Osmanlı Döneminde Laiklik ve Demokrasi

OSMANLI DÖNEMİ VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE LAİKLİK VE DEMOKRASİ

Despotik olarak nitelendirilen Osmanlı Padişahları, Amerikalı bir bilimadamı, A.H.Lybyer’in de belirtti-
ği gibi, “Sınırlı Despotizm” in uygulayıcıları olabiliyorlardı en fazla.Aynı araştırmacıya göre, bu üstün yasa-
Şeriat- gereği olarak Padişah, Hıristiyan kullarını din değiştirmeye zorlayamamakta, fazla vergi alamamakta,
kendi başına katl kararları verememekte, ya da savaş çıkaramamaktaydı. Diğer bir deyişle, Padişah istese dahi,
kurumsal olarak, Hıristiyanları ve diğer dinlerden olanları korumakta olan İslami “Şeriat”a aykırı davranışlar ser-
gileyememekteydi.(Not: Batı’da ise, örneğin Fransa’da ve İspanya’da, Katolisizm, kendinden başka dine ve
inanca hiçbir şekilde cevaz vermemişti yüzyıllar boyunca.)
Padişah ne yaparsa yapsın, kuruluşunda “Çoğulcu” luk ve “Katılımcı”lık yatan bir imparatorluğu
yönetmekle yükümlü ve sorumluydu. Karışık ve değişik kültürlerden ve kökenlerden gelen milyonlarca insanı
“Birlik” halinde tutmaktı asıl görevi. Ancak bu görevi yerine getirdiği takdirde “Şeriat”a, dolayısıyla Allah’a kulluk
görevini ifa etmiş sayılıyordu. Her Padişah karışık kültürleri ve onların temsilcilerini–hangi inançtan olurlarsa
olsunlar–dinlemek ve korumak zorundaydı. Hatta bazen durum aleyhine olsa bile, Osmanlı Padişahları Osman
Gazi’den bu yana, bir geleneği sürdürmüşlerdir. Şöyle ki, daha önce de belirttiğimiz gibi, Osman Gazi’nin başa-
rıya ulaşmasında, sadece Müslümanların değil, Hıristiyanların da payı vardı. Çeşitli iktisadi ve siyasi mülahaza-
larla Osman Gazi’yi destekleyen Bizans Tekfurları ve diğer Hıristiyan cemaatleri vardı. Osman Gazi, bunlarla
istişare etmeden önemli kararlar vermezdi. Osmanlı Padişahları, esasları itibariyle, değişik kültürlerin ve inanç-
ların koruyucuları olduklarını hiçbir zaman unutmadılar. Osmanlı toplumunda, her dönemde değişik fikirler
“Birarada” bulunabilmişti. Osmanlılar, Lybyer’in de gösterdiği gibi sadece kılınçla başarıya ulaşmış değillerdi,
onları başarıya ulaştıran tüm Akdeniz’in gelmiş geçmiş tüm kültürüne ve yaşama tarzlarına sahip çıkmış
(buna varis olmuş) olmalarıydı.
İngiltere’de, düşük ayarlı para basmanın cezası, şaşırtıcı gelecek ama, sağ elin kesilmesi şeklinde
tecelli ediyordu! Tıpkı İslam Şeriat’ında olduğu gibi!!! Örneğin I.Henry, düşük ayarlı para basanları Winchester’de
toplayıp 1125 yılının Yılbaşısı’nda tam 12 gün süren törenlerle sağ ellerini kestirmişti.

Osmanlı toplumunda, diğer dinlere ve inançlara Avrupa’da–örneğin İngiltere’de, Fransa’da,İspanya’da-
olmadığı kadar bağımsızlık ve özerklik tanımıştı. Çeşitli inançlar,hatta Padişah’ın huzurunda, dile getirilebiliyor-
lardı. İlginç bir örnek aktarım.Mary Fisher,Yorkshire’li bir İngiliz kadınıydı. 17.yy. başlarında ortaya çıkan yeni
bir Hıristiyan mezhebine, Quaker inancına bağlanmıştı. Bu yüzden işkence görmüş, hapise atılmıştı ve taşlan-
mıştı(aynen). Daha sonra hapisten çıkınca 1657 yılında Kudüs’e gitmek için yola koyulmuşken, İzmir’de gemi-
den ayrılmış ve “Türkler’in Sultanı’nı Quaker inancasına kazanmak isteğiyle” soluğu Padişah IV. Mehmed’in
huzurunda almıştı. Antonia Fraser’in belirttiğine göre Mary Fisher -35 yaşındaydı- Sultan’a görüşlerini hiçbir baskı
altında kalmadan açıklamış ve onu dinine davet etmişti! Fraser, asıl şaşırtıcı olanın Sultan’ın bir kadın ve Hıristi-
yan olmasına rağmen Mary Fisher’i dinlemesi, ona korunması için emrine adamlar vermesi ve dinini yayabilmesi
için İstanbul’a göndermesiydi, diyor. İstanbul’da ise, İngiltere Büyükelçisi, Sir Thomas Bendish, Quakerler’i
“Tanrı’nın lanetli kulları” olarak değerlendiriyordu. Daha sonraki Büyükelçi Earl of Winchhilsea ise İstanbul’u
merkez edinen Quakerler için yazdığı bir raporda”Ulusumuzu Türkler’in arasında gülünç ve rezil eden bu tip
insaanlar derhal uzaklaştırılmalıdırlar” diyordu. Bu soylu İngiliz, İstanbul’a geldikten sonra dört kez evlilik yap-
mıştı ve 24 çocuğu olmuştu! Onun sekreteri Paul Rycaut Esq ise Osmanlı toplumu üzerine en ayrıntılı kitaplar-
dan birini yazmıştır. 1668’de İngiltere’de yayınlanan bu kitap kısa zamanda tüm Avrupa’da ilgi çekmişti.Rycaut,
kitabında çok şaşırdığını “itiraf” etmek zorunda kaldığını belirttiği iki de olay anlatmıştır.Bunlardan biri,Osmanlı
toplumunda ne kadar çok birbirine zıt fikrin bir arada bulunabileceği, diğeri de “Ateizm” dir.
Batı’da bir soylunun çocuğu mutlaka soylu olurken, Osmanlı’da böyle bir kural yoktu. Toplumda en
alt tabakalardan gelen insanlar bile, Lybyer’in de belirttiği gibi,”Kişisel başarısını kanıtlayabildiği takdirde toplu-
mun yönetici sınıfı arasında kendisine bir yer edinebiliyordu.
Yine Lybyer’in belirttiğine göre,”Osmanlı Devleti’nde İslamiyet Kurumu temelde demokratikti.”
(The Moslem Institution was fundamentally democratic). Allah’ın huzurunda tüm mü’minler eşittiler,
dolayısıyla her birinin yükselme ve şan ve şöhret edinebilme şansları eşit olarak vardı. Lybyer,bunun
Muhammed’in doktrinine bağlı bir dayanışma ve mükemmel bir uyumdan doğduğunu belirtiyor.
Osmanlı toplumunda, özellikle Katolik mezhebinden olan Hıristiyan devletlerinden farklı bir
SİVİLLEŞME vardı.
Osmanlı toplumu ÇOK-DİLLİ bir toplumdu. İmparatorluğun sınırları içinde 13 dil ve 50’den fazla lehçe
konuşuluyordu. Osmanlı egemen sınıfı “Dilleri” yasaklamaktan,dolayısıyla “Düşünsel gelişmeyi”
engellemekten yana olmamıştı hiçbir zaman. Osmanlı Padişahları da en az üç-dört yabancı dil bilir-
lerdi.
Osmanlı toplumunda, bugünün T.C.Devleti’nde olmayan bir “DİL ÖZGÜRLÜĞÜ”,dolayısıyla,
“DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ” ve “YAZI ÖZGÜRLÜĞÜ” vardı.
Osmanlı toplumunda egemen sınıf SAF bir IRKIN temsilcilerinden oluşmuyordu. Değişik toplumlar-
dan gelen yöneticiler mir mozaik oluşturuyorlardı.
Emeviler’den farklı olarak Osmanlılar, Kanuni döneminde gerçekte, Müslümanlardan çok gayrimüslim-
lerin Padişah’ı durumundaydılar. Bu nedenledir ki,Padişah’ın–Osman Gazi’den beri–bayrağı DİRLİK’i simgeleyen
beyaz renkli bayraktı. Osmanlı toplumunun mozaiğini belirleyen ve simgeleyen üç bayrak daha vardı.Bunlar da
alaca, kızıl ve sarı bayraklardı. Kanuni, bunlara yeşil ve siyah bayrakları da ekleyerek bayrakların sayısını altıya
çıkarmıştı. Aynı dönemde İstanbul’da evler ve resmi binalar da,sarı, kırmızı ve yeşil olarak ayrılmışlardı.
Gayrimüslimlerin evleri ise koyu ve açık gri olarak boyanırdı. Osmanlı toplumundaki “ÇOK-UYGARLIKLILIK”ın
beraberinde getirdiği olgulardan biriydi bu. Osmanlı toplumunda, Araplar’da ya da Katolik Fransa,Portekiz,
İspanya ve İtalya’da olduğu gibi TEK-DİNLİ,TEK DİLLİ, TEK-UYGARLIKLI olmak gibi ZORLAMA bir yapı yoktu.
Öylesine yoktu ki OSMAN GAZİ öldüğü zaman yakınları onu eski bir kilise’ye gömmekten ürkmemişler,çekin-
memişlerdi. Bu kilise daha sonra, onun oğlu ORHAN tarafından türbeye dönüştürülmüştür.
Müslüman ve Hıristiyan zabitlerin bir arada görev aldıkları birçok teşkilat vardı. Örneğin Voynuk
teşkilatında Çeribaşı Müslüman, Pirimkür ve Likatör(ler) Hıristiyan zabitlerden seçilirlerdi.

Gerçekte “Yeni / Yenileşme” özgün ve doğal bir SÜREÇ’tir. Cumhuriyet döneminde doğal bir
“Yenileşme” yaşanmadı, yaşanamdı. Acıdır ki, “Yeni” değil, “Gelenek” belirleyici oldu. Neydi bu
Gelenek? İki kelimeyle özetlenirse, “Tepeden İnmecilik ve Taklitçilik”tir. Cumhuriyet döneminde
“Avrupa’yı Taklit Etmek Yenileşmek” sanıldı. Bu garip tavıra, ondan daha garip olan bir tez de
kendilerine “Mukaddesatçı” nitelemesini uygun gören çevrelerden geldi. Bunlar da–ne biçim Mukad-
desatçılıksa bu–“Batı’dan İlimi ve Tekniği (İrfan) alalım, gerisini almayalım” demeyi “Yenileşme”nin
koşulu olarak gördüler. Özetlersek, kuramsal YENİ, pratikte, özgün ve doğal bir Süreç’in “Yeni”si
olarak ortaya çıkmadı. Benzetmeyle söylersek bu “Second Hand”(ikinci el) bir YENİ’ydi.Taklit’ten
öte anlam taşımıyordu. Dolayısıyladır ki, Türkiye toplumunda uzun yıllar sürecek YAPAY çelişkilere
yol açtı.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir!

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği