaştı ve sultanın tahtının yanıbaşında kolları sıvayarak hizmete durdu.Ulema göbek bağını
sultanın rahmine bağlamıştır ve onun ikizidir. Böyle bir durumda ‘fakih’in köyde ‘han’la şehirde is ‘hacı’yla
işi-gücünün olması doğaldır; Feodalite devresinde şeyh,hanın gücüne bağımlı olmuş,burjuvazi ve piyasa çağında
ise hacının servetinin bir parçası haline gelmiştir.

Uzun,gösterişli süslü ve boylu elbise giymek yavaş,ağır ve şahane harekette bulunmak,gösteriş,
debdebe tumturak oluşturma ve protokol düzenleme için adeta özel eğitim görmüş ‘ hizmet’teki,’huzur’daki,
hocaefendi’nin peşindeki çok sayıda mürid ve taraftarla birlikte dolaşmak,fener taşıyan,üzengileri tutan
(bugün için taksinin kapısını açan), çeşitli mekanların girişindeki perdeleri kaldıran,kapıcılık yapan,’hocaefendi’nin
özel hizmetini gören ve cemaat imamlarıyla,vaizlerle,şehirlerin ‘ünlü şahsiyetler’ i ile,ticaret piyasasında sosyal
ve siyasal konulara ilave olarak dini, şer’i ve ilmi konularda da güvenilir,doğru haberin kaynağı,adaletli ve saygın
şahidler olan ‘ saygın ünvanlı’larla özel ilişkileri düzenleyen görevlilerle birlikte olmak, ayrıca gösterişli,acaip,
garip,yeni üretilmiş ‘ ayetullah’, ‘ayetullahi’l uzma’ ve “hucet’l islam ve’l müslimin’ gibi uzun unvan,lakab ve resmi
vasıflar taşmak.
Büyük ve kerem sahibi ulemanın halkla ilişkisi,namazda öne geçme,asıl işi de toplum için ‘ilmihal’
yazmaktır; bunu bile doğrudan yapmaz,taharet,necaset,hayız,nifas,guslün kısımları ve meseleleri,namazın
şüphelerinin logaritme cetveli, hums hükümleri,zekat,nikah,miras ahkamı, ve bu kabil gündeme getirilen bireysel
tekrarlı sorulara ‘hocaefendinin çevresi’den birinin cevap vermesi ve hocaefendinin de sonunda bu ilmihalin fetvaya
uygun olduğu desteğini buyurması sonucu oluşur ilmihal.

Peygamber’i görüyorsunuz,yanıbaşında da Ali’yi; keçi kılından iplerin bacağa sarılmasıyla oluşan
çizmeye benzer bir ayakkabı, deve tüyünden veya adi ketenden bedene yapışmış dar bir elbise, başa konmuş
sıradan bir başlık,toprağa karışmış baş ve yüz,Peygamber’i görüyorsunuz;uzun elbise ve sakallardan ve Allah’ın
diğer kulları,çobanlar,hurmacılıkla uğraşanlar,sıradan kitleler, gösterişsiz,çilekeş ve ünvansız aile ve taifelerden
ayıran soylu sınıfa mahsus eda ve tavırlardan nefret duyarak sakalını avucunun içine alır ve ilan eder:
“Bir avucun dışında kalan ateştedir.” Eteklerin dizlerin üzerinde kısa tutulmasını, elbisenin kollarının gözlere sade
görülmesi için dirseğin yarısından daha uzun yapılmamasını, süslenme ve elbisenin toplumdaki köleler,hizmetçiler,
adı sanı olmayanlar,çilekeş,ziraatçi,hayvancılık yapan bireyler,aşağı tabakanın sıradan insanların sahip olduğun-
dan farklı olmamasını buyurur.

Kendisi soylu sınıfın değerlerini; seçkin,süzülmüş,’ belirgin’, ‘unvan sahibi’, ‘saygın’, ‘asil’,’şerefli’,’soylu’,
gösterişli,soy-sop bakımından geniş aile,topluluk ve sınıfların adap,merasim ve yaşayışını olabildiğince fazla
olarak herkesin gözü önünde ayaklar altına alır; kendini onlara yabancı ve onlardan nefret eden biri olarak takdim
eder; üst sınıfların kültür,adap,değer ve davranış tarzlarından olabildiğince fazla kopup uzaklaşarak mahrum ve
mahkuk olan, sınıfsal,ırksal ve sosyal övünç yoksunu kitlelerin arasına karışır ve onlara benzer.

Bu tür bir elbise ve bezenme ile evden çıkardı.Bir topluluk ona eşlik eder ve yüce Peygamber’in ,
üstün insanın ve olağanüstü şahsiyetin gözüne bakardı; O ise yürürken sokakta oynayan bir grup çocukla
karşılaştığında O’nun heybetinden kaçışmamaları ve duvarın dibinde titreşmemeleri bir yana O’nunla oyun oynar
ve bir süre peşinden giderlerdi. Kendisinin torunları da çoğunlukla bu çocukların arasında olurdu.Sadelik içinde
ve gösteriş yapmaksızın onları yakalamak için peşlerinden koşar, onlar da kaçardı. Bazan onarı tutar omuzlarına
alır ve şefkatli bir baba, iyi bir amca gibi gönüllerini alırdı. Büyük şahsiyetler at veya deveye binerdi; katır özellikle
de eşek ortalama insanların, aşağı sınıfın ve çiftçilerin bineği idi. O’nun (yetim,aç ve sığınaksız bir çoban olan,
şimdiyse şerefliliği başka bir anlamda zamanı anlatmak ve Bilal’in soyluluğunu Ebu Süfyan’nın soyluluğunun
yerine geçirmek için gönderilmiş bulunan O.) bineği ise katır ve eşekti.

Hz.Ali O’nun eşeğe bindiğini bildirmektedir; üstelik çıplak eşeğe! Çoğunlukla birini de arkasına oturtur-
du. Mürüvvetin hilafetini görün.Çıplak ayak,kısa etek,kısa kollu elbise, basit bir başlıkla iki kişi olarak çıplak bir
eşeğe binerek sokak ve çarşıda dolaşan bu kişi kimdir. Bazan O’nu bir yolun kenarında, şehre gelmiş bir yoksul
ve çölü dolaşan bir yabancıyla ya da çalışmaktan yorgun düşerek yere oturmuş ve sokağın duvarına yaslanmış
evsiz bir amele ile karşılaştığında yanına gidip oturur, onunla tanışır, halini hatırını, başından geçenleri ve işini
sorarken, samimice ve özel olarak sohbet ederken görürlerdi; böyle kişiler O’nunla yakın ilşiki kurar,bu tür bir
dostluk ve sohbet arkadaşlığında hoş bir tanışıklık ve şefkat bulurdu; uzun süre O’nunla konuşma ve dertleşmeyi
sürdürür, içi ferahlar ve bir parça ıslatılmış ekmek veya bir avuç hurma ve yağda kızartılmış bir miktar undan
oluşan öğle yemeğine katıldığı tanımadığı bir kişiyle tanışmaktan son derece memnun kalırdı.Bu kişi,Fars şahin-
şahının ve Roma imparatorunun değerli taşlarla bezenmiş tahtları üzerinde O’nun adının korkusundan titredikleri;
doğumuyla Medail sarayının yıkıldığı ve FARS ateş tapınağının ateşinin söndüğü kişiydi. Şimdi sokağın kenarında
toprak üzerinde bağdaş kurup bu ‘mükellef’ sofranın başında, bu ‘ şaşırtıcı şehir’ de misafir olmaktan nasıl keyif
duyulurdu! Yine, herkesten çok hak gözeten O, bulduğu bu yeni dostu gece kendi sarayında misafir ederdi.
O’nun sarayı, çölün yumuşak kumlarından halı ile döşenmiş topraktan bir odaydı.Sarayın avlusu da mescid!

O, gece birkaç ay sonra, arkadaşları Muhammed’in(a.s) evinden bir duman tüttüğünü göreceklerdi.
Bu, ümmetin önderinin ‘saray’ında o gece yemek piştiğinin belirtisiydi! Bu,’ aydınlık Medine’de,’temiz Medine’de,
bu,’ümmi devrimci çoban’ büyük,ama karanlık ve pis uygarlıkların yıkıntısı üzerinde başka bir tür uygarlık kurmuştu.
Soyluluğu başka bir türdendi; tüm düzenlerin tersine bu ümmetin soyluları: Selman,kaçak bir yabancı; Ebuzer,
bedevi bir çöl gezgini, Bilal,Habeşli bir köle; Salim,Kuba’da Mekkeli Kureyş’in soylularının ve Medineli şahsiyet-
lerin önünde namaz kıldıran Huzeyfe’nin eski hizmetçisi; Medine’de Peygamber sefere çıktığında O’nun yerine
Mescid’in nebi mihrabına geçen şehrin fakir körü.

O’nun bir köle gibi davranışları vardı ve bununla övünürdü;övünç ve üstünlük bugün böyle olmuştur;
değerlerde devrimdir bu!
Nitekim O’nu,O’ndan bahsedenlerden daha iyi tanıyan İmam Sadık Muhammed’i(a.s.) şöyle nitelemek-
te ve övmektedir:”Allah’ın Resulü, kulun oturduğu gibi oturur,kulun yediğinden yer ve kulun bildiğini bilirdi.”

Allah’ın risaletini omuzlarında taşıyan bu kişinin oturup kalkması bir kulun yiyip içmesi ve uyuması;
bilgisi de bir kulun bilgisi gibidir.

Arabların avam kitlesiyle, şehrin gençleriyle oturur, en tehlikeli ve siyasal ve askeri sorunları danışır,
onlardan görüş ister, kendi görüşünü söyler ve halkı,azameti karşısında aşağılık duygusuna kapılmamaları ve
muhalif görüşlerini açıklayabilmeleri için böyle yetiştirirdi.Oylama yapardı; bazen kendisi azınlıkta kalır ama
çoğunluğun dediğine teslim olmaktan kaçınmazdı.
Not: Ebu hureyre şöyle der: “Aylar geçer,ama Allah Resulü’nün evinden duman yükselmezdi.Sevdiği yemeği
yağ ve hurma ile yoğrulmuş ve ıslatılmış undu.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği