Türk Toplumunu Asimile Etme Projesi

Türk Toplumunu Asimile Etme Projesi

Türk Toplumunu Asimile Etme Projesi

1937’de Laiklik kavramı, T.C. Anayasası’na sokularak “Resmi / Devlet İdeolojisi” haline getirilmiştir.
Günümüzde “Laiklik” ilkesi Anayasa ve T. Ceza Kanunu’nun –ki, bu Kanun da 1926’da İtalyan Ceza
Kanunu’ndan alınmıştı ve iki yıl sonra da (1928) bu kez de Alman Ceza Yasası’ndan esinlenerek
bazı değişikler yapılmıştı–doğrudan doğruya koruması altındadır. Günümüzde Batı Avrupa’daki
Kapitalist ülkelerde,”Sekülarizm ve Laisizm” bu şekilde bir korunma altında değildir.Bu uygulamayı
yapan tek ülke, Türkiye’dir.
P.Baudin D’Allauch adlı yazara göre,özellikle 19.yy.’ın sonlarına yaklaşırken Osmanlı
toplumunda neredeyse “mükemmel” denilebilecek bir “Fikir ve Vicdan(ibadet) Hürriyeti” vardır.
Yine aynı yazara göre, örneğin Mont Athos(Aynaroz) gib bir ibadet merkezine bunca yüzyıldır
tanınmış olan otonomi başlıbaşına bir “Hoşgörü ve Anlayış” nişanesidir.
Aynı Abdülhamid döneminde, Osmanlı Levanten ve Kozmopolit çevrelerinin, Müslüman dostlarıyla
birlikte kurdukları özel klupler–örneğin mason locaları,İzmir’de “Sporting Club” gibi–egemen sınıf
üyelerine tam bir “Hürriyet” ortamı sağlamaktaydılar.
1914 yılına kadar Osmanlı topraklarında 600’den fazla Fransız, 500 Amerikan ve İngiliz,
200 İtalyan, 60 Rus ve 25 Alman Mektebi vardı. Fransızlar ve onların “Dinsel ve Laik” öğretim kurum-
ları neredeyse tüm Anadolu’yu sarmışlardı.
“Fransızlar Roman Katolik Kilisesi’nin kadim sloganını, rex christianissmus, tüm Türkiye
topraklarına yayma çabasındaydılar. Ve bu ilkenin gereği olarak da, Doğu’da”Ateist Cumhuriyetler”
kurdurarak bunlarda Katolikliği yaygınlaştırmayı hedefliyorlardı”. Benzer şekilde Fransızlar’ın deste-
ğindeki “Alliancce İsraelite Universelle” de Bağdat’ta, Musul’da, Halep’te merkezler açmıştı.Bu çevre-
lerce seçilmiş bazı Müslüman ailelerinin çocukları da bu okullarda eğitilmişlerdi.Daha sonra Cumhu-
riyet döneminde “Kemalist / Devletçi Laisizm”in en kararlı savunucuları işte bu çocuklar olmuşlardır.

Kısacası, Osmanlı’da Devlet’in dini olamayacağı fikri ilk kez bu kurumlarda işlenmişti.
Ek olarak,Devletin “Laik” olması gerektiği fikri de…Eşitlikçilik de…Kadınların özgürlüğü(Feminizm)de.
Kemalist Laisizm, Batı-Avrupa’dan, özellikle de Fransız pozitivizminden ve 19.yy.
anti-klerikalizmi’nden kaynaklanmaktaydı.” Osmanlı Sekülarizmi’nde ise “Anti-Klerikalizm” ve
Anti-Sacerdotalizm” eşyanın tabiatına aykırı olduğu için yoktular. İkincisi,Kemalist / Devletçi Laisizm,
elitisttir. Osmanlı-Sekülarizmi ise, özellikle Katılımı öngörmekteydi. Kemalist / Devletçi Laisizm,
Türkiye Cumhuriyeti’nde CİVİC ve Demokratik bir SÜREÇ’ten gelişmedi, tepeden inmece yöntemlerle
kuruldu, bu nedenle de otokratiktir. Kemalist / Devrimci Laisizm, Liberal değil, otoriteryendir.Dikkat
edilirse, önce Kemallizm’in, sonra da Cumhuriyet Halk Partisi’nin şu ünlü 6 ilkesinin arasında
Demokrasi ve Liberalizm” yoktur. Gerçekte bunların koruyucusu ve garantörü olarak”Laiklik” ilkesi
konmuştur. 1908’in ünlü sloganı “Yaşasın Hürriyet!” 6 ilke arasına alınmamıştır. Bu nedenledir ki,
Cumhuriyet dönemi Türkiyesi’nde,”Laiklik” ilkesi elden gider korkusuyla, önce İslamiyete karşı(1926’da),
sonra da Sosyalizm’e karşı (1936’da) çok ağır yasalar konulmuştur.
İlginçtir ki, Türkiye’de özellikle de 1961 sonrasında 141.ve 142. maddelerin TCK’ndan
çıkarılmasını savunan ve kendilerine “İlerici / Devrimci” denilen çevreler, gerçekte “Düşünce Özgürlü-
ğü’nün / Hürriyeti’nin” Devletçi Laisizm’le sınırlandırılmış olduğunu sezememeişlerdir. Sezemedikleri
için de vargüçleriyle “Kemalist / Devletçi Laisizm”i savunmayı,”İlericilik,Devrimcilik,Solculuk” sanmış-
lardır. Bu indirgemeci tavır–ki, Türkiye’deki entellektüeller arasındaki çocukluk hastalıklarından biri de
budur–beraberinde, İslamiyete bağlılık duyan büyük emekçi kitleyi “Karşı-Devrimci”, “Gerici” vs.diye
tanımlamak yanılgısını getirmiştir.
“Kemalist-Laisizm” düşünce ve vicdan özgürlüğünü 1928’den itibaren tamammen”Devlet”in,
sonra da onunla bütünleştirilmiş olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Bürokratik-Otoriteryen siyasetinin
denetimine soktu. Robert Bianchi’nin saptamasıyla,”1908-24 arasında güçsüz de olsa Çoğulculuk
yaşanmıştı. Amaç yerli orta sınıfı geliştirmek ve güçlendirmekti. Bilinçli değilse de bir işçi sınıfı hare-
keti başlamıştı. Kurumlara yönelik siyaset temelinde pluralistic’ti (Çoğulcuydu).’Modest Liberalizm’
diye tanımlanabilecek bir ekonomik yapı vardı. Aynı bilimadamına göre, 1925-1946 arasında,siyasal-
katılım korkutucu (drastic) bir tarzda daraltılmış, güçlü bir korunmacılık ve tarım sektöründe de ilkel
birikime dayalı yarı-merkantilist devlet denetimi yaratılmıştı…Devletçilik(Etatism) nedeniyle varolan
“Hür Teşebbüs” kurumları ani ve kesin (abrupt) bir yıkıma sürüklenmişler, zamanla da parti denetimi-
ni şemsiye olarak kullanan grupların ellerine terkedilmişlerdir.
Bu dönemde Kemalist kadronun Türkiye’de “Laisizm”i yerleştirmek için başvurduğu yollar
birçok Batılı bilim ve devlet adamı tarafından şaşkınlıkla izlenmiştir. Örneğin bu girişimler,Coulson’a
göre, “Aşırı”, Dodd’a göre de, “Kötüşöhretli”(notorious) niteliktedir. Gerçekten de Kemalist / Devletçi
Laisizm’in boyutları ve “Fikir,Sanat,Kültür ve Vicdan”a yönelik Kontrol Mekanizması o boyutlara ulaş-
mıştı ki, 1930’ların Türkiyesi’nde Devlet’in radyosunda sadece Batı müziği,özellikle de senfoni ve
konçertoların çalınmasına izin veriliyordu.
Ne var ki, Atatürk’ün ölümünden sonra Anadolu’dan gelen baskılar sonucunda yönetici
kadrolar bazı değişikler yapmak gereğini hissettiler. İsviçreli bir gazetecinin sözleriyle:”Atatürk dine
karşı açık bir düşmanlık benimsemişti ama Ankara hükümeti baskılar karşısında bazı geri adımlar
atmak zorunda kaldı. Kemalist-Laisizm’in kapattığı din okulları 1947’den itibaren açılmaya başlandı.
Bir de İlahiyat Fakültesi kuruldu.
Türkiye’de, Osmanlı’nın tersine, Cumhuriyet yönetimi “Din”i Devlet”in yönetimine ve baskı-
sına soktu. Osmanlı Devleti’nde “Özerk” olan İslamiyet,Cumhuriyet Devleti’nde bu özelliğini yitirdi.
Osmanlı Sekülaristleri ülkenin iktisadi,siyasi,toplumsal,tarihsel ve kültürel yapısında İslami normları
(Gelenek) gözönünde tutarak reformlar yapmışlardı. Cumhuriyetçi Kemalist kadro ise,Batı’dan empo-
ze edilmiş olan “Laiklik” ilkelerini, Batı’da olmadığı şekilde Türkiye toplumuna dayattı.”Devletin Din’i
olmaz” ilkesi–ki bu da bir dogmaya dönüştürülmüştür–gereğince Devlet’in “Laik” olduğu görüşü
yerleştirildi. Kimse çıkıp da Devlet, gerçek değil,tüzel kişiliktir, “Dini Olamayacağı Gibi Laikliği de
Olamaz” demedi! Gerçekten de, Devlet, asla ve hiçbir zaman Dinli ya da Dinsiz ya da “Laik” olamaz.
Din Devleti olduğunu ya da Laik Devlet olduğunu ne denli iddia ederse etsin, bu gerçeği değiştiremez.
Dindar ya da laik,ya da Ateist olmak sadece GERÇEK İNSANLARA özgüdür.–ÇÜNKÜ HER DİN
ANCAK GERÇEK İNSANLARLA VARDIR. İNANLARI OLMAYAN BİR DİN OLAMAZ AMA DEVLETİ
OLMAYAN BİR DİN OLUR. LAİK OLMAK YA DA OLMAMAK BİREY-TOPLUM-SINIF İLİŞKİSİNDE
ORTAYA ÇIKAR.BİREY-DEVLET İLİŞKİSİNDE DEĞİL- ÇÜNKÜ TOPLUMSUZ VE SINIFSIZ BİR
DEVLET YOKTUR.

Kemalist / Devletçi Laisizm, Türkiye toplumunda Din’i (İslamiyeti) “Vicdan özgürlüğü”
başlığı altında TAMAMEN KİŞİYE ÖZEL bir inanca indirgedi. Oysa, Yahudilik,Hıristiyanlık ve İslami-
yet, gerçekte–dikkat çok önemli–“Cemaat Dinleriydiler”. Yeryüzünde “Cemaatsiz”, Yahudi,Hıristiyan
Müslüman yoktur. KİŞİ ANCAK CEMAATİ ARACILIĞIYLA MÜSLÜMAN OLUR.BU TAMAMEN KİŞİ-
SELDİR.Yani bireyin İslamiyeti seçip seçmeme keyfiyeti kişiseldir. Yoksa, bireyin Cemaatinden
soyutlanması, izole edilmesi ya da tamammen KENDİNE ÖZGÜ DİNSEL İNANÇ edinebilmesi
sözkonusu bu üç din için geçerli değildir. Bu görüş, temelde, bu üç dinin ortaya çıkış gerekçelerine,
raison d’etre, aykrıdır. İslamiyette–dikkat–Kur’an’ın temel amaçlarından biri de Kul ile Allah arasında-
ki ilişkiyi bir nizama bağlamaktır. Kişinin İslamiyeti seçip seçmeme kararı, hiçbir maddi ve manevi
baskı altında kalmaksızın tamamen kendine aittir. Ama “İslamiyeti öğrenebilmesi” ancak ve ancak
“Müslüman Cemaatin”(Toplumun) arasında bulunmakla mümkündür. Dolayısıyladır ki,”Kişiye özel
dinsel inanç” sözü ve önermesinin,Hıristiyan Aleminde ve Yahudi–Zionist İsrail’de hiçbir kıymeti
harbiyesi yoktur– bu sadece Türkiye’de vardır.
Kemalist / Devletçi Laisizm, Türkiye’de “Fikir ve Düşünce” alanında da son derece etkili
bir denetim mekanizması kurmuştu. Şu ünlü 141. ve 142. maddelerle,”Düşünce Suçu” kavramının–
ki böylesi bir suç kavramı Osmanlı’da yoktu, bugünün Hıristiyan-Kapitalist Batı Avrupası’nda da yoktur.
ortaya çıkışları hep “Laik Devlet” döneminde olmuştur. Bugün Türkiye’de “Laikliği” savunmak ve
propagandasını yapmak serbest,eleştirmek suçtur–ya da suç kabul edilmektedir (Kasta göre).
Oysa”Suç” kavramının kendisi, bizatihi,”Düşünce”nin bir ürünüdür. Düşünceyi Suç’a indirgeyen bu
görüş, Ceza Yasaları’nda izdüşümünü bulduğu için, binlerce insan cezaya çarptırılmış,soruşturmala-
ra uğramış ve / veya mimlenmiştir. Düşüncenin Suç’a indirgenmesi halinde, 141. ve 142. maddelerin
kapsamına giren “Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıf(lar) üzerinde egemenlik kurması vs. vs.keyfiyeti
ile 163. maddede ifadesini bulan, “Din’i siyasete alet etmeyi” DÜŞÜNMEK son tahlilde birbirinden
pek farklı değillerdir. Çünkü düşünceyi inançtan soyutlayabilmek, tecrit edebilmek mümkün değildir.
Devlet-Laisizm’i, dikkat edilirse, Türkiye’de Sosyalizm’in ve İslamiyetin “Örgütlü” olmasını istememek-
tedir. Çünkü, Devlet-Laisizm’i, KİŞİYE ÖZGÜ İNANÇ istemektedir. TOPLUMA özgü değil.Günümüzde
T.C. Devleti’nde KİŞİNİN KENDİ BAŞINA SOSYALİZME YA DA İSLAMİYETE BAĞLILIK DUYMASI
SUÇ DEĞİL’dir. Buna rağmen, kişinin Anayasal haklarını kullanıp, bu düşünceler doğrultusunda örgüt
kurması ya da kurulmuş örgüte girmesi SUÇTUR.
Türkiye’de Devlet-Laisizm’i hayatın her alanında vardır ve etkilidir. Tapu ve Kadastro’dan,
vergi sistemine, dirhem ve tartılardan aile adlarına kadar her alanda STANDART ÖLÇÜ “Laiklik”tir.
Türkiye’de hiçbir yurttaş bu ÇAĞDAŞ DOGMA’nın dışında kalamamaktadır. Şöyle ki, Türkiye’de
İslami anlam ve değeri olan adların çocuklara konulması yasak,ama Hıristiyanca adların konulması
…ne hikmetse..serbesttir. Garip ama gerçek olan bu yasakları koyduranların çoğunun da kendini
yerine göre “Laik” yerine göre de “Müslüman” olarak tanımlamasıdır. Özellikle Batı Avrupa’yla ilişki-
lerde Türkiye’nin en yetkili ağızları, Türkiye’nin temel direğinin “Laiklik” olduğunu ve bundan asla
vazgeçilemeyeceğini defalarca vurgulamaktadırlar.
Osmanlı’da Devlet İslamiyeti (Din’i) empoze ediyordu diyenler, günümüzde de Devletin
“Cebren ve Hileyle” Laikliği empoze etmesini görmemezlik ten gelmektedirler.
Türkiye’de “Kemalist / Devletçi Laisizm’in” geleceği YOKTUR. Bunun nedenlerini az sonra
göstereceğiz. Ama bu “Laisizm”den vazgeçilmesi anlamına gelmez. Türkiye için,gerçekten de
” Laisizm” den başka yol yoktur.
Türkiye toplumunda “Kemalist / Devletçi-Laisizm” kurumsal olarak ne denli özgürlükçü
olduğunu ileri sürerse sürsün, uygulamada hiçbir zaman Hıristiyan-Kapitalist Batı standartlarına göre
“Liberal” olmamış,olamamıştır. Uygulamada Jakobence Radikal ve dediğim dedikçi çizgiyi izlemiştir.
Türkiye toplumu uzun yıllar Parti-Bürokrasi-Devlet özdeşliğinin, tek kişide (Milli Şef) sembolize edil-
mesini yaşamıştır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da”Kişilerin” yüceltilmesi dönemi başlamıştır.
Hatta bu yüceleştirme öyle boyutlara ulaştırılmıştır ki, bazı kasıtlı yabancılar,örneğin Donald E.Webs-
ter “Atatürk’ü Liak Peygamber” ilan etmekten kaçınmamışlardır. Aynı yazara göre,Atatürk’ün başkan-
lığında yapılan CHP’nin 1931 ve 1935 Kurultayları eski Hıristiyan Kilise Meclislerinde-İznik ve Kadıköy-
yapılan görüşmelere benzemektedir ve Köy Enstitüleri de gerçekte “Manastırlar” dı.Türkiye toplumu-
nun 1980’lerde ulaştığı Politizasyon, Anadolu’da, artık yeniden bir “Milli Şef Laisizmi” ne ya da
“Tepeden İnmeci Laisizm”e geçit vermez. Anadolu’da Otokratik Laisizm’i baskı zoruyla yürürlükte
tutmak mümkün değildir. Bu deneyin tutmadığı açıkça belli olmuştur.
“Kemalist / Devletçi Laisizm” Türkiye toplumunu, De-İslamizasyon’a tabi tutmuş ve bunu
gerçekleştirebilmek için de toplumu Tarihsizleştirmiş ve Dilsizleştirmiştir. Nedir ki, bu çabalar da
olumlu sonuç vermemiştir.
“Kemalist / Devletçi Laisizm”, bir zamanların şu ünlü belgisinde dile getirilen”İmtiyazsız,
sınıfsız kaynaşmış kitle”sini yaratamamış, tam tersine imtiyazlı, sınıflı bir kitlenin ortaya çıkmasında
etkili olmuştur. Bu anlamda da, toplayıcı ve birleştirici olamamıştır. Çünkü bunu içtenlikle benimse-
miş bir kitle tabanı olmamıştır.
Niçin “Şeriat Devleti” kurulamaz? Çünkü;
T.C.Devleti’nde, diyelim ki, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm parlamenterler ve partiler
“Şeriat Devleti”ni kurmak isteseler, bu sadece bir İSTEK olarak kalır,asla gerçekleşmez. Çünkü,
T.C. Devleti, A’dan Z’ye “Laisizm”in ilkelerine göre örgütlenmiştir. Örneğin, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni
yeniden “İslamın Ordusu” haline getirebilmek mümkün değildir–meğer ki yerleşik (established)
Emir-Komuta zinciri dağıtıla! Günümüzde Emir-Komuta’ya yön veren “Din”değil,”Çağdaşlık ve Tekno-
loji” dir.
T.C. Devleti’nde, gündelik hayatı belirleyen STANDARTLAR’ın tümü “Laik” ilkelere göre
hazırlanmışlardır. Tapu-Kadastro’dan tutun da memurların maaşına, banka faizlerinden işçi ücretlerine
kadar gündelik hayatı belirleyen neler varsa bunların tümü “Laiklik” ölçü alınarak hazırlanmışlardır.
Hatta şu bile öne sürülebilir, Kendilerini saf ve koyu Müslüman olarak sunan–ya da buna içtenlikle
inanan–insanların tamamına yakını gerçekte “Laik Dindarlar”dır. Çünkü “Faiz Haram Kar Helal” gibi
bir ilkeyle çalışsalar bile,”Kar”ın kaçta kaçının “Faiz” parası olduğunu–ya da Faiz parasından Kar’a
dönüştüğünü–hesaplayabilmek olası değildir. Pöstekide kıl saymaktan zor olan bu hesabı yapabile-
cek Computer bile yoktur.
T.C. Devleti ekonomi–politiğiyle dışa bağımlı bir ülkedir. Sürekli borçlanmakta,sürekli
olarak sömürülmektedir.Türkiye’de yurttaşların giyecekleri fanilanın fiyatından içecekleri suyun fiyatı-
na kadar her ne varsa Uluslar arası Sermaye’nin denetimindedir. Dahası,Türk Silahlı Kuvvetleri de
dışa bağımlıdır. Türkiye’nin tüm gelir kaynakları kapitalist-emperyalist sisteme ve onların yönlendirici-
liğine tabi kılınmıştır. Türkiye’nin gelir kaynaklarının Rasyonalize edilerek “Bağımsızlaştırılması”
gerekirken, insanları bir ÜTOPYA’nın peşinden koşturmak kimlerin çıkarları doğrultusundadır bir
düşünülsün.
T.C.Devleti’nde sadece Vergi sistemi değil, Seçim sistemi de “Laik”tir. Üstelik Müslüman
Türkler tarafından geliştirilmiş değil, Hıristiyan Batı’dan alınmıştır. Ünlü D’Hont sistemini Türkiye’ye
getirenler aynı zamanda “İslami Sağ”ın da uzun yıllar temsilciliğini yapmış “Laik Müslümanlar”dır!
Benzer şekilde Anayasa, Cumhuriyet,Parlamentarizm, Milliyetçilik gibi oluşumlar da Hıristiyan Batı’dan
aktarılmışlardır. Dahası, Türk Dili,Türk Tarih anlayışı, Türk Eğitimi vd. diye “Milli/ Ulusal” sayılan ne
varsa gerçekte YABANCILAR’dan, en iyimser deyişle,”Teklif ve Terkib” yoluyla alınmış ve topluma
adapte edilmişlerdir. Bu şartlara rağmen heterojen Türkiye toplumunda,SAF ve MUTLAK “Şeriat
Devleti”ni kurabileceğini düşleyenler varsa, onlara önce “Şeriat Nedir ve Bundan Ne Anlıyorsunuz?”
diye sorulmalıdır. Bu soruya verilecek cevaplar Türkiye’de hayaller peşinde koşturulan saf ve iyi
niyetli birçok insanın aklını başına getirmeye yeterli olur.
T.C. Devleti’nde kendilerine “İslamcı” denilen çevreler ARTIK ŞERİAT’A AYKIRI TARZDA
BİR OLUŞUM İÇİNDEDİRLER. Neden mi? Çünkü gündelik siyasetin içine “Partileşmiş” olarak girmiş-
lerdir. Üstelik Partileşmek fikri aralarında uzun yıllar tartışılmış ve sonuçta bunun “Emr-i bil Maruf”
olduğuna karar verilmiştir. Hakk’ı temsilen Batıl’ı zail etmek amacıyla,tamamen Batılıca ve “Laik”
nitelikte olan “Siyasi Parti” deneyine girilmiştir. Kendilerine bağlılık duyan kitleleler,”Siyasete” çekil-
mişlerdir. Ama Türkiye’deki İşbirlikçi çevreler önce önlemlerini almışlar, sonra bu oluşuma-çıkarlarını
düşünerek- olurlarını vermişlerdir. “İslamcı Parti”bu çevrelerin çıkarlarını zedelediği anda engellenmiş-
tir. Türkiye’deki egemen sınıf,”İslamcı Parti”nin “Batı tipi ve Laik” olmasını istemektedir.Bunun dışında
bu partiye yaşama hakkı tanımaz. Bu partiden beklenen ise”Milli/ Türk İslamiyeti” fikrini savunması
ve adına Ulusal denilen gerçekte İşbirlikçi-Egemen çevrenin çıkarlarından başkası olmayan,ÇIKAR-
LARI geliştirmesidir. Bu görevini yerine getirmezse “İslamcı Parti” yine TCK’yı karşısında buluverir.
T.C. Devleti’nde “Şeriat Devleti” kurulamaz, çünkü buna Türkiye’deki üretim tarzı ve üretim
ilişkileri izin vermezler. Örneğin Türkiye’de TOPRAK artık Padişah-Halife’nin şahsında Allah’a ait değil,
KULLARA aittir. TOPRAK’ı kullardan alıp yeniden Allah’a verebilmek mümkün müdür? Kaldı ki, T.C.
Devleti’ni yönetenler toprağı (Tapu ve Kadastroyu) özellikle ve kasten tam anlamıyla bölüştürmemek-
tedirler. Bu bağlamda şunu öne sürebiliriz: Türkler,gerçek mülkiyet anlamında Türkiye topraklarına
henüz yeni yerleşmektedirler. Bu oluşum kendilerine Türk denilen insanların tarihinde ilk kez yaşan-
maktadır. Düşünün ki, bu aşamaya ulaşmak için bin küsur yıl geçmiştir. Ve bu doğal SÜREÇ’in
sonucunda bu TOPLUMSAL BAĞLAM (Context) doğmuştur. Bundan geri dönüş yoktur ve olamaz.
Kaldı ki, Müslüman-emekçi kitle bu oluşumun doğrudan doğruya CUMHURİYET’e bağlı olduğunun
bilincindedir.
Sonzöz olarak: Türkiye toplumunun NESNEL yapısından İslamiyetin tecrit edilmesi
mümkün değildir. Bu durumda İslamiyetin “Cebren ve Hile” ile, Batı’nın kapitalist-emperyalist mihrak-
ları öyle istiyorlar diye baskı altında tutulmasına karşı çıkılmalıdır. Bu inanca bağlı kitleleri “Gerici”
olarak nitelendirme alafrangalığına da artık bir son verilmelidir. “Sütyen takmayan kadın ilerici, başını
örten kadın gerici” ayrımının ne bilimsel ne de etik bir değeri vardır. Türkiye’de gerçek “Gericiler” en
kalın çizgilerle, “Biz Adam Olmayız” diyenlerle,”Bir Türk Dünyaya Bedeldir” diyenlerdir.
Osmanlı toplumunda geçerli olan Kur’an / Şeriat’in “izin verdiği ölçüdeki” Hoşgörü ve
Sekülarizm’di. Bu şartlar altında, değişik inanç sistemlerinden gelişmiş insanlar, belirli amaçlar uğru-
na birlikte eylemler koyabilmişlerdi. Örneğin Şeyh Bedreddin, Rum asıllıydı. Onunla kader birliği
yapan Torlak Kemal, Yahudi, Börklüce Mustafa Müslüman kökenliydi.
Laisizm, Devlet’in elindeki baskı aracı olmaktan çıkartılmalı ve eğer “Vicdan ve Fikir Özgür-
lüğü” olarak yorumlanacaksa, Devlet’in “Vicdan’ı” olamayacağı dikkate alınarak bu SİVİL BİREYLE-
RİN VİCDANI’NA MAL edilmelidir.
Türkiye toplumunda, “Şeriat Devleti” belirli çevrelerin elinde kullanılan bir UMACI gibidir.
Tıpkı Komünist Partisi UMACISI gibi. Türkiye’de, gerçekte, “Şeriat”a bağlı bir Devlet düzeni kurabil-
mek hayalden de öte bir halüsinasyondur. Din’i Devlet işlerine alet edebilmek ise, öncekinden daha
zırva bir iddiadır. Siz 2008’ler Türkiyesi’nde, bir yetkilinin–örneğin baştan aşağı zemzem suyuyla
yıkanmış, namazında niyazında “Tam” Müslüman bir Devlet yetkilisi–IMF ile, Dünya Bankasıyla,
AB ile, NATO vd. ile İslami Şeriat’a uygun anlaşmalar imzalayabileceğini düşünebiliyor musunuz?
Sadece Türkiye’de değil, dünyanın hiçbir ülkesinde–İran dahil– taraflardan biri, dinsel esaslara göre
hazırlanmış bir “Petrol” ya da “Teknoloji” ya da “Ticaret” anlaşması imzalatmayı isteyemez.
Türkiye’de bazı kavramlar Atatürk’ten kalma bir alışkanlıkla hiç tartışılmadan,tepeden inme
yöntemlerle halkın başına kakılırlar. Batı Avrupa modeli son altmış yıldır bizzat T.C. Devlet’i aracılığı-
yla insanlarımızın kafalarına sokuşturulmaya çalışılır. Amaç bir an önce “Batılı” olmaktır ya da
Küçük Amerika. “Laiklik” de bu kavramlardan biridir. Nedir Laiklik? Diye sorulduğunda T.C.Devleti’nde
şeyhin kerameti kendinden menkul misali birtakım zevat–yakın geçmişte Turan Feyzioğlu,Şimdilerde
Metin Toker ve Coşkun Kırca benzerleri–Laikliğin yılmaz ve yıldız “Bekçileri” olduklarını belirttikten
sonra şöyle bir gerinip: “Laiklik din ile Devlet İşlerinin birbirinden ayrılmasıdır!” derler. Ardından da
eklerler, “Laiklik Dinsizlik değildir. Laiklik tam ve mutlak vicdan özgürlüğüdür.Tanrıyla Kul arasına
hiçbir kişi ya da kurumun girmemesidir.” Bu zevatın açıklamalarına kanarsanız T.C.Devleti’nde tam
ve mutlak bir vicdan ve buna bağlı olarak ibadet ve düşünce özgürlüğü olduğunu sanarsınız.Bu masa-
la inanmadığınızı söylerseniz söz konusu zevat anında “Zinde Kuvvetler”den dem vurmaya başlar.
(Not: T.C.Devleti’nde bu tip Atatürkçü Demokratlığın raconu sıkıntıya gelince “Zinde Kuvvet”in apolet-
leri altına sığınmaktan sonra da Emniyet ve Adalet Teşkilatının copunu kullandırmaktan geçer.)
Demokrat ve özgürlükçü geçinen bu Pozitivist Laikler’in açıkladıkları gibi T.C. Devleti’nde
din ve devlet işleri gerçekten de ayrılmış mıdır? Eldeki verilere bir bakalım. Eğer “Laiklik” Din ve Dev-
let İşlerinin ayrılması ise, Batı’da çok şaşıracaksınız ama böyle bir olay yoktur. Batı’da KİLİSE ve
DEVLET’in birbirlerinden ayrılmaları süreci yaşanmıştır ve yaşanmaktadır.
“Sekülarizm” Toprak’taki mülkiyetin niteliğiyle ve dinsel gelirleriyle imtiyazlılarla vd. çok
sıkı bağlantılı bir kavramdır diyebiliriz.
Fransa’da Sekülarist olduğunuzu söylerseniz sizin Kilise topraklarını kamulaştırmayı
savunduğunuzu sanarlar–Türkiye’deki anlamı ve uygulamasıyla “Laik” olduğunuzu değil.
Şimdi soralım: Türkiye’de böyle bir gelişim yaşandı mı? Hayır. Toprak Allah’ındı–Kilise /
Cami’nin değil. Toprak Allah adına Padişah tarafından tasarruf ediliyordu. Cumhuriyet
dönemiyle birlikte toprağın milkiyeti Allah’tan alındı birtakım uyanık kullara verildi.
Kısacası İslamiyetin bu olayda hemen hemen hiçbir yeri ve rolü olmadı.
Milli Misak hudutları içinde kalan TOPRAKLAR’da gerçekte, burası çok önemlidir ki,
Yunan Grek-Ortodoks Kilisesi’nden başka hiçbir Kilise’nin KUTSALLIK iddiası yoktu; hatta Katolik
Kilisesi’nin kurucuları için (Ör.St.Paul.Polycarp,Bernabas, Peter vd.) Küçük Asya’da bazı kutsal
şehirler vardı, ama bir bütün olarak Küçük Asya KUTSAL TOPRAK değildi. Nitekim bu topraklarda
yaşayanlar da zaten RAFIZİ bir Hıristiyanlığın temsilcileriydiler.Özetle Cumhuriyet döneminde Cami’
nin mülkiyetinde toprak, vergi ve gelir yoktu ki “Sekülarize” edilsin. Dolayısıyladır ki, Türkiye’de adına
“Laiklik” denilen olgu bu hususlardan yola çıkarak inşa edilmedi. Bizzat YENİ devlet ve onu iktidar
aracılığıyla yönlendiren kadro tarafından Batı’dan kopye edilerek–bazı hallerde de,örneğin Kadın
Hakları konusunda, Batı tarafından empoze edilerek–başlatıldı. Bu nedenle de kitlesel destekten
yoksun kaldı. Hatta Mü’min Müslüman kitlenin nezdinde “Gavurlaştırmak” olarak değerlendirildi.
Yine T.C. Devleti’nde “Din” (Batı’daki Kilise karşılığı) Özerkleştirilmedi. Tam tersine “Din”
(İslamiyet) Türk Tipi İslamiyet haline getirilerek Devlet’in denetimi altına sokuldu.Batı’da Kilise Devlet’in
denetimi altında değil, ÖZERK’tir. Ne idüğü belirsiz bir kurum olan Diyanet İşleri Reisliği kuruldu-ki
bu da fikir ve inşa olarak Katolik Kilisesi’nden alınmıştı. Din İşleriyle görevli bir DEVLET BAKANLIĞI
tesis edildi. Yine Batı’dan kopya çekilerek İlahiyat Fakülteleri açıldı. Kısacası sayısız yasa ve yönet-
melikle gerçekte Din ve Devlet İŞLERİ birbirlerinden ayrılmadılar, tam tersine DİN,DEVLET’in İŞLERİ
arasına sokuldu. Örneğin günümüzde 80.000’den fazla dinadamı var. Bunlar maaşlarını Devlet’ten
alıyorlar. Devlet ise bu maaşları LAİK ve Mü’min yurttaşlarından topladığı vergilerle karşılıyor.T.C.Dev-
leti’nde Atatürk’çü Laik Pozitivistlerin öne sürdükleri gibi Din ve Devlet “İşleri” ayrılmış mıdır ayrılma-
mış mıdır? Duruma bakın ve kararı sizler verin.
Diğer bir husus: Vicdan Özgürlüğü. Türkiye’de vicdan özgürlüğü var mı? Devlet sadece
153.Maddeyle değil saymakla bitmeyecek yönetmelik ve yasayla vicdan,düşünce ve ibadet özgür-
lüklerini kendi denetimi altında tutmaktadır. Gerçek bu olmasına rağmen söz konusu laiklere bakar-
sanız laiklik sayesinde Türkiye’de tam ve mutlak vicdan,düşünce ve ibadet özgürlükleri gelmiştir.
Yerseniz tabii…
Yine söz konusu laik pozitivistlere göre laiklik Tanrı’yla Kul arasına hiçbir kişi ya da
kurumun girmemesidir. Bakın hele…Cehaletin böylesine şapka çıkarılır doğrusu. Sanki İslamiyette
Allah ile Kul arasına giren veya girmeye cür’et edebilecek tek kişi ya da kurum (Hilafet dahil) varmış
gibi, olabilirmiş gibi. İslamiyetin raison d’etre’i Allah ile Kul arasına girilmemesidir. İslamiyet bu fikir-
den doğmuştur. 14 asırdır hiçbir müslüman–Emeviler dahil–bu tip bir Sacerdotalizmi aklından dahi
geçirmemiştir; geçirirse müslüman olamaz. Muhammed(a.s.) bile kendisini sadece bir “Tebliğci”
olarak tanımlamıştır ve Müslüman akidesinde sadece “Resul” olarak anılmaktadır. Çünkü İslamiyette
sacerdotalizm ve canonization yoktur, olamaz. Türkiye’de uyanık laik pozitivistler Katolik Kilisesi’nde
varolan sacerdotalizmi ve canonization’ı sanki İslamiyette varmış gibi göstererek parsayı toplamışlar-
dır. Batı’da ise Kilise’yi bir bütün olarak yani Tanrı’yla Kul arasındaki TEK ve MUTLAK Tanrısal Oto-
rite olarak bulunmasını kabul etmeyen ne Katolik olabilir ne de Laik. Evet Laik de olamaz!
Son nokta. Aynı zevat T.C. Devleti’nde Din’in Siyaset’e karıştırılmasına da şiddetle karşıdır.
Bu şiddetle karşı çıkışın da Batı’da hiçbir anlam ve önemi yoktur. Tam tersine Batı’da Kilise(ler)
yüzyıllardır Siyaset’in yapıcıları arasında sapasağlam durmaktadırlar. Hatta bugünlerde kendilerinden
bu konuya (Siyaset’e) daha aktif katılmaları da “Laik” kadrolarca ısrarla istenmektedir. Bunun Batı
tipi Laikliğe aykırı bir tarafı da yoktur, eşyanın tabiatına uygundur.Türkiye’de ise laik pozitivist çevre
kendilerini İslamcı olarak tanımlayan insanların siyasetin dışında kalmalarını istemektedir. Gerekçe
olarak da, “Ama İslamiyet Hıristiyanlık gibi değildir” demektedirler. Mademki İslamiyet Hıristiyanlık
gibi değildir, öyleyse ne demeye halkı Müslüman Türkiye’ye ÖZBEÖZ Hıristiyan geleneğinin kendi
içinden şıkmış bir kavramı (Laiklik) Devlet eliyle ve aracılığıyla empoze ettiriyorsunuz diye sormaz
mısınız? Bu çarpık Devlet-Laisizmi’nin ardındaki niyetleri ayrıntılarıyla bilmek isteyenler, kanaatimce
önce Türkiye’deki laikler ne kadar laikler diye sormalıdırlar.
Rölativist din anlayışına göre hükümler ve kurumlar, mutlak süreklilik göstermezler,
çağa ve topluma göre görecelik taşırlar dolayısıyla iman konusunda kararı birey verir. Bu nedenle
rölativistler, bireycilik ve liberalizmle yakın ilişkiler içindedirler.
Rölativist din anlayışı,laiklikten ve sekülarizmden etkilenmiş bir akımdır.Dinsel izdüşüm-
leri protestanlıktır.

Dillerinden hiç düşürmedikleri demokrasi,laiklik,Atatürkçülük ve insan hakları gibi kavramları işlerine
geldiği gibi kullanma hakkını kendilerinde gören bu tipsizler, gerçekte, Türkiye’yi ve insanlarını
Mustafa Kemal’den uzaklaştırdıklarını anlamıyorlar. Sanatçı olmayan, olmak zorunda da bulunmayan,
kendi işinde gücünde, ailesine bağlı, şeref ve onurunu her şeyin üstünde tutan ve Türkiye’nin yüzde
98’ini oluşturan yurttaşlar, Atatürk’ü bu tipsizlerin nasıl istismar ettiklerini hayretle izliyorlar.
Mustafa Kemal Paşa bu tipsizlerin ellerine, dillerine ve afedersiniz bellerine mi “Emanet” edilmişti?
Kafa çekmeyi,genelev fedailiği yapmayı, T.V.’de çocuklarımıza porno dersleri vermeyi
birilerini cahil,yobaz,çember sakakllı, diye alaya almayı laiklik sananların ihanetine uğradı Türkiye.
Başını örten genç kızı okuldan atmayı marifet sayanları laik diye yutturdu birileri. Türkiye’de köy
enstitüsü kurmanın laiklik, imam hatip okulu açmanın yobazlık olduğunu öne süren”Yeryüzü cahilleri”
tanımladılar şu laikliği.
(Not:İslam literatüründe”Şurayı hassa” denen bir kurum vardır.Bu şura kurulmadan hilafet kurulamaz.)

Anayasa Mahkemesi(ve kanunu iptal için mahkemeye getiren SHP) Semavi Dinlerin(İslamiyet,Hıristi-
yanlık,Yahudilik) yanında semavi olmayan dinler (Cainizm,Şintoizm,Budizm,Hindu Dini,Konfiçyus dini
gibi dinler) in de bulunduğunu,semavi dinlere inananların inançları cezai himaye altına alınırken,semavi
olmayan dinlere mensupların inancının bu himaye dışında kalmasını “eşitlik” ilkesine uygun bulmamış-
tır. Ne yazık ki, semavi olmayan dinlere, örnek olarak Güney Sudandan Dinka dini Japonya’dan Ainu
dini, Güney Pasifik adalarında yaşayan Polinezyalılardan Maori diye adlandırılan bir kesimin inandığı
Maori dini, Gana’da Ga dini gösterilmiştir. Bu semavi olmayan din mensuplarını korumak amacıyla,
çoğunluğun dininin himaye edilmesini hukuka aykırı saymıştır.
Laikliğin tanımını yaptıktan sonra “semavi dinlerden inanılan ilkelerin ve emirlerin yerine
getirilmesini Türk toplumunun çağdaş uygarlık seviyesine erişmesini “engelleyebilecek veya zorlaştı-
rabilecek nitelikte” görmektedir. Dinlerin himaye edilmesini hiçbir gerekçe göstermeden “devrim
yasalarına” aykırı bulmuştur, Anayasa Mahkemesi.
“Herhangi bir dinin atatürk ilke ve inkılaplarına ve Türk toplumunun çağdaş ve en önmelisi
yesinin üstüne çıkarma çabasına ve en önemlisi laik düzene ters düşen hükümleri ve emirleri mevcut
olabilir” demiştir. Bu durumda çatışan değerlerin var olduğunun kabulü sözkonusu ilkelerin dine karşı
olduğunun kabulüdür.
Buna karşılık ülkemizde mevcut olup olmadığı, mevcutsa sayısının belli olmadığı semavi
olmayan dinlere inanların (çok az bir azınlığın) haklarının korunmuş olmasını, en önemli gerekçe ola-
rak göstererek yasayı (Semavi dinlere küfretmeyi yasaklayan) iptal etmiştir.Hukuk dilinde pasif statü
haklar dediğimiz haklardan olan inandığı dine ve değerlerine hakeretin önlenmesi, talep edilebilir.
kullanılabilir bir hak değildir. Sadece inandığı değerlere hakereti, saldırıyı düşünenlere cesaret vermiş
ve hukuki bir güvenceye kavuşmanın rahatlığına ulaştırmıştır.

Makale Hakkında Yorum Yapın!

Bir Cevap Yazın

Makale Hakkında Yapılan Yorumlar

Bu yazıya henüz yorum yapılmamış.

Birşey mi Aramıştınız ?

E Bülten Aboneliği