İslam Allah Din ve İnsan

“İSLAM NEDİR-MÜSLÜMAN KİMDİR?”

<<Asal müslüman insan örneği>> ile günümüzün müslümanı arasında,gerek tavır ve davranış,gerek-
se İslamı kavrayış açısından bir kültür boşluğu, bir kültür fasılası (cultural gap) olduğunu söyleyebiliriz.
Bu durum, kendisini bugünün mevcut kültür ortamında hazır bulan insanların, içinde bulundukları
kültür değerleriyle benzeşme (assimilation) sağlamaları sürecinden ve adeta kendiliğinden meydana gelmektedir.
Meseleye, bu açıdan bakıldığında, insanımızı suçlamak ve ona kahretmek yerine, mevcut sosyal sistemin işle-
yiş tarzı üzerinde kafa yormak daha anlamlı olur.
Bugün, bir arada yaşayan müslümanlar, İslamın öngördüğü anlamda bir cemaat teşkil edememekte-
dirler. Çünkü cemaat haline gelme,keyfi bir olgu değil, fakat bir sosyal süreç meselesidir. Bu süreci meydana
getiren etkenler vardır. Sözkonusu etkenleri, kabaca: 1) Liderlik, 2) Disiplin, 3) Üyelerin birbirine yakınlaşmasını,
birbirinden razı olmasını sağlayan psikolojik unsur, 4) Kültürel homojenlik v.b.bir sayıma tabi tutarsak,müslüman-
ların, niçin, gerçek anlamda bir cemaat teşkil edemediklerini de, daha gerçekçi bir yaklaşımla kavramış oluruz.
Şimdi saydığımız etkenler, İslami bir cemaati oluşturmak için değil, tersine,İslamdışı bir toplumun oluşması
doğrultusunda işlemektedir.
Fakat bu insan, kendisine <<müslümanım>> demekte ısrar etmekte. Bu sözü sık sık tekrarlıyoruz.
Bu insan, bir yandan benzeşme süreci ile kendine yabancı olan bir kültür ortamına uyum sağlama
çabası içindeyken, bir yandan da müslüman olma durumunu korumak istemektedir. Birbiriyle çatışan bu iki
değer sistemi trajik bir insan tipi meydana getirmektedir. Kaldı ki, yürürlükte olan süreç, bu insanı git gide
müslümanca yaşama çizgisinden uzaklaştıran bir eğri çizmektedir.
Uzlaştırma teşebbüslerinin çıkar yol olmadığını tecrübeler göstermiştir. Üstelik, İslama bu yöntemle
yaklaşmak tutarsızdır. Bu görüşlerin altında yatan temel zihniyet, hatta kompleks, adeta İslamın eksiklerini
tamamlamak gibi bir sakatlığı yansıtmaktadır. Mesele,<<hamamın namusunu kurtarmak>> kabilinden,İslamın
şu veya bu şart altında yaşandığı zehabını vermek değil; kendisiyle kaim olan İslamı, kendinden ibaret olarak
sahiden yaşanır hale getirmektir.
Bu hadise, müslümanların, ehli küfre gıpta etmesiyle başlamıştır. Fakat onların ehli küfre gıpta etme-
sini gerektiren sebepler de mevcut olsa gerektir. Bu sebepler, bir yanıyla müslümanların içinde bulundukları
zayıf durumla izah edilebilirse, bir yanıyla da İslam alemi dışındaki dünyanın (Batı) gösterdiği başarılarla ilgilidir.
Kendi bünyesindeki zayıflamadan çok, dış etkenlerin kudretine bakışlarını çeviren müslüman, dışar-
daki güçlerin seviyesine denk bir güce ulaşabilmenin yollarını araştırıyor. Bunun için de meselenin çözümüne
sistemi güçlendirmeye çalışmakla yaklaşıyor, sistemin güçlendirilmesi için de yabancı uzmanlara başvuruyor.
Bütün bu olaylar,bir yerde, elbette bünyenin zafiyetinin farkedilmiş olduğu anlamını taşımaktadır. Fakat çözüm
için müracaat edilen yöntem yanlıştır. Çünkü bu yöntem, açıkça olmasa bile örtülü biçimde, müslümanların
artık müslüman olmayanlara gıpta etmeye başladıklarını göstermektedir. Gıpta ile başlayan psikoloji, zamanla
gayri müslimlere benzeme çabasına dönüşmüştür. Bu safhadan sonra veya bu safhayla birlikte gayri müslimle-
re hayranlık dönemi açılmıştır.
Aslında, gayri müslimlere benzeme gayreti içinde bulunan müslümanlar, imanlarından bir şeyler
kaybetmeyi göze almışlardır ama göze aldıkları fedakarlığın neye mal olacağını bilmemektedirler.
Tanzimat olayı, böyle bir gafletin sonucu idi. Adı geçen ferman, aslında İslam devletinin kendi eliyle küfrünü
ilan etmesinden başka bir anlam taşımıyordu, fakat ne bu fermanı ilan edenler, ne bu fermana muhatap olan
müslümanlar hasıl edilen sonucun farkındaydı.
Bugün kendisinin müslüman olduğunu söyleyen insan,şöyle bir muhakeme tarzına girebiliyor:
Acaba, ben, dinin hükmünü uygulamasam ne lazım gelir, uyguladığım takdirde sonuç ne oluyor? Çünkü ben,
söz konusu hükmü yerine getirsem de, getirmesem de, toplumun işleyen sistemini etkileyen bir fonksiyonun
icra edilmesinden doğan herhangi bir pratik sonucun ürününü müşahede edemiyorum.
Böyle bir muhakeme tarzı içine girmiş olan kimse, mevcut toplum düzeni içinde, dini hükümleri,
Aslında kendisinin dışında bir kurum olarak görmektedir.
Bu insanın, böyle bir muhakeme tarzına eğilim göstermesini<<sosyal sistem>> denilen kavramla
açıklamak mümkündür.
Şöyle ki, kendisinin müslüman olduğunu söyleyen bu insan, farkında olmadan, yukarıda değindiğimiz
muhakeme tarzıyla şunları ifade etmek istemektedir. Ben, diyelim ki, zekat veriyorum. Fakat verdiğim zekatın
pratik sonucu ne oluyor? Zekat vermekle, ben bir yurttaşlık görevimi mi yerine getirmekteyim? Kesinlikle hayır.
Çünkü zekat, bir yurttaşlık görevi sayılsaydı, o takdirde devletin, bu görevimi ihmal etmem halinde beni zorlama-
sı gerekirdi. Demek ki ben, aslında kendi kendime, gönüllü bir iş yapmaktayım. Üstelik, zekatın toplumsal
fonksiyonu, o toplumun üyeleri arasında yoksulların adedini veya yoksulluğu azaltmaksa, ben, pratikte böyle
bir sonucun doğduğunu da görmüyorum. Öyleyse niçin zekat vereyim? Eğer yoksulların çoğalmasından dolayı
bir takım sosyal huzursuzluklar vuku buluyorsa, bu huzursuzluğu giderme mevkiinde olan devlettir. Çaresine de
o baksın!
Veya paramı bankaya yatırıyorum. Banka, yatırdığım para karşılığında, belli bir süre sonra, belli bir
faiz veriyor. Bir an düşünüyorum; faiz haramdır. Verilen faizi reddetmek istiyorum. Fakat aynı anda, zihnimden
şu düşünce de geçiyor: Ben bu faizi reddetmekle gerçekte ne yapmış olmaktayım? Haram saydığım bu parayı,
benden çok daha zengin olduğunu bildiğim bankaya bağışlamış olmamakta mıyım? Bunun aptalca bir hareket
olduğunu hissettiğim için faiz almayı reddetmekten vazgeçiyorum.
Veyahut diyelim ki bir kadınım ve <<emir>>gereğince örtünmek istiyorum. Fakat çevreme baktığım-
da, benden başka örtünmüş bir kadın göremiyorum. Onların arasında, örtünmek, aslında kendimi teşhir etmek-
ten başka bir anlam taşıyacak mı? Üstelik,bir an için diyelim ki, sokakta örtünmeyi göze aldım, iş yerime gidin-
ce bu örtüyü çıkarmak zorunda kalmayacak mıyım? Ben fabrikada çalışıyorum, ben bir öğretmenim, bir sekre-
terim veya tezgahtarlık yapıyorum, kuaför değilsem tabii…Örtünüp de <<izzeti nefsimi kırmaya, kendimi küçük
düşürmeye hakkım yoktur.
Gerçekteyse, bu insan, samimiyetle <<müslüman>> kalma arzusundadır. Fakat, işleyen ve kendi-
sini ona uymakla zorunlu hissettiği mevcut toplum yapısı karşısında elinden bir şey gelmemektedir.Söz konusu
düzenin, bu insana verdiği statü, onu davrandığı biçimde davranmaya mecbur bırakmaktadır. Bu durum da,onun,
gide gide İslam dışı normlara göre bir hayat tarzı sürdürmesine yol açmaktadır.
Böyle bir durumda İslami kurumların fonksiyonlarının ve sonuçlarının pratik hayata yansımadığını
gören kimse, bu kez İslamın ütopya olduğu zehabına kapılmaktadır.
Bu insanın, sürmek istediği hayatla, sürdüğü hayat arasındaki paradoks açıktır. Bu paradoksun
getirdiği açmazdan kurtulmak isteyen insan, sonunda, İslamı kafasından silmeye çalışmaktadır.Yani mevcut
toplum düzenini tabii bir yaşayış tarzı olarak kabul etmeye başlamaktadır.
<<Kumarda boyuna kazanan birini görürseniz, bilin ki, o, kumar oynamıyor, hile yapıyor.>> Burada
kumar, kurallarına uygun olarak oynanması gereken bir oyunu ifade ediyor. Oyun, kurallarına göre oynanıca
iki tarafın kazanma şansı da eşittir. Fakat taraflardan biri boyuna kazanıyorsa, demek ki gizlice oyunun kural-
larının dışına çıkmıştır. Yani hile yapmaktadır.
Malcolm X, zenci müslümanların ırkçı tutumdan vaz geçmeleri teklifiyle Hac’dan döndüğü zaman,
o zamanki lider Elijah Muhammed’den şu cevabı aldı: <<Biz bu tutumdan vazgeçersek çevremizde bulunan
bütün zenciler bizi terkeder. Çünkü onlar bizim çevremizde beyaz adamın ırkçılığına karşı bütünleşmişlerdir.>>
Elijah Muhammed, farkına varmadan, beyaz adamın seçtiği silahı kullanmak zorunda hissetmekte-
dir kendini. Oysa, gerçeği daha yakından görebilen Malcolm X, beyazın verdiği silahı kullanmayı reddetmektedir.
O, biz eğer İslamı beyaz adama da öğretebilirsek onun ırkçı, ayırımcı eğilimini de kırabiliriz, diyordu. Bu hem
zor, hem zorlu bir tezdi ve yapılması gerekli olandı. Ama kimseyi inandıramadı.
Çünkü oyunun kurallarını tayin eden, baştan tayin etmişti onu. Sizi kendi koyduğu kurallara göre
oynatmak zorunda tutuyordu. Zenciler bunu o zaman anlayamadılar, hala da anlayabildiklerini sanmıyorum.
Öyle kurallar ki bunlar, sadece kuralı koyanların hile yapmasına açık. Zencilere karşı boyuna kazançlı durumda
olmalarından da belli değil mi bu?
Önemli olan şaşkınlıktan kurtulmaktır. Karar vermek ve verdiği kararı tatbike koyulmak<<eylem>>e
geçmek demektir. Verilen karar isterse durup beklemek, kıpırdamamak olsun…
Eğer kıpırdamadan durmak kararsızlığın sonucuysa buna şaşkınlık denir, tereddüt denir, atalet denir.
Kısacası böyle bir duruş menfi bir vakadır. Ama aynı hareketsizlik bir karara dayanıyorsa, o zaman müsbet bir
vakayla karşı karşıyayız demektir. Bir karara müsteniden hareketsiz kalınıyorsa, burada bir <<ihmal>>in sözü
edilemez.

İSLAM NEDİR-MÜSLÜMAN KİMDİR?

Müslüman, tevhide fikri yönden teslim olan kimsedir, ama mü’min varlıksal teslimiyet derecesine
ulaşmıştır. Münafık, en gizli ve en derin şekillerinde varlık yönleriyle, inanç yönleri birbirinden ayrı olan kimsele-
rin sıfatıdır. <<Nıfk>> boşluk ve mesafe anlamındadır, münafık bir anlamda varlığındaki bu iki potansiyel arasında
mesafe bulunduran insandır, bir çeşit iki şahsiyetliliktir. İnandığı ile yaşadığı arasında tenakuz olan insandır.
Bunlar, para alıp dünyadan kaçınma hakkında konuşmak için minbere çıkan vaizler gibidir veya
binbir gece masalları sofrasına oturup yiyen, Ashabın dindarlığına, zühdüne övgülerde bulunan, Allah’ın sadece
kendilerine onun velayetinden faydalanmayı nasip ettiğini sanan mü’minler gibidirler. Firavun gibi yaşayıp da
Peygamberler gibi cennete gitmek isterler. Muaviye ile el ele verip öte yandan Hz.Hüseyin için ağlarlar.
Fatımavari konuşurlar .Fakat hayat tarzları Melike Hatun’dan tiksindirici bir kopyadır. Hacc’dan dönüyorlar–orada
en azından birkaç günlüğüne eşitliğin bir gösteri ve temrin haline dönüşmesi gerekirken–bizim durumumuz,
kafilemiz, otelimiz, yemeğimiz hepsinden daha iyiydi deyip şişiyorlar, gazel okuyorlar veya bu seyahatta hepsi-
ni geride bıraktık, akıllılık, kurnazlık, yetenek veya paranın büyüsüyle bütün sorunları halledip, ilerlediklerini
anlatarak zevkten dört köşe oluyorlar. Bunlar, uyuşturucu açıklamayı kendi varlıksal sıfatlarını örtbas etmek için
çiğniyorlar. Bunlar dinin bireysel hayat için getirdiği sınırlamalardan laubalilikle kaçan,sofuvari leşlerdir.
Pegamber’in deyimiyle:<<En sevilen iş,bedensel iştir>>, Maksat, üretim yapan sınıfın işidir, işiyle
değer ve kıymet yaratan, ızdırap çeken sınıfın işidir. Ruhsal ve zihinsel değil, gerçek ve fiili ızdırap
(eziyet) çeken, oruç tutan birinin hissettiği bir açlık değil belki eli boş olan aç birinin çektiği açılk…

Bugün bir müslümana “bilinçli” diyebilmek için, bir başına, onun ibadetlerine bakmak yetmiyor.
Bir kimsenin namaz kılıp kılmadığına, oruç tutup tutmadığına, zekatını verip vermediğine, imkanı varken Hacca
gidip gitmediğine bakarak hüküm vermek bizi hiç de sağlıklı sonuçlara ulaştırmayabilir.
İslam’ın şartları arasında sayılan bu hususları yerine getirmek,esasen her müslümanın kişisel yüküm-
lülükleri sayılır. Yani birey olarak ibadetlerini ifa etmek müslümanın,zaten ve söylenmeden bilinen,kişisel borcudur.
Öyleyse bir kimseye “bilinçli müslüman” diyebilmek için onun kişisel yükümlülüklerinin ötesinde
bulunan hususlarda yapıp ettiklerine bakmak gerekiyor.
İbadetlerini yapan kimse bunları kendisi için, yani kendi nefsini kurtarmak adına yaptığına göre,
o kimse bunların dışında ne yapıyor, ona bakmalı. Allah’ın rızasını kazanmak için ne yapmayı düşünüyor?
Ne yapmayı tasarlıyor? Ve ne yapıyor?
Müslümanın, bunları yapabilmesi için şüphesiz çok uyanık olması gerekir. Çevresi hakkında,ülkesi
hakkında, dünya hakkında bir bilgisi olması gerekir. Dünyanın gidişatı hakkında bazı temel ve asgari bilgilerle
donanmış olması gerekir.
Yarın hesap günü, Allah kendisine:”Benim için ne yaptın?” diye sorduğunda, kimse namaz kıldım,
zekat verdim, oruç tuttum, Hacca gittim diye cevap vererek durumunu kurtaramayacaktır. Çünkü bütün bu
ibadetleri insan ancak kendi nefsini kurtarmak için yapmıştır. Bu ibadetlere muhtaç olan Allah değil, fakat
kendisidir. Bu söylediklerimizse konunun sadece “elifbe”dir.
Öyleyse müslüman, Allah için ne yapmıştır? Ne yapması gerekir?
Sıcak sobanın yanında, yahut güneş altında tatilini geçirirken, ezan okunduğu zaman da gevşek
gevşek namaz kılmaya kalkarken, dünyanın başka yerlerindeki müslümanların başına neler geldiğin-
den habersiz kalırsa, onda elbette bir bilinç bulunduğu söylenemez.
Bilinçli müslümanla, bilinçten yoksun fakat bilgi taşıyıcısı müslüman arasında pratikte önemli tavır
ve davranış farklılıkları vardır.
Bilinçli müslüman, dünyada edilgin bir durum alışı reddeder. Başkalarının aleti olarak kullanılmasına,
istismar edilmesine göz yummaz. En önemlisi, nerede, nasıl istismar edildiğini veya edilebileceğini bilir.
Bu yüzden etkendir. Dünyanın gidişatına müslümanca bir tavırla müdahele eder. Müdahele edemediği zaman
yahut müdahele etme imkanını elinde bulunduramadığı zaman, bunun da farkındadır. Haksızlığa karşı eliyle,
olmazsa diliyle, olmazsa kalbiyle karşı koyar. Allah’ın düşmanlarına, gene Allah rızası için buğz eder.Her haliy-
le etkin bir tavır alış içindedir.
Çağdaş mekanizmaların kendisine sağlamak istediği rahatlıklardan hoşlanmaz.Bu tür rahatlıkların
kendisinin bilincini köreltmeye yönelik tuzaklar olduğunu bilir. Yeryüzünde işgal ettiği bir mekan varsa, bu me-
kanın Allah düşmanlarının lütfu ve ihsanıyla kendisine verilmediğini, dolayısıyla işgal ettiği mekanın hakkını
korumanın da kendine düşen yükümlülükler arasında bulunduğunu bilir.
Rızk endişesi çekmez. Rızk endişesiyle kafirlerle işbirliği yapmaz. Çünkü bilir ki rızkın vericisi,
Razzak olan yalnız Allah’tır.
Allah’tan korkanın kalbinde Allah korkusundan başka hiçbir korkunun yer tutmayacağını bilir.
Bu yüzden kula kul olmaz, yalnız Allah’a kulluk eder.Allah’tan başkasından korkmanın, hele bir insandan
korkmanın aşağılık bir şey olduğunun farkındadır.
Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine iman eder. Kötülüğün eşyadan değil, fakat eşyanın emri altına
girmekten olduğunu bilir,bu yüzden eşyayı kendi emri altına alır ve eşyayı kendine musahhar
kılmaya bakar.
Onun zulüm tanımı yalın biçimiyle işkence ve zorbalık değildir. Yani, zulüm onun için aslında fiziki
bir hadiseden ibaret değildir. O, kuş tüyü yataklarda yatarken ve renkli rüyalar içindeyken de bir
insanın zulüm altında bırakılabileceğini bilir. O zulmü Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek diye anlar.
Allah’ın hükümleriyle hükmedilmeyen yerde o kuş tüyü yataklarda renkli rüyalarına terkedilmiş olsa
bile, zulüm çarklarının döndürülmekte olduğunun farkındadır.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği